BABASINDAN NEFRET EDEN KIZ

BABASINDAN NEFRET EDEN KIZ
Yıllar önce, Tavşanlı’daki okulların birisinde 7.sınıflara ana-babaya saygıdan bahsediyordum. Kız öğrencilerimden birisi şiddetli bir şekilde tepki gösterdi. Öğrencimin anne veya babasıyla ilgili problemi olduğunu tahmin ettiğim için tepkiyi görmezden geldim. Teneffüs zamanı kendisini çağırıp tepkisinin sebebini sordum.
Hocam, dedi ben de babama saygı duymak isterim, ama … gözleri doldu, ağlamaya başladı. Ağlamasına müsaade ettim. Biraz rahatlayınca devam etti.
-Ablam … lisesinde okuyor. Annem ev hanımı. Babam sık sık alkol alır. Alkol almasına, işin maddi tarafına bir şey demiyorum. Akşamleyin yine içmiş saat 22 civarında eve geldi. Bizi salona topladı. Anneme kızıyormuş. Anneme türlü hakaretler etti bizim yanımızda. Biz annemizi korumak isteyince bu sefer bize de hakaretlerde bulundu. Sabah saat altıya kadar bizim gitmemize ve yatmamıza müsaade etmedi. Sabaha kadar hakaret ve küfürler etti anneme ve bize. Saat altıda yattım ve sabah okula geldim. Kafam kazan gibi. Annem kendi derdini unutmuş bize üzülüyor. Bu beni daha çok etkiliyor. Hocam söyleyin Allah aşkına, ben bu babaya nasıl saygı duyabilirim?
Boğazıma bir şeylerin düğümlendiğini fark ettim. Ne kadar kendimi tutmaya çalışsam da gözyaşlarımı saklayamadım.
Peygamber efendimizin “İçki bütün kötülüklerin anahtarıdır." hadis-i şerifinin haklılığını bir kez daha anladım.
Bir de Kurandaki şu ayet-i kerimeleri hatırladım “Ey iman edenler! Muhakkak ki, içki, kumar, tapılmak için dikilmiş taşlar ve fal okları şeytan işi pisliktirler. Onlardan uzak durunuz."  (Maide/90)
“Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak; Sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister..." (Maide/91)
Babasıyla yaşadığı olumsuzluk daha yeni olduğundan nasihat fayda etmezdi. Sabretmesini, sabrın neticesinin güzel olacağını söyledim. Bu dünyadaki, kendisinin sebep olmadığı olumsuzluklara sabır karşılığında Ahirette büyük mükafatlar alacağını söyleyebildim.
 

"MÜNAFIK" DEMEK!


MÜNAFIK
Sosyal medyada bazıları, fikirlerini beğenmedikleri kişilere kolaylıkla "münafık" diyebiliyorlar.
Bu dini açıdan çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü;
1-O kişi Allah katında münafık değilse bu çok büyük bir iftira olur
2-O kişi münafık değilse, münafıklık sıfatı söyleyen kişiye döner....
3- O kişi Allah katında münafıksa, söyleyene hiç bir faydası olmaz. Bundan dolayı sevap kazanmaz.
4- Peygamber efendimiz münafıkların özelliklerini belirttiği halde kimseye şu münafıktır dediğini bilmiyoruz. (Sadece Hz. Huzeyfe'ye (R.Anh) münafıkların listesini bir sır olarak verdiğini biliyoruz. Ki O da bunları açıklamamıştır.)
5- Ehl-i kıble tekfir edilemez.
6- Bu tür sözler İslam toplumunun içine fitne düşürür. Bu hem dini açıdan hem sosyolojik açıdan zararlıdır..
7- Beğenmediğimiz görüşler usul çerçevesinde eleştirilmelidir.
8-Sırf, İnsanlar "münafık" dedikleri için Allah Teala kimseye münafık muamelesi yapmaz.
 9-Bu yazıyı yazarak ikaz görevimi yapmaya çalışıyorum.

