ÖĞRENCİLERİN ÇIKARDIĞI DERLER

  Uzakdoğu'yu  bizim insanımız daha çok sporlarıyla bilirler. Ju-do, tekvan-do gibi sporlar Uzakdoğu kökenlidir. Gerçi o sporlar da sırf spor için değil aynı zamanda ruh disiplinini sağlamak içindir. Zaten kelimelerin sonundaki “do” yol demekmiş.

      Filmlerden izlediğim kadarıyla oradaki üstatların öğrenci yetiştirmeleri benim çok hoşuma gider. Birçok bilgiyi bizzat yaşatarak tecrübe ile öğretirler.

       Yıllar önce izlediğim bir filmdeki öğretmen-talebe ilişkişini hatırlıyorum. Hocanın çekirge isminde bir öğrencisi vardı ve bu hoca  öğrencisine hem spor öğretiyor,(tekvando gibi bir spor) hem beden ve ruh disiplinini öğretiyor. Hem de mutlu ve başarılı olmanın yollarını öğretiyordu.

       Yine bir seferinde hocası çekirge ile giderken yere gömülmüş ağzı dar bir küp görürler. İçerisinde kıymetli şeyler vardır. Hocası talebeye elini küpe sokup o kıymetli şeyleri almasını söyler. Çekirge  elini zor-zahmet küpe sokar fakat eline bir şeyler alınca elini çıkaramaz. Ne kadar uğraşsa da elini çıkaramaz. Hocası “elindekileri bırak ve kolunu kurtar” der. Elindekileri bırakan çocuk elini küpten çıkarabilir. Hocası bu sırada dersini verir.

   “Bak Çekirge! Hayatta önemli şeyler vardır . Fakat bir de daha önemlileri vardır. Bazen, daha önemli şeyler için önemlilerin  terkedilmesi gerekebilir”

      Öğrenci bu nasihati hayatı boyunca unutmamıştır herhalde. Ben bile unutmadığıma göre…

      Bu, Uzakdoğu bilgelerinden biri öğrencilerini  beş gruba ayırır ve oldukça yüksek bir dağa gözlem yapmak üzere gönderir. Verilen ödeve göre, öğrenciler bulundukları yerlerden aşağıda ve karşıda gördüklerini not edeceklerdir.

Birinci grup dağın eteklerini dolaşacak, İkinci grup daha yükseklerini, üçüncü grup ortasını, dördüncü grup ortasıyla zirvesi arasını, beşinci grup ise zirvesinden gördüklerini not edeceklerdir.

Bir hafta sonra tekrar görüşmek üzere sözleşirler.

Belirtilen zamanda öğrencilerin hepsi gelirler. Bilge kişi birinci gruba dağda gördüklerini sorar . Onlar dağ eteklerinden  gördüklerini

Aktarırlar: “Aşağıda köy vardı. Köyün arkasında bir yol ve onun arkasında bir tepe gördük. Otlayan hayvan sürüleri vardı. Vb.”

     İkinci grup: “ Birinci grubun gördüklerin söyledikten sonra daha ilerilerde gördükleri başka şeyleri de anlatırlar.

Üçüncü grup 1 ve 2. grubun gördüklerini ve başkaca gördüklerini aktarırlar.

Dördüncü grup, 1,2 ve 3. grubun anlattıklarını artı başka şeyler de söylerler.

Sıra yüce dağın zirvesine kadar tırmanan  beşinci gruba gelir. Derler ki:

“Hocam! biz arkadaşlarımızın tümünün anlattıklarını gördük fazladan şunları da gördük. Bir de biz dağın arka tarafını da gördük oralarda da şunlar şunlar vardı.”

 Hoca bu sefer gruplara ne kadar zamanda  dağa çıktıklarını sordu.

Birinci grup dağın yakınına kadar bineklerle gittiklerini, sonra iki saat yürüdüklerini anlattılar.

İkinci grup, dinlenmelerle birlikte toplam yedi saatte ulaştıklarını anlattılar.

Üçüncü grup, dinlenmeler hariç on dört saat yürüdüklerini aktardılar.

Dördüncü grup da üçüncülerle birlikte gidip gecelemişlerdi sabahleyin arkadaşlarıyla birlikte  dört saat giderek onlardan ayrılmışlar ve akşama kadar dinlenerek yürümüşlerdi.

