DERVİŞ VE GÖKYÜZÜ


 Köyüne olan özlemi günden güne artan derviş, bir yaz günü çocukluğunu geçirdiği köyüne gitti. Babadan kalan mütevazi evde  bir kaç gün kalıp, akraba ve dostlarını görmek, hem de eski anılarını tazelemek  istiyordu.


Yatsı namazını camide kıldıktan sonra bir kaç dostuyla birlikte, harman yerine gittiler. Dervişin yaz akşamları en çok sevdiği yer burasıydı.
    Çocukluğunda ve gençliğinde  arkadaşlarıyla çimenin üzerine uzanırlar gözleriyle gökyüzünü izlerlerken  arkadaşlarıyla sohbet ederlerdi.
Dervişin çocukluğundan itibaren burada en çok dikkatini çeken şey gök yüzündeki yıldızlar olurdu.
Hele yalnız olduğunda, uzun müddet gökyüzüne bakar, gözleri yıldızları temaşa ederken hayallere dalardı. Bazen de yıldızların uzaklığını düşünürdü. O zamanlar yıldızları küçük birer ateş olarak düşünürdü.

    Arkadaşlarıyla harman yerine vardıklarında müsaade isteyip çocukluğundaki gibi yatmak istediğini söyledi. Hep beraber sırt üstü yatıp gök yüzünü seyre daldılar.
Arkadaşlarıyla sohbet ederken bir ara sohbetten koptu gökyüzünün ahengine kendini kaptırdı.

Küçükken küçük birer ateş olarak düşündüğü yıldızların güneş büyüklüğünde hatta güneşten çok daha büyük birer ateş kütlesi olduğunu düşündü. Şu anda gördüğü bazı yıldızların  ışığının dünyamıza birkaç bin yılda ulaşabildiğini düşündü.

Vakıa Suresi'ndeki  yıldızlarla ilgili ayeti düşündü. Mealen  “Yıldızların yerlerine andolsun ki siz bunun ne kadar büyük bir yemin olduğunu keşke bilseydiniz.” diyordu. 

Yıldızların yerlerini düşündü. Kafası bir noktaya geldi duracak gibi oldu.
Ezberindeki şu iki ayet mealini düşündü.

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.(Âl-i İmrân : 190)"

"Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!(Âl-i İmrân : 191)"

Uzay bilimleriyle ilgili bir dergide uzayla ilgili bilgiler okurken  özet olarak şunları öğrenmişti.  Evrende tahminen üç yüz milyar galaksi vardır. Her galakside iki yüz milyar yıldız vardır. İşte Güneş de bu milyarlarca  yıldızdan sadece birisidir. Yıldızların bir çoğu da Güneşten oldukça büyük kütleye sahiptirler. Güneşin hacmi bir milyon dünyayı içine alacak büyüklüktedir.
Galaksilerin büyüklüğünü de şöyle öğrenmişti. Mesela Samanyolunun çapı yüz bin ışık yılı. Yani saniyede 300 000 km hızla gidilirse 100 000 yılda bir tarafından öbür tarafına varılabiliyordu. Halbuki aynı ışık bir saniyede Dünyanın etrafını 7.5 kez dönüyordu. Ve bu galaksimiz evrene oranla çok küçük kalıyordu.
Derviş önce milyarlarca galaksiyi hayal  etmeye çalıştı. Her bir galaksi hareket halindeydi.
Sonra bir galaksiyi ve oradaki milyarlarca yıldızı hayal etmeye çalıştı. Yıldızlar da sistem olarak galaksinin içinde hareket ediyorlardı. Hiç biri diğerine çarpmadan hareket ediyordu.
Sonra bu yıldızlardan bir tanesi olan Güneşi ve Güneş Sistemini düşündü. Güneş sistemindeki gezegenler de hareket halindeydi. Gayr-i ihtiyari "Sübhanallah; Allah'ım ne kadar mükemmel  yaratmışsın." dedi.
Sonra bu sistemde bir gezegen olan dünyayı düşündü. "Koca Dünya" diyorlardı ona, ama galaksilere göre büyüklüğü bir nokta kadardı. Dünya da hareket halindeydi. Hem kendi ekseninde hem de Güneşin etrafında dönüyordu. Evrende gözüyle görebildiği bütün cisimlerin atomlardan meydana geldiğini  ve atomlardaki elektronların da hızla döndüğünü düşündü.
 Aslında her şey hareket halindeydi fakat insan farkedemiyordu. 
Dünyadaki ülkeleri , kendi ülkesini düşündü.  Sonra yaşadığı yeri düşündü. Sonra da kendisini düşündü. Kendisini ve yaşadığı yeri hacim olarak evrene oranla sıfır olarak düşündü.
Fakat bütün  evrenin insana hizmetine verildiğini düşününce kendisini değerli hissetti.
Kendini toparlayıp söylediklerini hayalinde canlandırarak şöyle tesbihatta bulundu:
"Allahım! Yarattığın galaksiler sayısınca Sübhanallah.
Her galaksideki yıldızlar ve gezegenler sayısınca Sübhanallah.
Bu yıldız ve gezegenlerdeki atomlar sayısınca Sübhanallah.
Her atomun elektronları sayısınca ve onların hareketleri sayısınca Sübhanallah.
Kainattaki seni tesbih eden canlı-cansız varlıkların tesbihatı adedince Sübhanallah."