CEZAEVİ HATIRASI

CEZAEVİ HATIRASI
1991-93 yıları arası   Din Kültürü Dersi vermek için, haftada bir kez Tavşanlı Cezaevi'ne  giderdim  (resmi görevli olarak). Hükümlü ve tutuklulara ders vermek için dershaneyi değil de, koğuşları tercih ederdim. Çünkü, mahkumlar, gardiyan gözetiminde dershaneye getirilseler belki beni mecburen dinlerlerdi, ama bu dersin onlara pek faydası olmazdı. Onun için,dersleri koğuşlarda işlemeyi tercih ederdim. Koğuşlara girer , masaya otururdum. Dışarıdan birinin geldiğini görünce koğuştakilerin çoğu masanın etrafına oturur, birisi çay yapar, çaylar içilirken sohbet başlar ve ben bir yolunu bulup mevzuya girer dersi sohbet formatında işlemeye çalışırdım.
Günlerden bir gün, bir siyasi partinin mitinginde yankesicilik yaparken yakalanan bir kişi de cezaevine geldi. Meğer bu kişiler, mitinglerin devamlı müşterileri olduğundan mitingleri takip ederlermiş.
Bu yankesicilikten cezaevine düşen Gaziantepli Mehmetti. Mehmet derslerimi dikkatle dinleyenler arasındaydı. Koğuşa girdiğimde hemen yanıma gelir, hoşbeşten sonra, “ hocam ben bi çay koyayım” derdi. Gel zaman git zaman Mehmet'le samimiyetimiz arttı. Bir gün dedim ki:
“ Mehmet, sen bu işlere nasıl bulaştın.”
- Hocam dedi. Ben İstanbul'da seyyar halıcılık yapardım. Antep'ten halı alır onları satar, kazancımın bir kısmını memlekete, çoluk-çocuğa gönderir, bir kısmıyla da kendi geçimimi sağlardım. Ev kiraları pahalı olduğu için İstanbul'da hemşehrilerimin kaldığı bekar evinde kalıyordum. Bir gün arkadaşlar beni bir yere götürdüler. Gittiğim yer kumarhaneymiş. Seyrederken ilgimi çekti. Ben de paramın bir kısmını yatırdım ve kaybettim. Kaybettiğim parayı tekrar yerine koyabilmek için başka paralar koydum. Bazen kazandım ama paramı eski durumuna getirebilmek için, biraz daha, biraz daha darken bir de baktım benim o ayki kazancım gitmiş. Kendi harçlığım neyse de, çoluk çocuğa da para göndermemiştim. Öbür cebimde fabrikaya ödemem gereken, halıların anaparası vardı. Halıları satmıştım. Fabrikaya parayı verip tekrar halı alacaktım. Fabrika, önceki borcu ödemeden ikinci kez veresiye vermiyordu. İçimden bir ses önceki paraları kurtarabilmem için bu paralardan koymamı söylüyordu. Öyle de yaptım. Neticede hiç param kalmayıncaya kadar bir ümitle oynadım. Sonunda ne fabrikaya göndereceğim para kaldı, ne de çoluk-çocuğa. Moralim bozuk. Dokunsalar ağlayacağım.
Ne yapacağımı kara kara düşünürken bir arkadaş beni birileriyle tanıştırdı. Tanıştığımız kişiler cepçilermiş(yankesici).”Sen bunlara biraz takıl. Paranı denkleştirince halıcılığa geri dönersin” dedi. Bu fikir cazip geldi. İşin inceliklerini öğrendim ve onlara takıldım. Hocam o başlayış, başlayış oldu ve bir daha da bırakamadık. Sonunda yakalanıp buraya geldik.
Mehmet! Dedim .Çocukların var mı?
- Ellerinden öperler hocam dört tane.,
-Peki senin burada olduğunu biliyorlar mı?
-Hayır hocam onlar beni İstanbul'da sanıyorlar…
Kur’an'daki şu ayet geldi gözlerimin önüne “Şüphesiz ki, içki, kumar, tapılmak için dikilmiş taşlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durunuz."
Ayetteki vurguya dikkat ettiniz mi? “Uzak durunuz."
Demek bu tür şeylerin yakınında bulunmak tehlikeli bir uçurumun yanında bulunmak gibi bir şeymiş, ne zaman içine düşeceğin hiç belli olmazmış.