Beşinci grup ise dördüncü grupla beraber ikinci günün akşamına kadar beraber gitmişler. Geceyi birlikte geçirip sabahleyin yollarına devam etmişler ve öğleden sonra zirveye ulaşabilmişlerdi.

  Sonra hoca sırayla karşılaştıkları zorlukları sordu.

Birinci grup karşılaştıkları zorlukları aktardılar.

Anlatılanlara göre hepsi bazı zorluklarla karşılaşmışlardı. Fakat, ikinciler birincilerden, üçüncüler ikincilerden, dördüncüler üçüncülerden daha fazla zorluklarla karşılaşmışlardı. En çok zorlananlar ise beşinci gruptakiler olmuştu.

       Hoca bu sefer bu dağ gezisinden ne gibi sonuçlar çıkarabileceklerini sordu öğrencilerine.

  İçlerinden kıvrak zekası olan öğrenci söz aldı. Dedi ki:

“Hocam! herhalde siz bize hakikat ile ilgili bir ders vermek istediniz. Herkes hakikati bulunduğu yere göre görüyor ve değerlendiriyor.” Hocası dedi ki:

  “Evet, aferim. Hakikat konusunda bilgi vermek istemiştim. Aslında hakikat değişmediği halde arkadaşınızın da dediği gibi herkes hakikati bulunduğu yere göre görüyor, değerlendiriyor. Doğru olan da bu. Yanlış olan ise hakikati yalnız kendisinin gördüğünü, doğrunun yalnızca o olduğunu iddia etmek diğerlerini reddetmektir. Dağın üst taraflarına çıktıkça bakış açısı genişledi değil mi? En geniş bakışı zirvedekiler kazandılar.” Ve devam etti:

“Fakat sadece dağa tırmanarak bakışlar genişlemez. Akıl, yaş, tecrübe, yetenek, bilgi, vb. bunların her birisi birer dağa benzerler. Bulundukları yere göre bakış açıları olur. Kişi bu gün düşündüğü şeyleri, üç sene sonra eksik görebilir. O konuda bilgisi veya tecrübesi artmış olabilir. Bir kişinin göremediği bir durumu başka birisi görebilir. Belki daha zekidir, belki daha yetenekli veya tecrübelidir. Olayları değerlendirirken bunları da dikkate almalıyız.”

“Başka ders çıkaran var mı?” dedi hoca.

Henüz üç ay önce aralarına katılan bir öğrenci söz aldı: “Ne kadar sabır gösterirsek o kadar çok şey kazanırız. Zirveye ulaşmak isteyenler en çok sabır göstermesi gerekenlerdir.”

“Doğru söyledin” dedi hocası “Onun için hayatta nereye varmayı hedefliyorsanız ona uygun bir sabır performansı göstermelisiniz. Az sabırla büyük hedeflere varılmaz” diye ilave etti.

Başka bir öğrenci:  “Hedefler büyüdükçe, o hedefe   ulaşmak için daha uzun zamana ihtiyaç var ve hedefin büyüklüğüne göre  daha çok çalışmak ve gayret gerekiyor” dedi.

Hocası onun sözünü de tasdikledi  “Önemli hedeflere kısa zamanda  ve az çabalarla pek ulaşılmaz” dedi özetleyerek. Sonra dedi ki:

“Hiç bir bilge kısa zamanda bu makamı elde edememiştir. Aynı zamanda yatarak bilge olan da yoktur.”

   Biz kendimize dönelim; Bilge hoca ile öğrencilerinin konuşmalarından başka  dersler de çıkarılabiliriz  Mesela: Bilgiyi bir dağ olarak düşünsek en zirveden bakanlar kimlerdir?

    Bence peygamberlerdir…  Çünkü onlara bilgiyi, her şeyi yaratan Allah Teala vermiştir. Onlar normal bir  insanın sahip olduğu bazı bilgilere çalışarak veya tecrübeyle sahip olabilirler. Bunun dışında onlar Allah’tan vahiy alırlar ve meleklerle konuşurlar. Bakarken dünya hayatını da bilerek bakarlar ve olayları ona göre değerlendirirler. Dolayısiyle Peygamberlerin öğütlerini dikkate alanlar kendilerine iyilik yapmış olurlar.