ÇOCUĞUNUZ VEYA ÖĞRENCİNİZ DEDİKLERİNİZİ YAPMIYOR MU?


Kırlarda gezerken dikkatinizi çeken çok güzel çiçekler görmüşsünüzdür mutlaka. Yanına varıp uzun uzun seyretmişsinizdir belki de. Ne güzel rengi var, ne harika şekli var, ne hoş kokuyor, demişsinizdir…
Veya bir bahçede dolaşırken harika meyveler görürsünüz; rengiyle, tadıyla kokusuyla ve şekliyle sizi cezbeder.
Bahçemizde ve evimizde yetiştirdiğimiz çiçekler de böyledir. Bazen güzellikleri büyüler bizi.
Hepimiz biliriz ki bizim hoşumuza giden meyveler, bizi büyüleyen çiçekler, bütün bu güzellikler bir anda oluşmamıştır.
Yetişmeleri için hem belli bir zamana ihtiyaç vardır. Hem de yetişmeleri için uygun ortam ve şartların oluşması gerekir.
Söz gelimi, yetiştiği toprağı, zamanında verilen su ve gübresi, güneşle olan irtibatı, hava ile olan teması, ilacı vs; bunların her birinin o bitkinin güzel yetişmesinde payı vardır.
Bu durumun tersi de mümkündür. Meyveleri gerektiği şekilde büyüyememiş, eciş bücüş meyvesi olan bir ağacı gördüğümüzde veya yapraklarının bir kısmı sararmış bir kısmı da dökülmüş bir çiçek gördüğümüzde onunla ilgili problemlerin olduğunu düşünürüz.
Mesela, susuz kalmış olabilir. Gerekli bakımı yapılmamış olabilir. Güneşten gerekli istifadeyi temin edememiş olabilir. Veya buna benzer bitkinin ihtiyacı olan başka şeyler eksik kalmış olabilir.
İnsanlar da bir yönüyle bitkilere benzerler. Yolda, davranışları hoşumuza gitmeyen, konuşma adabı ve davranışları bozuk gençleri gördüğümüzde,
okulda öğrenciye yakışmayan davranışlar sergileyen öğrenciler gördüğümüzde bilmeliyiz ki, bu davranışlar birkaç günde oluşmuş şeyler değildir. Bir geçmişi vardır.
Ya verilmesi gereken manevi gıdalar tam verilememiştir. Allah ve peygamber sevgisi, vatan sevgisi ve anne babaya hürmet gibi... Ya da çocuk sevgi, saygı, merhamet ve şefkat gibi değerlere susamıştır. Fakat, yetiştiği ortam da bu değerler açısından kurak olduğu için onun güzel yetişmesi mümkün olmamıştır.
Veya işin içinde başka sebepler vardır; ama mutlaka bir sebebi vardır.
Bahçıvan, ağaçlar istenilen miktar ve kalitede meyve vermediğinde önce sebeplerini araştırır. Tesbit ettiği noksanlıkları gidermeye çalışır. Tesbit edemediyse bu işi bilenlere danışır ve bilmediği noksanları gidermeye çalışır.
Ağaçları suçlamaz. Suçlasa da zaten bir şey değişmez.
Evinde çiçek yetiştiren , çiçeklere düşkün bir hanım, çiçekleri solmaya, sararmaya başladığında sebebini araştırır. Suyu fazla mı geldi? Az mı geldi? Toprağı mı değişmeli? Yoksa parazitler mi sarmış, ilaç mı verilmeli? Veya başka şeyler mi yapmalı; araştırır ve çaresini bulmaya çalışır.
Aynen bunun gibi bir öğrencinin veya çocuğun yanlış davranışları görüldüğünde onu suçlamak bir işe yaramaz. Bir işe yaramadığı gibi o davranışın pekişmesine de yardım edebilir.
O davranışa sebep olan şeyleri bulmak ve mümkün mertebe noksanlıkları gidermeye çalışmak olumlu yönde gelişmesine yardım eder.
Bir de şuna dikkat etmek gereklidir: “Bu çocuğu defalarca uyardığım halde hala öyle yapıyor.” diye suçlarız çoğu kez.
Halbuki davranışla ilgili bilgileri öğrenmek çok kısa bir zamanda olurken, onun davranış haline dönüşmesi uzun zaman alabilir.