PEJMÜRDE ELBİSELİ ADAM

PEJMÜRDE ELBİSELİ ADAM
Ankara'da öğrenciyken kış aylarında tren yolculuğunu tercih ederdim. Ankara'dan Tavşanlıya trenle geldiğim yolculuğun birinde numaralı yerlerde bilet kalmadığından numarasız bilet almıştım. Numarasızların oturduğu kompartmana oturdum. Burası karşılıklı oturulan kompartmandı ve dörderden sekiz kişilikti. Dört kişi oturulduğunda biraz sıkışık oturulduğundan yolcular genelde üç kişi oturmayı tercih ediyorlardı.
Önceki yolculuklardan tecrübem vardı. Dışarıdan biri gelince insanlar genelde oturuşunu değiştirmiyorlardı.Tabi numarasız yolcular oturacak yer bulamazsa koridorda ayakta gitmek durumundaydı. Bazıları  yolcular bak kardeşim boş yer var dese bile utanmadan” lavaboya gitti, gelecek” gibi sözler söyleniyor,perdeler çekiliyor ve rahatsız edilmemek için kapıya arkadan zincir takılıyordu. Kapıyı vuran olursa “dolu..”diyerek kapı açılmıyordu.Böyle durumlarda empati yapar ve rahatsız olurdum çünkü sevgili Peygamberimiz:
"Sizden biriniz kendisi için sevdiği istediği şeyleri din kardeşi için de istemedikçe (olgun) mü'min olamaz". Buyurmuştu
Ayrıca, yalan söylemeyi dinimiz kesinlikle yasaklamıştı.Oysa bu insanlar kendileri biraz rahat oturabilmek için başka yolcuların soğuk koridorda ayakta yolculuk yapmalarına razı olabiliyorlardı. Ve daha dehşeti kompartmanda yer olduğu halde “dolu” olduğunu söyleyerek rahatlıkla yalan söyleyebiliyorlardı.
Tiren Eskişehir'de durduğunda inenler binenler oldu. Ayaktaki yolcular kompartmanlara bakıyor ve yer arıyorlardı. Bulunduğum kompartmanda üçerden altı kişi bulunuyorduk. İçeri biraz pejmürde giysileri bulunan, yaşlılık izleri taşıyan bir bey girdi. Yer olup olmadığını sordu. İçeridekiler dolu falan derlerken ben hemen sıkışarak buyurun dedim, diğerleri itiraz edemediler. Yolda giderken biraz hal hatır sordum. Yer gösterdiğim için o bey memnun olmuştu. Hayatını kısaca anlattı. Dinlediğimde şaşkınlık yaşadım.
Gençliğinde subaymış. Komutanı bunu çok sevdiği için kızıyla evlendirmiş. Dört tane çocukları varmış. Eşini ve çocuklarını çok seviyormuş ve birlikte çok mutluymuşlar. Van’da görev yaparken ailesiyle birlikte Van’da (veya ilçelerinde )yaşıyormuş. Görev için başka bir ildeyken orada deprem olmuş. Döndüğünde eşinin ve çocuklarının hayatını kaybettiğini görmüş.
“İşte o gündür bu gündür böyleyim” dedi.
"Başınız sağ olsun" dedim. "Sizler sağ olun" dedi.
Lokman suresinin son ayetindeki bilgileri düşündüm.
“…Hiç kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini)bilemez.
….Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.