 

 

 

 

DERVİŞ VE TABİAT

   Derviş, mesafe olarak epey uzakta olan dostunu görmek için ertesi günü yola çıkmaya karar verdi.

Teheccüd vaktinde  kalkıp, yavaş yavaş abdest aldı ve huşu içerisinde namaz kıldı. Sonra Ümmet-i Muhammed'in selameti için dualar etti. Duasının sonuna doğru  “Allah’ım bana eşyanın hakikatini öğret” diye de dua etti. Yatağına girip huzur içerisinde uyudu.

Sabah namazına kalktığında içinde tarifi zor bir huzur-mutluluk hissetti. Namazını kılıp,  evde bulunan yiyeceklerden biraz yeyip yola revan oldu.

“Sıcaklar bastırmadan epey yol almalıyım.” diye düşündü. Yürüdü ,yürüdü. Yürürken etrafı seyrediyor, bazen zikrediyor, bazen de ilahiler mırıldanıyordu.

 Etrafını seyrederken “Canlı-cansız her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini “ bildiren Saff suresi 1. Ayeti hatırladı. Ayet üzerinde tefekkür daldı.

Sonra,“sübhanallah” dedi bütün samimiyetiyle. O anda tesbih eden varlıkların arasına kendisinin de katıldığını, kürrede zerre olduğunu hissetti.

 O gün gördüğü ağaçlar taşlar ve bitkiler farklı gözüküyordu gözüne.

İçinden selam vermek geldi çevresindeki varlıklara.

selam verdi  gördüğü her ağaca... Taşlara selam verdi. Ot cinsinden küçük bitkilere toptan selam verdi. Toprağa selam vermeyi unutmuştu. Biraz mahcubiyet içerisinde  ona da selam verdi. Selam verdikçe gönlü hem ferahlıyor hem de genişliyordu.

Yorulduğunu fark etti. Bir ağacın gölgesine oturmadan önce ağaca selam verdi. Oturdu ve ağaca teşekkür etti. Gözü, bir şeyler taşımaya çalışan karıncaya ilişti. Karıncaları düşündü.

“Yeryüzünde yaşayan her tür canlı ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer ümmettirler. (Ena’m/ 6)” ayetini hatırladı. Yüksek sesle adeta bağırırcasına selam verdi tüm karıncalara ve yeraltında yaşayan canlılara. Aniden sesini kesti. Sesinin başka insanlarca duyulup yanlış yorumlanmasından endişe duydu. Sonra düşüncesinin yersiz olduğuna karar verdi.

Ağaca gelip konan kuşu fark etti . Ona da selam verdi, sonra yine bağırarak tüm kuşlara selam verdi.

Gözü bir taşa ilişti. Taşı şefkatle eline aldı. “sen kaç yıldır buradasın? Burada bulunuş amacın nedir?” diye sordu. ”Kainattaki hiçbir şeyin boşa yaratılmadığını” bildiren ayeti hatırladı. Taşın içindeki trilyonlarca atomu düşündü. Her bir atomun elektronlarının hareketini, tesbihatını düşündü. Selam verdi  taşdaki  tüm atomlara. Sonra  bir canlıyı bırakıyormuş gibi usulca bıraktı aldığı yere.

Fatiha suresinde her zaman okuduğu  “Hamd, Alemlerin rabbi Allah’a mahsustur” ayetindeki “alemler” kelimesini daha iyi anlamaya başladığını hissetti.

Kalktı ve yola revan oldu. Önce yola selam verdi. Sonra gördüğü büyük cisimlere tek tek, küçük cisimlere toptan selam vererek devam  etti.

 Hafif bir rüzgar esti ona da selam verdi. Göğe baktı bulutu gördü ona selam verdi. Uzaktaki dağa selam verdi bağırarak. Ses yankılanıp geri geldi. Yankılanmayı selamına verilmiş cevap gibi hissetti.

Akşama yakın bir su kenarında mola verdi. Suya selam verdi. Suyun gittiği yerleri düşündü. “Gittiğiniz yerlere de selam götürün” dedi.

Akşam namazından sonra gözlerinin gayrı ihtiyari kapandığını fark etti. Biraz vücudunu, biraz da gözlerini dinlendirmek için uzandı. Yatar yatmaz kendinden geçmişti.