Hem unutulmaması gereken şey 10-15 senede yerleşen kötü bir davranış bir kaç günde birkaç nasihatle değişebilir mi? 
İstenilen ürünü vermeyen bir meyve ağacının gerekli bakımını yaptığımızda meyveleri hemen düzeliyor mu? Çoğalıyor mu? Elbette hayır.
Bu, gelecek yıllar için yatırımdır. İnsan davranışları ile ilgili de kısa zamanda sonuç beklememek gerekir.
Kuran-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz Hz. Meryem’le ilgili şöyle buyurur: ”…Ve (Rabbi) onu (Meryem’i) güzel bir bitki gibi yetiştirdi.” ( Al-i İmran / 37. Diyanet Vakfı Meali)
Buradan da anlıyoruz ki insan yetiştirmek bitki yetiştirmek gibi özen ister.
Bitkilerin bakımını yaptıktan sonra neticesini almak için nasıl bir müddet bekliyoruz; aynen onun gibi; insanlara yaptığımız eğitimin neticesini de hemen beklememeliyiz.
Biraz sabır göstermeliyiz.

MEZHEP VE MEZHEPÇİLİK

*Eğitim öğretimle, sünni bir müslüman şii veya şii bir müslüman  sünni olur mu? Yani mezhebini değiştirir mi?
-Çok az istisnalar hariç biraz zor. Yani olmazlar.
*Eğitimle sünni  müslümanlar şiilere, şii müslümanlar sünnilere düşman edilebilir mi?
-Elbette… Hem bu kısa zamanda bile yapılabilir.
*Mezhep mensupları birbirlerine düşman olduklarında hangisi kazanır?
-Hiç biri kazanmaz, ikisi de kaybederler. Ancak ortak düşmanları kazanır.
*Yüz yıllardan beri sünni-şii kavgası olan yerlerde hangisi kazanmıştır?
-Hiç biri kazanmamıştır. Hatta nefret ve düşmanlık o hale gelmiş veya getirilmiştir ki, birbirlerinin camilerini bombalayacak hale gelmişlerdir.
SONUÇ:
1-Mezhep eğitim ve öğretimine evet, mezhepçilik eğitim–öğretimine hayır.
2-Kim karşı tarafı düşman göstererek veya onlara nefreti aşılayarak mezhepçilik yapıyorsa bilerek veya bilmeyerek müslümanların düşmanlarına yardım etmektedirler. Kendi memleketinin zararına çalışmaktadır.
3-Son yıllarda memleketimizde de(resmi olmayan bazı kurumlarda) karşı tarafa nefret telkin eden  mezhepçilik söylemlerine şahit olduğumdan bu uyarı yazısını yazdım.

KAPICI


Yıllar önce bir gazetede, İstanbul’daki sitelerde çalışan bazı kapıcılarla yapılan röportajları okumuştum. ”Unutamadığınız, size çok ilginç gelen bir olayla karşılaştınız mı? ” sorusuna, bir kapıcının verdiği cevabı bugün gibi hatırlıyorum.
Apartmandaki dairelerden birinde eşi vefat etmiş, zengin ve kültürlü bir bey oturuyormuş. Bu beyin, iki oğlu bir kızı varmış. Hepsini de okutmuş, eğitimlerinin önemli bir kısmını yurt dışında yaptırmış. Üçü de kendi branşlarında profesör olmuşlar.
 Kız, Türkiye’den birisiyle evlenerek ülkemize dönüş yapmış ve iş hayatını da Türkiye'de devam ettirmiş. İki oğlu yurt dışına yerleşmişler.
Bir gün adamcağız hastalanmış ve hastalığı bayağı ilerlemiş. Ne oğullarından ne de kızından ve torunlarından kimse gelip gitmiyor. Hastalık iyice ilerleyince hasta adam kapıcıyı çağırıyor, kendisini iyi hissetmediğini ve kızına haber vermesini, rica ediyor.
 Kapıcı, kızın çalıştığı yere haber gönderiyor. Bir kaç gün sonra adamın damadı geliyor ve kayınpederinin yanına çıkmıyor. Kapıcıya bir telefon numarası bırakıyor. “Bir durum olursa bu numaraya haber verin.” diyor ve gidiyor.
 Bu olay kapıcıyı etkilediği gibi beni de çok etkiledi. Peygamber efendimizin, dünya durdukça insanlar için çok önemli olan hadis-i şerifini hatırladım.
Hiç bir baba çocuğuna, güzel ahlak ve terbiyeden daha iyi bir miras bırakamaz
Hamdolsun bütün çocuklar böyle değildir. Birkaç yıl önce şahit olduğum güzel bir olayı anlatayım. İşyeri Ankara’da olan bir dostumun Tavşanlı’da oturan babasının hastalığı ilerlemişti. Doktorların söylemesine göre nefeslerini tamamlıyordu.
O arkadaş, biri üniversitede okuyan, diğeri üniversiteye hazırlanan oğullarına şöyle dediğini aktardı. “Evladım sen üniversiteye hazırlanıyorsun. Üniversite bir sene sonra da kazanılabilir.” Öbür oğluna da, “Bak oğlum üniversite bir sene uzasa bile insan hayatında çok şey kaybetmiş sayılmaz. Ama dedeniz son zamanlarını yaşıyor ve hastanede bizim ilgimize muhtaç. Gelin ona karşı son vazifelerimizi bir yerine getirelim. Diğerlerinin acelesi yok.”
Kendi işiyle ilgili de bir çok yeni işi geri çeviriyor ve “Para her zaman kazanılabilir, fakat babamıza hizmet etme şansımız olmayabilir.” diyordu.
Babasının yanına çocuklarıyla beraber geldiler. Bir buçuk ay gibi bir zaman çocuklarıyla beraber babasının başında hastanede beklediler. Vefatından sonra defin işlemlerini vs. tamamladıktan sonra işlerinin başına döndüler. Bu arkadaş peygamber efendimizin,
Allah’ın rızası ana-babanın rızasındadır.” Hadis-i Şerifini biliyordu. Bir de şu ayeti iyi biliyordu ve bilincine varmıştı.
Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti…”(İsra /23)
Not: Arkadaşın oğullarının ikisi de üniversiteyi bitirdi ve ikisinin de güzel işleri var.