ŞEYTAN SİZİ FAKİRLİKLE KORKUTUR.

    Yıllar önce bir arkadaşla sohbet ederken söz infaka (Allah rızası için yapılan yardıma) gelmişti.Maddi olarak durumu epeyce iyi olan o arkadaş, yaşadığı bir olayı anlattı.

   Tanıdığı, maddi imkanları pek de iyi sayılmayan güzel ahlaklı bir kişi, hastahaneye yatar.Bizim arkadaş bu güzel ahlaklı ve fakir kişinin hastanede yattığını duyunca,bu kişinin hastalıktan dolayı epeydir çalışamadığını düşünür ve içindeki merhamet duyguları coşar. Kendi kendine ertesi günü hastaneye gidip hem ziyaret etmeyi hem de yüz lira bırakmaya karar verir.
   Ertesi günü kalkıp bu olayı hatırladığında yüz liranın çok olduğunu söyler içindeki ses, ve elli lira vermesini söyler. Elli lirada karar kılan arkadaş, öğleden sonra hastaneye giderken, başka yerlere de verilmesi gereken paraları hatırlar birden, ve hastaneye vardığında cebinden ancak yirmi lira çıkar.

    Arkadaş bunları anlattığında, Bakara suresindeki 268. ayet aklıma geldi

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder."(Diyanet Vakfı Meali)

     Gerçekten de bir yere infak edeceğimiz zaman içimize çeşitli olumsuz duygular gelerek bunun engellenmeye çalışıldığını, engellenemez ise azaltılmaya çalışıldığını bir çoğumuz yaşamışızdır.
   Ben acizane şeytanın bu hilesine karşı şöyle bir metot geliştirdim. Bir yere yardım konusunda bir karar vermişsem, daha sonra da içimde, onu azaltacak şeyler (vesvese) hissedersem. ” Bu konu kapanmıştır. Alış-veriş bitti” diyorum bu mevzuyu müzakereye kapatıyorum.


  Başka bir tecrübem de şudur: Şayet yapacağımız şey İnfak değil de israf ise, yapacağımız harcama destekleniyor. Mesela bin liralık bir şey almaya karar vererek mağazaya gidiyorsunuz. Mağazaya vardığınızda daha lüksünü görüyorsun. İçindeki ses “ al ödersin” diyor. Yani infaktaki ses ile israftaki ses farklı şeyler söylüyor.
Hadis-i Şerif kitaplarında Peygamber Efendimizin şöyle dua ettiği bize bildirilir:
“Allah'ım! acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım.”
 

SÖZÜN DOĞRULUĞU, SÖYLEYENE GÖRE DEĞİŞİYOR MU?

   Yıllar önce Siirt'te  görev yapan Nurettin Erim Hoca’nın anlattığı bir olayı size aktarayım.
   Oralarda malum medreseler fazla. Meşhur medrese hocalarından bir hoca Merhum Seyyit Kutub’u hiç sevmiyor. Ve bazı ortamlarda kötülüyor. Nurettin hocanın bir  arkadaşı Seyyit Kutub’un “Yoldaki işaretler” kitabının Arapça baskısını alıp, kapağını çıkarıyor. Merhum İmam-ı  Gazali’nin bir kitabının  kapağını çıkartıp diğerine yapıştırıyor.
   Beraber hocanın yanına gidiyorlar. Kapağı Gazzali’ye  içi S.Kutub’a ait kitabı hocaya gösterip.
“Seyda! Kitaptaki bazı yerleri  tam  anlayamadım. Bi bakarmısınız” diyor.
Seyda bakıyor (Doğuda hocalara seyda derler) Kitap Gazalinin. Beraber okuyorlar. Seyda okudukça  mest oluyor. Harika görüşler diyor ve “üstad burada şunu demek istemiş” diyerek açıklıyor. Bizimkiler teşekkür ederek ayrılıyorlar.
   Burada şunu düşünmek lazım. Şayet aynı kitabı kapağını çıkartmadan seydaya götürüp okutsalardı seydanın cevabı ve yorumu ne olurdu?
Maalesef bizim toplumumuzda  bir sözün, doğruluğu-yanlışlığı  sözü söyleyene göre değişiyor.
Halbuki, genel olarak fikirlerini beğenmediğimiz kişilerin de çok isabetli görüşleri olabilir. Sevdiğimiz şahısların da yanlışları, hataları olabilir. (Tabi bunu söylerken Peygamberlerden bahsetmiyorum)
Kur’an-ı Kerim’de “Sözü dikkatle dinleyip en güzeline uyanlar” öğülür.