Uyandığında “Allahümme ente’s-selamu ve minke’s-selam” (Allahım sen Selamsın ve Selam sendendir.) diyordu hala.

 

 

 

EĞİTİMDE YAPILMIŞ YANLIŞLIKLAR...

  

Bir öğretmen arkadaş anlatıyor.

Orta okulda başarılı bir öğrenciydim ve dersleri çok severdim. Bir gün milli tarih dersinde bayan öğretmenimizin sorusuna cevap vermek için parmak kaldırdığımda beni kastederek:

"Sen söyle şişko." dedi.(O zamanlar biraz topluca bedene sahiptim) Tabi bazı arkadaşlar da gülüştüler. Çok mahcup oldum. O günden sonra o hocanın dersine katılmadım.

***

Lisede okuttuğum bir öğrencimin anlattıkları:

İlköğretimde derslerim biraz zayıftı. Fakat çok güzel resim yapardım. Resim yarışmalarına katıldığımda (diğer derslerim zayıf olduğu için iyi resim yapamayacağımı düşünen öğretmenlerim) resmi kime yaptırdığımı sordular hep. Bu beni çok üzmüştü ve resim yapmayı da bıraktım. Şimdi derslerim iyi olduğu halde kendime güvenemiyorum.

***

Maddi durumu iyi olan bir dostumun anlattıkları:

"Ben çocuklarımın harçlıklarını şu şekilde veririm:

İlkokula gidenlere haftalık olarak veririm. Ortaokula ve liseye gidenlere de aylık veririm. Bu sayede dengeli harcamayı öğrensinler, bir ay yetirmeyi öğrensinler.

Sekizinci sınıfa giden  oğluma aylığını verdiğim hafta, sınıflarının rehber öğretmeni, sınıf başkanına okul veya sınıf için toplanması gereken para toplamayı söylemiş. Başkan topladığı paraların bir kısmını kaybetmiş veya çaldırmış. Öğretmene söylemiş. Öğretmen sınıfta çocukların üstlerini çantalarını aramış. Bizim çocukta fazla para çıkınca, bizim çocuğu çağırıp  hırsızlıkla suçlamış. Çocuk ağlayarak geldi. Duruma müdahale ettim. Öğretmen özür diledi v.s"

***

Bir tanıdığımın anlattıkları:

  İlk okula giderken, çok sıkıştım öğretmenimden izin istedim öğretmen vermedi. Sonunda altıma yaptım. İyi ki arkadaşlarım fark etmediler. Son saatti çıkınca hemen eve gittim. Fakat o öğretmeni hiç sevemedim.

  İyi ki arkadaşları fark etmemişler. Ya fark edip de onunla dalga geçselerdi onun psikolojisi nasıl etkilenirdi. Hayatına nasıl yansırdı?

 

 

 

 


HAYATIMDAN KESİTLER-1

 1962 yılının muhtemelen ekim ayında, Tavşanlı ilçemize bağlı Şahmelek Köyünde, altı ahır, üstü iki oda ve bir yazlıktan oluşan bir evde evin 4. çocuğu olarak doğmuşum.

Malzeme olarak taş, çamur ve ahşap kullanılarak yapılmış olan evimiz oldukça eski bir evdi. Anlatılanlara göre dedemiz (babamın anne tarafından dedesi) evi yıkıp yeni ev yapmaya karar verdiği yıl seferberlik çıkmış. Seferberliğe giden dedem şehit olmuş geri dönmemiş. Evde dul bir eş ve bir kız kalmışlar. Onlar da geçimini nasıl temin edeceklerinin derdine düşmüşler. 

Çok fakir olan babamın babası iş güvesi olarak o eve damat gelmiş. Lakin babam henüz 7 yaşında iken dedem 32 yaşında vefat etmiş. Babam ve annesi o eski evde  yaşamak zorunda kalmışlar. Evin duvarları ve çatısı epeyce yıpranmasına rağmen önemli yerleri kalın “öz”lerden yapıldığı için olsa gerek ev hala ayaktadır.

Odalarımızın tavanındaki ağaçlar ve tahtaları simsiyahtı. Muhtemelen aydınlanma için yakılan çıraların, ve ocak başında yemek yapmak ve ısınmak için yakılan odunların isi uzun yıllar içerisinde tavanı bu hale getirmişti.