DİZİLERDEKİ GİZLİ TEHLİKE



Birkaç yıl önce bir dostumuzla sohbet ediyoruz.  Şahit olduğu ilginç bir olaydan bahsetti:
“Anneme akşam yemeğine gidecektik. Hanım ve çocuk gündüz gittiler. Ben de akşam dükkanı kapatıp gittim. Baktım, annem ve hanım dizi izliyorlar. Ben de izlemeye başladım. Filmde evli genç bir çift var. Erkek biraz kaba, hanımının kıymetini pek bilmiyor. Kadın, başka bir erkekle gönül ilişkisi yaşıyor. Bu kadınla  o adam  bir yerde buluşurlarken kadının eşi,onların bulunduğu yere doğru geliyor. “
Arkadaşım devamla:
“Ali hoca o an,ben de bizimkileri izliyorum.
 Anneme baktım heyecanlanmış, beti benzi atmış vaziyette: “Kızım kaç, kızım kaç …yakalanacaksın!” diyor. Hanımıma baktım, baya bir telaş içerisinde. Anladım ki o anda annem de hanımım da ahlaksızdan yana olmuşlar.

Halbuki benim annem normalde böyle bir şeye asla tahammül etmeyen birisidir. Böyle birisini asla evine bile kabul etmez. Hanımım da bu konuda hassastır.”
Evet böyle anlattı dostumuz. Belki buna benzer durumları sizler de müşahede etmişsinizdir.
Peki, namuslu ve bu tür şeylere asla tahammül edemeyecek insanları bile, sanal alemde ahlaksızdan yana olmaya iten sebep nedir?
Filmi yapanlar öyle bir senaryo hazırlıyorlar ki, seyredenlere " karısının kıymetini bilmeyen adam bunu hak etti" dedirtiyorlar.
Bu tür diziler bilinç altımıza bir şeyler yazıyor aslında.
Mesela , kocan sana iyi davranmıyorsa, sana iyi davranan, senin kıymetini bilen birisiyle sen de böyle şeyler yaşayabilirsin diye yazıyor olabilir mi?
Veya bu tür dizileri izleyen gençler, çevresinde evli bir bayanın başka birisiyle ilişkisini duyduğunda aklına ne gelir?
"Bakalım kocası eşine nasıl davranıyordu?" gibi  düşünceler gelmez mi?
Benim kanaatim bu tür dizileri yapanların asıl amacı aile yapımızı tahrip etmek.
Şair ne güzel söylemiş:
“Ağuyu altun tas içre sunarlar,
Bal da anın suç ortağı.”
Yani : “Zehri, altın kaptaki balın içerisine koyarak  ikram ederler.”
Aslında olay şu: Araf suresinde anlatıldığı gibi; şeytan Rabbimize verdiği sözü (Allah’ın  kullarını sapıtma sözünü) yerine getirmek için etkisine aldığı insan şeytanlarını (Enam/112) devreye sokmuş durumda.
Nas suresinde, insanların zihnini bulandıran, insan ve cinlerden olan “hannas”lardan Rabbimize sığınıyoruz. Öyleyse davranışlarımızla da onların yaptıkları dizilerden kendimiz ve çoluk çocuğumuzu korumalıyız.