ÖĞRENCİLERİ, ÖĞRETRETMENLER Mİ EĞİTİYOR?


  Bir gün, ayakkabımı tamir ettirmek için Rahmetli Nurettin Usta'nın dükkanına gitmiştim. Nurettin Usta baktı ayakkabıma. Ve dedi ki: 
-Hoca! biraz otur çay içene kadar yapıvereyim ayakkabıyı da tekrar zahmet etme.
“Olur ustam” dedim. Dükkanda Nurettin Usta'nın arkadaşları olduğunu öğrendiğim iki  kişi daha vardı. Onlar emekli kişiler, vakit geçirmek için gelmişler arkadaşının dükkanına. Laf açıldı ne iş yaptığımız soruldu. Öğretmen olduğumuzu söyleyince konu hemen çocuklara, öğrencilere geldi.
Bir tanesi dedi ki:
- Hoca ! Ne biçim öğrenci yetiştiriyorsunuz ya hu! Büyüklere saygı yok, birbirlerine karşı küfürlü konuşmalar. Ağızlarında sigara vs.
Adamcağız gördüğü bütün eksiklikleri benim şahsımda öğretmenlere yükleyiverdi.
Dedim ki: “Haklısın amca. Şikayet konularında haklısın da, suçun tamamını öğretmenlere yıkmakta biraz haksızsın galiba!”
 Sonra şuna benzer şeyler söyledim. Çocukların zihinlerini boş bir tarlaya benzetelim. Eğitimi de tarlaya atılan tohumlara. Tohumları da faydalı ve zararlı olarak ikiye ayıralım.
Çocuk doğduktan sonra ailesinden bir şeyler öğreniyor . Tam altı yıl bu çocuğun beyin tarlasına ailesi, komşuları, televizyon kanalları bir şeyler ekiyor. Okul çağı geliyor. Okul zamanı haftanın beş günü okulda. Okulda kalma süresi saat 80.30 dan 15.00a kadar. Bunun dışındaki zamanlarda yine evde , komşuda, sokakta vs. yerlerde.
   Şimdi düşünelim bakalım, yedi yaşına kadar okul haricince epey tohum ekildi bu tarlaya, yedi yaşından sonra tatil günlerinde yine okul harici yerlerde tohum ekiliyor, Okul günlerinde ise 6-7 saat okulda, günün diğer vakitlerinde yine başka yerlerde. Yani  tarlanın bir çoğu başka yerlerde ekiliyor, öğretmenlere çok az bir bölüm kalıyor.
   Biz öğretmenler, bazen başkaları tarafından ekilen zararlı otları temizlemeye çalışıyoruz. Bazen de güzel tohumlar ekmeye çalışıyoruz. Bir de şu var. Maalesef  öğretmenlerin-eğitimcilerin ortak bir ahlak anlayışı da yok. Her öğretmen kendince güzel olan ahlaki davranışları öğretmeye çalışıyor. Bazen birinin yanlış dediği davranışa diğeri doğru diyebiliyor. Bu durumda, çocuklardaki şikayet ettiğiniz davranışlarda mutlaka bizim de payımız vardır ama, çocuklarınızın beyin tarlalarının büyük bölümünün nerede ve nasıl doldurulduğuna dikkat etmek gerekiyor.
     Önceleri köylerde ve kasabalarda (televizyon yok, radyo yok, internet yok. Yani dış etki yok denecek kadar az)Çocuklar ailenin öğrettiğini doğru kabul eder başkasını zaten bilmezmiş. Köylerdeki ve kasabalardaki ahlak anlayışları da birbirine yakınmış. Dolayısıyla çocuklar aileden, çevreden gördüklerini benimser hoca mektebinde öğrendiklerini doğru olarak bellerlermiş. Ve bu öğrendikleri onları ömür boyu idare edermiş.
Şimdi öylemi yaa..Öğrendiği bilginin zıddını da görüyor. Ailesinden öğrendiği ahlakın tam tersini de öğreniyor çevresinde.
 O zaman zararlı bilgileri mikroba benzetirsek, çocukları mümkün mertebe mikrop yuvalarından uzak tutmaya çalışacağız ama yetmez. Ayrıca mikroplardan etkilenmeyecek şekilde yetiştirmeliyiz yani manevi olarak bağışıklık sistemlerini de güçlendirmeliyiz.
Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde: "Hiç bir baba çocuğuna güzel ahlak ve terbiyeden daha iyi bir miras bırakamaz." buyurarak konunun hem önemine dikkat çekmiş, hem de çocuk terbiyesinde temel görevin aileye ait olduğunu işaret etmişlerdir.