Odamızın birisinin kuzey yönüne bakan duvarında tahminim 35 cm  55 cm boyutlarında sabit (açılıp kapanmayan) bir penceresi vardı.  Kış günlerinde ikindi zamanından sonra ev karanlık olurdu. Zaten küçük bir gaz lambamız vardı. Avlumuza bakan odada ise  nispeten daha büyük pencere vardı. Oranın akşamı biraz daha normal zamanda olurdu.

Lodos estiği zamanlar ahıra giren kuvvetli rüzgar tahtalarının aralığından  odalardaki kilimleri alttan şişirirdi.

İki odanın açıldığı yazlık dediğimiz bir boşluk vardı. Yazlıktan yukarı baktığımızda eski tip el yapımı kiremitlerin altında eskimiş ve seyrek bir biçimde dizilmiş bedavra tahtalarını (çam ağaçlarından yarılarak elde edilmiş ince ve kısa tahtalar) ve kiremitleri görürdüm. Özellikle çatının omurgasındaki kiremitler iki yana kaydıklarından bazı yerlerinden gök yüzü görünürdü. Kar yağdığında rüzgarın da etkisiyle yazlığın bir kısmına kar birikirdi. Kar yağmadığı günlerde de rüzgarın etkisiyle kiremitlerin üzerindeki karlar  yazlığa birikirdi. Sabahleyin annem  onları süpürürdü.Yazlığın güneye bakan duvarında camı ve çerçevesi olmayan bir pencere vardı. Yaz aylarında iyiydi ama, kış aylarında oradan bol rüzgar ve soğuk içeri dolar, bazen de rüzgarın etkisiyle yağan kar içeri girerdi.

Yazlık dediğimiz yerin bir tarafında biri büyük biri küçük karşılıklı iki anbar vardı. Büyüğüne buğday, küçüğüne un koyardık.

Yazlığın avluya yakın kısmında ise küçük bir balkona benzer ağaçtan yapılmış bir çıkıntı halinde tuvaletimiz vardı. Tuvaletimiz, ahırın artıklarının atıldığı  b*kluk denilen yerin üst bölümüne yapıldığından kanalizasyona gerek yoktu

Tuvaletin kenarları da bedavra tahtasıyla kaplanmıştı. Dışarıdan içerisi uzaklık sebebiyle görünmese de içeriden dışarısı tahtaların aralıklardan görünürdü. Tabi kışın soğuk günlerinde bir taraftan gelen rüzgar öbür tarafa geçerdi. Şiddetli rüzgarlarda ince tahtaların uçlarının titremesi  ve hareketi sebebiyle anormal sesler çıkar, rüzgarın tahtaların aralarından geçerken çıkardığı ses de ürkütücü olurdu.

Evimize çıkılan ağaç merdivenin sadece basacak yerleri vardı, karşılarına gelen tahtaları yoktu. yukarı çıkılırken ayaklar rahat basarken, inerken ayakları yan basmak dırumunda idik. Dikkatsiz basıldığında ayak kayabilirdi. Belki bu sebeple birkaç kez merdivenden yuvarlandım çocukken. Ben yuvarlanınca çıkardığım gürültüden veya bağrışımdan yanıma gelirler, annem başımın yanlarını ellerinin içine alır "baş değil taş, baş değil daş" diyerek, başımı ön, arka ve  yanlardan sıkar, sıkarken hep aynı sözleri tekrar eder en sonunda  tülbentle  başımı sıkıca sarardı (bağlardı)

Benden sonra doğan kardeşimle birlikte  toplam beş çocuklu bir aile olarak 1971 yılına kadar bu evde yaşadık.

 


HAYIRLI EVLAT, HAYIRLI DAMAT...

 Dün, İmam Hatip Lisesinde okuttuğumuz eski öğrencilerimizden (sonradan öğretmen olan) bir öğretmen kardeşimizle konuşuyordum. 

Eşi de eski öğrencilerimden olduğu için çoluk-çocuk, ev ahvalini sordum.

Dedi ki:

"Hocam! kayın peder kanser hastası, tedavi görüyor. Dermanı yok ve bakıma muhtaç, Lavaboya  giderken yardım gerekiyor. Kayın valide desen, kendisine zor bakıyor. O da bakıma muhtaç. Uzaktan bizim bakımımız da tam olmuyor. Hanıma dedim ki, “Onları evimize getirip burada bakalım.” Şimdi ikisini de getirdik, onlara bir oda verdik. Eşimle birlikte bakmaya çalışıyoruz."