PEYGAMBER EFENDİMİZİ RÜYANIZDA GÖRSENİZ

Size dese ki (sizi kastederek): "Allah Teala, falan kuluma söyle namazını dosdoğru kılsın diyor."
Bu durumda ne yapardınız?
Herhalde bu konuda daha dikkatli olurdunuz değil mi?
Rüyadan çok daha önemli olan Kitabımızda İbrahim suresi 31. ayette Rabbimiz Peygamberimize hitaben diyor ki: "İman eden kullarıma söyle; Namazlarını dosdoğru kılsınlar..."
Ben bir mümin olarak bu ayeti "Ali Uslu kuluma söyle" biçiminde anlıyorum.
Siz de kendi isminizi koyarak ".... kuluma söyle" şeklinde anlayabilirsiniz.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net
 

RÜYA

Adam uyandığında hala gördüğü rüyanın etkisinde, vücudu ter içerisindeymiş. Kendi kendine "hayırdır inşallah” deyip rüyanın ne anlama geldiğini uzun süre düşünmüş.

 Sabah olduğunda, çok önceleri sohbetlerine katıldığı, nasihatlerini dinlediği ve duasını aldığı zata gitmeye karar vermiş.
Varmış o alim zatın yanına selam-kelam, hoş beşden sonra, sebeb-i ziyaretini anlatmış. “Efendim, bu gece ilginç bir rüya gördüm.” deyince, alim şahıs, “hayırdır inşallah, anlat bakalım.” demiş.
-Rüyamda kendimi büyük bir arazide gördüm. Önümde değişik boyutlarda siyah ve gri renkte taşlar vardı. Taşlar kirli ve pislik bulaşmış taşlardı. Tahminen üç kilogram ağırlığında olan bir taşı tuttum ve kaldırdım. Kaldırdım ama ne kadar da ağır öyle. Zorlanarak kaldırdım ve ancak birkaç adım taşıyabildim, hemen bıraktım. Sonra, aynı büyüklükteki başka bir taşı aldım. Bu sefer biraz hafiflemiş gibiydi ve beş-on adım taşıyabildim ve bıraktım. Aynı büyüklükteki  taşları defalarca denedim. Her defasında daha hafif geliyor ve taşıdığım mesafe uzuyordu. Çok rahat kaldırıp taşıyıncaya kadar devam ettim.
Sonra taşı ilk aldığım yere geldim daha büyük taşı yüklendim ve epey uzağa kadar götürdüm. Sonra tekrar geldim daha büyük taşı kaldırdım ve daha uzun mesafeye götürdüm. Böyle her seferinde daha büyük taşı daha uzun mesafeye götürüyordum. En son, oldukça büyük bir kayayı pamuk çuvalı kaldırır gibi kaldırdım, başımın üstüne koydum neredeyse hiç yorulmadan istediğim yere kadar götürdüm ve uyandım.”
Alim şahıs biraz düşünmüş ve “Her şeyin en doğrusunu Allah bilir “demiş. Sonra kendi yorumunu aktarmış.
-Evladım! İlginç bir rüya görmüşsün. Fakat bu rüya, iç aleminin yansıması mıdır? Yoksa ilahi bir uyarı mıdır, bilmem. Belki de, ikisi birdendir. Ben senin önceki ve sonraki durumunu az çok bildiğimden şöyle yorumluyorum.
Sen önceleri takva sahibi olmaya çalışan Allah’tan korkan günahlardan, haramlardan kaçınan bir kişiymişsin. Sonra nefsine uyup günahlara meyletmişsin. Ama içindeki Allah korkusu sebebiyle önceleri küçük günahları bile zorlanarak yapmışsın.
İşin daha vahim yönü ise, pişman olup vazgeçmek yerine aynı hatalara, günahlara ısrarla devam etmişsin. Artık önceleri zorlanarak utanarak yaptığın günahları daha kolay yapmaya başlamışsın. Sonra daha büyüklerini, daha büyüklerini… Derken o hale gelmişsin ki, İlk başladığın günahlara oranla çok büyüklerini, hiç için sızlamadan yapar hale gelmişsin.
Evladım! Şayet dediklerim sende varsa yol yakınken gel tövbe eyle… Sonra geç olabilir.
Adam düşünmüş. Hayatı bir film şeridi gibi geçmiş gözlerinin önünden. Alim zatın yorumunun doğru olduğunu fark etmiş. Tevbe etmeye karar vermiş.
Tövbe etmiş midir? Ettiyse bile tövbesini devam ettirebilmiş midir, bilemem. Ama sevgili Peygamberimiz bizleri uyarmış ve buyurmuşlar ki:
“La sağirete maal israr vela kebirate maal istiğfar”
“Küçük günahlara ısrar (devam) etmekle küçük günah kalmaz.(yani büyür)
büyük günahlar  da istiğfarla büyük kalmaz.(küçülür veya yok olur)