 




ÇOCUKLARIMIZA, DÜRÜSTLÜK NASIL ÖĞRETİLİR?

    BİR  MÜHENDİSİN  ÇOCUKLUK   ANISI VE HAYATINA ETKİSİ
Diyelim ki çocuğunuzla balığa gittiniz. Çocuğunuz çok büyük bir balık yakaladı. Baktınız yakalanan balık, avlanma yasağı olan bir balık. Fakat yasağın kalkmasına da iki saat var. Ne yapardınız?
Muhtemel cevabınız şu şıklardan biri veya ona yakın olurdu.
 Balık denizde oltaya takılı olarak kalsın. İki saat sonra çıkaralım. Böylece kurallara da uymuş gibi oluruz.
 Bu yasak balığın üremesinden dolayı konuldu. Bu balık üreyebildiği kadar üremiştir zaten. Bu son iki saatte bunun üremesi  olmaz. Balığı,(iki saatliğine) gelip geçenin görmeyeceği bir yere koyalım ki problem olmasın.
 Yasaklar çiğnenmek içindir. Kim görecek. Zaten iki saate kadar yasak kalkıyor.
•O balığı derhal geri bırakmalısın. Çünkü daha yasağın kalkmasına iki saat var.
Çocukluğunda böyle bir durum yaşamış, Amerikalı bir mühendisin hatırasını okumuştum. Muhtemelen  “Genç Beyin”  dergisinde. Böyle bir yazı yazacağımı düşünmediğim için kişinin adını v.b bilgileri kaydetmedim. Mevzunun anafikrini kavramıştım.
   Bu mühendis bey çocukluğunda babasıyla balığa gider. Saat 11 civarında, o zamana kadar yakaladığı balıkların en büyüğünü yakalar. Fakat bu, avlanma yasağı olan bir balıktır ve yasak saat 13.te son bulmaktadır. Çocuk babasına bakar ve ne yapayım der.
Babası gözlerinde ve konuşmasında en küçük bir tereddüt göstermeden
Saatine bakar ve “Niye soruyorsun ki, tabi ki bırakacaksın. Yasağın kalkmasına daha iki saat var. Bunu sorduğuna şaşırdım” der ve işine koyulur.
Çocuk istemeyerek balığı suya bırakır.
Fakat bu olay, O’nu hayatı boyunca  etkileyen, çok güzel bir ders olmuştur.
Diyor ki bu mühendis bey.
"Hayatta bazen karşılaştığım olaylarda tereddüt geçirdiğimde Hemen babamın bu davranışı aklıma gelir ve doğru olanı tercih ederim."
Neticede bu çocuk büyüdüğünde başarılı bir mühendis olur.
Kur’an-ı Kerimde bizim doğru olmamız istenir.(Hud/112). Ayrıca doğrularla beraber olmamız istenir (Tevbe 119).
Bu olaydan doğrularla beraber olun ayetinin hikmetini daha iyi anlayabiliyoruz.
Bu vesile ile Peygamber efendimizin şüpheli şeylerden kaçınmakla ilgili tavsiyesini de hatırlamış olalım.(Buhari-Müslim)
İyi insan olmak, ve "iyi insan" yetiştirmek çok özen gerektiriyor.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net