Bu sözler beni çok duygulandırdı. İnanın gözlerim yaşardı. “ İşte insan evladı...” dedim içimden. Bu davranışlarından dolayı kendisini ve eşini tebrik ettim.

“Kayın pederinin başka çocukları var mı?” diye sordum.

“Hocam! Kayın birader var, başka şehirde. Onun da kendine göre sıkıntıları var. Baldız da kronik hasta, tedavi görüyor. En uygun bizim bakmamız.” dedi. Bu söz de beni mutlu etti. Güzel empati yapıyordu. Hanımının annesi babasına bakmak için eve getirme teklifini damadın yapması ise ayrı bir güzellik.

Anne- baba yaşlanıp bakıma muhtaç olduklarında, çocukları için hem zor hem de çok kazançlı bir dönem başlar. Bu zor dönem çocuklar için aynı zamanda Ahireti kazanma yolunda büyük bir fırsattır .

Rabbim bizleri hayırlı evlat olanlardan, ve hayırlı evlat sahibi olanlardan eylesin.

 


ELE GEÇEN FIRSATLAR

 Anne-babaları yaşlanıp da bakıma muhtaç hale geldiklerinde, çocukları için imtihanın en zor dönemi, fakat en karlı fırsat zamanlarıdır.

Bu fırsatları değerlendirenler belki Cenneti kazanacaklar; değerlendirmeyenler ise ne gibi fırsatlar kaçırdığını Ahirette anlayacaklardır

SUYUN SAHİBİNE TEŞEKKÜR...

 Sabah lavaboda abdest alırken aklıma geldi...

Her gün defalarca kullandığımız, içtiğimiz, yemek yaptığımız, çamaşırlarımızı, bulaşıklarımızı  yıkadığımız , kişisel temizliğimizi yaptığımız ve bizim için hayati öneme sahip olan su nimeti, ne kadar da sıradan hale gelmişti bizim için. 

O musluklarımızdan akan suların hikayesini düşündüm. Denizlerden, okyanuslardan buharlaşması, yağmur bulutu oluşu, rüzgarın sürüklemesiyle memleketimize gelişi, bulutun yoğunlaşıp yağmur olarak tane tane yağması, suların bir kısmının yeraltı depolarında birikmesi, yer altı depolarının birbirlerine bağlantılı kanallarının olması ve bir birlerini beslemeleri, kaynağımıza gelişi ve oradan çıkışı. (ki aylarca buralara önemli bir yağmur yağmadığı halde su akmaya devam ediyor) Suyun borularla ilçeye oradan da evlerimize kadar gelişi.

Ve her gün defalarca kullandığımız halde çoğu kez Onu yaratan ve bizim hizmetimize sunan Rabbimize teşekkürü unutmamız. 

Vakıa suresinde Rabbimiz düşünmeye davet ediyor.

"İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?" (Vâkıa :68, 69, 70)

Mülk suresi son ayetinde ise yine düşünmeye ve şükre davet ediyor: "De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?" (Mülk : 30)

Zümer suresinde, bu konudaki başka bir nimetini hatırlatıyor: "Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi..." (Zümer : 21)

Ey bizleri yaratan ve yaşatan Rabbimiz

İçtiğim ve kullandığım su damlaları, su molekülleri adedince sana hamd olsun.

 Suların oluşma aşamasından  evimize gelene kadarki her safhasıdaki her nimetin için ayrı ayrı hamd olsun. Şükürler olsun.

Yağan yağmur taneleri adedince, göğe yükselen su zerreleri adedince sana hamdolsun şükürler olsun. Bizleri nimetlerin farkına varıp şükredenlerden eyle; nankörlerden eyleme. Yaptığımız hatalar yüzünden veya başka sebeplerle verdiğin nimetlerini geri alma.

 


MANŞET!

ÖĞRENCİLERİN ÇIKARDIĞI DERLER

    Uzakdoğu'yu  bizim insanımız daha çok sporlarıyla bilirler. Ju-do, tekvan-do gibi sporlar Uzakdoğu kökenlidir. Gerçi o sporlar da sı...