KADER

Yıllar önce bir ilköğretim okulunda çalışırken sekizinci sınıfların birinde sınıfın çalışkan öğrencilerinden bir öğrencim soruyor:
-Hocam Allah Teala, bizim Cennete mi Cehenneme mi gideceğimizi biliyor mu?
-Elbette biliyor evladım.
-Madem bizim gideceğimiz yer belli biz niçin namaz kılıyoruz?
Kader mevzuunun insan aklını aşan tarafları da vardır. Mesele, bir yönüyle Allah Teala'nın ilminin sınırsız oluşuyla alakalıdır. Onların anlayacağı en kestirme cevabı nasıl verebilirim diye düşündüm.
-Kızım Allah Teala, senin hangi liseye sonra da hangi üniversiteye gideceğini veya gidemeyeceğini biliyor mu?
-Elbette biliyordur öğretmenim.
-O zaman ne diye çalışıyorsun? Okuldan çıkıyorsun dershaneye gidiyorsun. Boş zamanlarında bile seni test çözerken görüyorum.Çalışma öyleyse…
-Hocam iyi de, çok çalışmadığım hafta benim sınavlardaki netlerim düşüyor.
-Tamam o zaman, cevabını buldun. Rabbimiz, K. Kerim'de “İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”  (Necm/39) buyuruyor.
Başka bir ayette “Allah Teala hiçbir kuluna haksızlık yapmaz" (Al-i İmran 182) buyuruyor.
Başka bir ayette “Kim zerre kadar iyilik işlerse onu(ahirette) görür. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onu (ahirette) görür" (Zilzal /7-8) buyuruyor.
Başka bir ayette de “Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz”(Hacc/77) buyuruyor.

Başka bir ayette "Başınıza gelenler yaptıklarınız sebebiyledir."(Şura/30) buyruluyor.
  Demek ki insanın yaptıklarıyla kaderi arasında çok yakın alaka var.
Allah Teala benim ne kazanacağımı biliyor deyip dükkanını açmayan veya yarım yamalak açan bir esnafın sonu ne olur?
Allah, benim kaza yapıp yapmayacağımı biliyor deyip kurallara uymadan giden bir sürücünün durumu ne olur?
    Allah Teala benim hasta olup olmayacağımı biliyor deyip sağlık ve temizlik kurallarına uymayan, hastalandığında tedavi olmayan birisi ne hallere düşer?
Bu örnekleri çoğaltabiliriz...
En iyisi sizler Allah Teala'nın bilgisini O’na bırakın. Ve yapmanız gereken ne ise hem dünya için hem de ahiret için onu yapın.

Aslında günlük hayatımızla ilgili düşündüğümüzde de, bu kader inancının yanlış yorumlanmasından kurtulabiliriz.
Bir işçiye desek ki, Allah Teala senin bu ay ne kadar maaş alacağını biliyor mu?
-Evet
Öyleyse işe gitme…
Adam bize ne cevap verir. "İşe gitmezsem maaşımdan kesilir. Belli günden fazla gitmezsem işten atılırım.”
Bu ve buna benzer konuşmaları memurlarla yapın, esnafla yapın sonuç değişmeyecektir. Bizler Allah'ımızın bizim o ay ne kadar kazanacağımızı bildiğine iman ederiz ama çalışmayı elden bırakmayız.
Kur'an-ı Kerimde “Biz insana iki yol gösterdik. İsteyen şükreden kul olur; isteyen nankör olur." (İnsan/3) buyrularak irademizin ne kadar önemli olduğunu haber veriyor.

ZEHİRLİ OK



 Her alimin etrafında, onu seven, ondan istifade etmeye çalışan kişiler bulunur. Onun sohbetinde bulunurlar, soruları olursa ona sorarlar.
Tabii, alim demek bilgili insan demektir ama hata yapmayan günah işlemeyen kimse değildirler. Zaman zaman hırslarına yenik düşen alimler de olmuştur. Hatta bazı alimler bilgilerinden dolayı gurura kibre kapılmış, belki de bu konuda şeytanın tuzağına düşmüşlerdir.
 Alimlerden birisi bir gün etrafındaki kişilere sohbet ediyorlarmış. Bir konu üzerinde sohbet ederlerken dinleyenlerden birisi bu konuda falanca alim şöyle diyor deyince, o alim kişi, kıskançlığından mıdır yoksa kibrinden midir diğer kişinin görüşlerinin üzerinde konuşmuş ama bununla yetinmeyip o kişinin şahsiyetiyle alakalı olumsuz konuşmalar da yapmış.
Oradaki dinleyicilerden birisi bahse konu olan alimin yakınlarından birisiymiş. Hemen gidip söylenenleri o alime yetiştirmiş. Belki de bir aferin bekliyormuş. Fakat beklenildiği gibi olmamış. O zat demiş ki:
“Ah evladım bunu yapmayacaktın. O şahıs bana zehirli bir ok atmış, ama ok bana isabet etmemişti. Sen o oku getirdin tam kalbime sapladın.”
Bazen bizimle ilgili konuşanlar da olur. Bu konuşma bize ulaşmadığı sürece rahatsız olmayız. Fakat bir şekilde bize ulaşınca hem rahatsız oluruz hem de aleyhimizde konuşan kişiye karşı (soğukluk hissetmekten -nefrete kadar) çeşitli derecede olumsuz duygular yaşarız.
 Peygamber efendimizin bu konudaki sözünü aklımızdan çıkarmamalıyız:
Nemmam (insanlar arasında laf taşıyan) Cennete giremez

ZEKİ BİR ÖĞRENCİMİN HEDER OLUŞU

Her meslek erbabı bir araya geldiklerinde konuşmalarının bir bölümü meslekleriyle ilgili konulardan oluşur genellikle.