 

LEŞ YİYEN YIRTICILAR VEYA ...

LEŞ YİYEN YIRTICILAR veya...
Belgeseller dikkatimi çeker. Vaktim varsa izlemekten zevk alırım. İzleyince hem yeni şeyler öğrenmiş hem ibret almış olurum. Çünkü, Kur’an doğadaki bir çok şeyden ayet diye bahseder. Bazı belgesellerde bu doğa ayetlerinin adeta tefsirini bulurum. 
 Kur'anda iki çeşit ayetten bahsedilir.
1-Kur’an ayetleri.
2- Tabiat ayetleri.
Rabbimiz, tabiattaki bir çok şeyden, Allah Teala’nın varlığına, birliğine, gücüne delil olduğu için ayet olarak bahseder. (Bknz: bakara/ 164)
Bundan dolayı bazı belgeseller bu ayetlerin tefsiri niteliğindedir adeta.
Mesela, hayvanları konu edinen belgeseller, hayvanlardan bahseden ayetlerin tefsiri, denizlerle ilgili belgeseller, denizlerden bahseden ayetlerin tefsiri, yıldızlarla ilgili belgeseller yıldızlardan bahseden ayetlerin kısmen tefsiri mahiyetindedir.
Belgeselleri çok sevmeme rağmen yırtıcı hayvanlar leş yerlerken fazla seyredemem. Tiksinti oluşur içimde. Halbuki, hayvanlar ölmüş bir hayvanı yemektedirler, ki onların tabiatı bunu gerektirir ve bunun doğaya çok faydası vardır.
Bir de ölen insanları yiyen bir kabilenin belgeselini düşünelim. Orada çekilen bir belgeselde ölen bir kişiyi defnetmeyip, törenle ölünün bazı organlarının parçalandığını çevredekilere dağıtıldığını, parçayı alanların çiğ olarak bu etleri yediklerini, mevtanın parçalanmamış bölümlerine ise bazılarının yanaşarak yırtıcılar gibi ağızlarıyla yediklerini düşünelim.
Bu manzarayı hiç bir normal insan, tiksinmeden izleyemez değil mi?
Hayat Kitabımız K. Kerim’de aynen bu manzaraya benzer bir davranıştan bahsedilir. Gıybet yapan kişiler, aynen böyle vasıflandırılır. Gıybetten, ölmüş bir müminin etini yemek olarak bahsedilir.
“Ey iman edenler !... Bir kısmınız diğerinin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bakınız tiksindiniz bile…” (Hucurat / 12)
Gıybet; bir kişinin hakkında(o kişi orada yokken) olumsuz şeyler konuşmaktır. Bu konuşulan şeyler doğruysa gıybet, doğru değilse iftiradır.
Demek ki gıybet ettiğimiz sırada melekler bizi ölmüş insan eti yiyen kişileri seyreder gibi seyrediyorlar. Rabbimizin nazarında da aynen öyle oluyoruz.
Bu satırların yazarı da dahil, zaman zaman yaptığımız davranış ne kadar iğrenç değil mi?
Rabbim bizleri gafletten uyandırsın.
Böyle iğrenç durumlara düşmekten muhafaza eylesin.

BİR İHTİYACIN VAR MI?

   BİR İHTİYACIN VAR MI?
    Dil ucuyla söylenmiş sözler vardır, bunu hemen anlarsınız ve tavrınızı ona göre belirlersiniz. Bu tür sözler, genelde gönül almak için söylenmiş sözlerdir.
Bir keresinde hastaneye hasta ziyaretine gitmiştim. Ziyaret esnasında başka bir ortak tanıdığımızın da hastanede olduğunu öğrendim. Bu vesile ile onu da ziyaret edip gönül alalım istedik.
   Vardığımızda gördük ki, inşaatlarda işçilik yapan bu tanıdığımız, rüzgarlı bir havada inşaatta çalışırken vücudu terlemiş. Terli iken inşaattaki hava akımına tutulmuş ve hastalanmış. Gece acile kaldırılmış, hastalığı ciddi olduğundan bir aydır hastanede yatarak tedavi görüyormuş. Daha ne kadar kalacağı da belli değilmiş.
Benden önce oraya ziyarete gelmiş kimseler vardı. Onlar müsade isteyip ayrılırken, hastaya, bir ihtiyacı olup olmadığını sordular. Hasta, teşekkür etti ve ihtiyacının olmadığını söyledi.
   O an beynimde şimşekler çaktı. Bu kişi bildiğim kadarıyla sağlıklı olduğu ve iş bulup çalıştığı zamanlarda bile ihtiyaçlarını zor karşılayan birisiydi. Amelelikle geçindiği için düzenli bir işi yoktu ve kış günleri genelde inşaatlarda iş fazla bulunmuyordu. Bu şahsın ihtiyacının olmaması imkansızdı. Çoluk çocuğu var ve evi kiraydı.
Sonra empati yaptım, kendimi o şahsın yerine koydum. İhtiyacım çok da olsa, birisinin, "bir ihtiyacın var mı" sorusuna nasıl cevap verirdim? Aynı o şahıs gibi teşekkür eder ve "ihtiyacım yok "derdim.
   Düşündüm ki aynı hataları kendim de yapıyorum. Maksat gönül almaktı. Ama acaba gönül alınıyor mu yoksa, kırılıyor muydu?
Böyle bir şahsın ihtiyacı olduğunu anlamak için çok zeki olmaya gerek yok aslında. Çünkü durum ortada. Bunu bile bile, kişiye ihtiyacının olup olmadığını sormak adamı incitirdi.
    Müsade isteyip ayrıldıktan sora düşündüm böyle durumlarda ne yapmalıydı. Aklıma şunlar geldi:
İhtiyaç sahibi olduğu belli olan kişilere gönül almak için böyle şeyler söylenmemeli.
Gerçekten yardım etmek isteniyorsa, değişik bir yolla yardım ulaştırmalı. Mesela, başka ziyaretçilerin olmadığı bir zamanda onun gönlünü incitmeden, "Arkadaş burası hastane, bakarsın ani bir ihtiyaç olur .al şu yanında bulunsun" diyerek yardım yapılabilir. Adam yok falan derse "hastaneden çıkıp müsait olduğunda geri ödersin merak etme "gibi sözler söylenebilir.
Veya yerel bir hayır kurumuna başvurup emanet o şahsa ulaştırılabilir. O şahıs yardımın kurumdan geldiğini düşündüğü için daha rahat kabul eder.
    Efendimiz SAV şöyle buyurmuşlar: ”Kim, bir müslümanın ihtiyacını giderirse Allah Teala da onun ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah Teala da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir.”

MANŞET!

SONRA HALLEDERİZ.

SONRA HALLEDERİZ. Dostluklara, arkadaşlıklara en çok zarar veren şeylerden birisi de "sonra hallederiz" sözü veya düşüncesidir...