İlköğretimde çalıştığım yıllarda, öğretmenler odasında, ilköğretim  birinci kademe (ilk beş yıl) öğretmeni ile sohbet ediyoruz. Malum  sekiz yıllık eğitim mecbur olunca öğrenciler birden sekize kadar aynı okulda okuyorlardı. Öğretmen arkadaş iki tane sekizinci sınıf öğrencisinden bahsetti. Bahsettiği  öğrencilerden birisi çok çalışkan ve okulun örnek öğrencilerinden, diğeri derslerle pek alakası olmayan, biraz kavgacı ve arkadaşları arasında çekinilen bir öğrenciydi.

   Dedi ki: ”Birden beşe kadar ben okuttum onları. İlkokul dörde kadar ikisi de çok çalışkandı, hatta  şu öğrenci (şimdi derslerle alakası olmayan çocuk) daha başarılıydı. Beşinci sınıfta dersleri boşlamaya başladı. Daha sonraki yıllarda derslerle alakayı kesmiş.”

 Bu durum dikkatimi çekti. Biraz araştırdım. Ailenin maddi durumu çevreye göre epeyce iyiydi. Herhalde çocuk buna güveniyor diye düşündüm. Diğer bir önemli husus ise annesi çok korumacı bir bayandı. Çocuğu ne yaparsa yapsın (haklı da olsa haksız da olsa) arkasında duruyor, bazen öğretmenlerle kavgaya geliyordu. Çocuk annesinden aldığı cesaretle daha bir hoyrat oluyordu.

   Bir gün öğrenciyi çağırdım  ve özel konuştum. "İlkokulda Mustafa mı? daha çalışkandı sen mi?" dedim.

 "Ben daha çalışkandım." dedi.

"Şimdi kim çalışkan?" dedim. Başını eğdi.

Damardan girmeye çalıştım.
"Hayat hep böyle devam etmez evladım, şimdi ailenin maddi durumu iyi ama yarın belki böyle olmayabilir. Allah Teala sana üstün zeka vermiş bunu iyi yönde kullanmalısın. O arkadaşın okuyup büyük ihtimalle doktor olur.(Arkadaşının hedefinin tıp olduğunu biliyordum.) Bir onun durumuna bakar bir de kendi durumuna bakar, çok pişman olursun." gibi şeyler söyledim. Dinledi, itiraz etmedi.
 Fakat durumunda bir değişiklik olmadı.

Daha sonraki dönemlerde liseyi yarım bıraktığını, kavga olaylarına karıştığını  duymuştum.
Aradan epey zaman geçti. Bir akşam acil servise gittim. Baktım bizim Mustafa, doktor olmuş nöbetçiymiş. Elimi öptü. Biraz muhabbet ettik. Tabii çok memnun oldum.

Bu olay beni yıllar öncesine, az önce anlattığım olaya götürdü. Tahminim doğru çıkmış Mustafa doktor olmuştu.
Diğer öğrencimizin ne olduğunu araştırdım. Kanundışı işlere bulaşmış. Cezaevine girmiş. Ailesi maddi yönden çökmüş, aile dağılmış.

Tabii çok üzüldüm. Hem kendisine hem topluma faydalı olabilecek nitelikte bir çocuğun ailesinin yanlış tutumu yüzünden heder oluşunu düşündüm.

Zeki kimseler nerede olursa olsunlar liderliğe oynarlar. O öğrencimizin de yanlış işlerde liderlik yaptığını öğrendim arkadaşlarından.

Anne-babalara tavsiyem, çocuğunuzu çok sevmeniz sizin hakkınız. Fakat haksızlıklarına destek çıkarsanız, kendini hep haklı görmeye alışır. İleriki zamanlarda bir gün onunla problem yaşarsanız bu sefer sizin haksız olduğunuzu düşünecektir.
Sevgili peygamberimiz:
“Hiç bir baba çocuğuna güzel ahlak ve terbiyeden daha iyi miras bırakmamıştır.” buyurarak, çocuğu güzel yetiştirmenin ona yapacağınız en iyi iyilik olduğunu  vurgulamışlardır.     




TEFEKKÜR HİKAYELERİ



DERVİŞ 

(Tefekkür Yazıları)

KİM BU DERVİŞ?

Makam ve mansıpta gözü olmayan.
Dünyayı çok önemsediği halde dünyalığı pek önemsemeyen.
Mütevazi olmayı seven.
İbadetlerine dikkat etmeye çalışan.
Bir yandan iç aleminde yolculuk yaparken diğer yandan çevresiyle ilgilenen.
Tefekkür eden, çevresine ibret nazarıyla bakmaya çalışan.
İlme önem veren, bunun yanında manevi eğitimi de önemseyen.
Gördüğü her iyiliği takdir eden, yanlış kimden gelirse gelsin onaylamayan.
Orta yolu tercih eden, büyük iddialardan hoşlanmayan kimseler...

DERVİŞ VE SELAM
http://www.aliuslu.net/2017/07/dervis-ve-selam.html

DERVİŞ VE SELAM 2
http://www.aliuslu.net/2017/07/dervis-ve-tabiat.html

DERVİŞ VE BESMELE
http://www.aliuslu.net/2017/10/dervis-ve-besmele-1-tefekkur-yazlar.html

DERVİŞ VE HOCASI (Derviş ve Besmele-2)
http://www.aliuslu.net/2017/10/dervis-ve-hocasi-dervis-ve-besmele-2.html

DERVİŞ VE RÜZGAR
http://www.aliuslu.net/2017/10/dervis-ve-ruzgar.html

DERVİŞ VE SU
http://www.aliuslu.net/2017/07/dervis-ve-su-tefekkur-hikayeleri.html

DERVİŞ VE KOCASU
http://www.aliuslu.net/2017/08/dervis-kocasuda-tefekkur-hikayeleri.html

DERVİŞ VE YAĞMUR TANESİ
http://www.aliuslu.net/2017/08/dervis-ve-yagmur-tanesi.html

DERVİŞ VE TOPRAK
http://www.aliuslu.net/2017/10/dervis-ve-toprak.html

DERVİŞ VE MANDALİNA
http://www.aliuslu.net/2017/11/dervis-ve-mandalina.html

DERVİŞ VE GÖKYÜZÜ
http://www.aliuslu.net/2017/11/dervis-ve-gokyuzu.html

DERVİŞ VE DENİZ
http://www.aliuslu.net/2018/01/dervis-ve-deniz.html

DERVİŞ VE ATEİST
http://www.aliuslu.net/2018/01/dervis-ve-ateist.html

DERVİŞ VE ÇİÇEK AÇAN KİRAZ AĞACI
 http://www.aliuslu.net/2018/04/dervis-ve-cicek-acan-kiraz-agaci.html

DERVİŞİN SİNEKLE İMTİHANI
http://www.aliuslu.net/2018/04/dervisin-sinekle-imtihani-tefekkurr.html

DERVİŞ VE EBABİL KUŞLARI
http://www.aliuslu.net/2018/04/dervis-ve-ebabil-kuslari.html

DERVİŞ VE ÇOBAN
http://www.aliuslu.net/2018/06/dervis-ve-coban-tefekkur-hikayeleri.html

DERVİŞ KIR LOKANTASINDA
 http://www.aliuslu.net/2018/06/dervis-kir-lokantasinda-tefekkur.html

DERVİŞ VE GÜNAHKAR
http://www.aliuslu.net/2018/07/dervis-ve-gunahkar-tefekkur-yazlar.html

DERVİŞ VE MANDALİNA


Derviş, kendisiyle görüşmek için izin isteyen birkaç gence ertesi gün için randevu verdi. Gençlere ikram etmek için pazardan iki kilo mandalina aldı. Pazar günü  öğle namazını Ulu Cami'de kılan derviş, anlaştıkları gibi cami çıkışında gençlerle buluştu. Onları evine davet etti.
Gençlerden biri, zaman zaman dervişe uğrayan bir gençti. Liseden birkaç arkadaşını da bu mütevazi mü'minle tanıştırmak istemişti. Tanışma, hal hatır sorma faslından sonra, derviş tabaklara koyduğu mandalinaları gençlere ikram etti.
Eline aldığı mandalinayı göstererek söze başladı.
Gençler! Bu elinizdeki meyve iki kısımdan oluşuyor değil mi?
1-Ambalajı, yani kabuk  kısmı.
2- İçindeki asıl yenecek kısmı.
Eliyle mandalinayı soydu ve  kabuğunu gösterdi. Bu ambalaj kısmı ne işe yarıyor sizce?
Gençlerden biri cevap verdi:
"Dala sapıyla bağlı kısmı orası. Yani meyve, besinini ağaçtan, kabuk vasıtasıyla alıyor."
"Güzel" dedi derviş. Başka ne işe yarıyor?
 Öbür genç:
"Bence meyveyi dış etkenlerden koruyor." dedi.
"Evet aynen öyle" dedi derviş. "Biliyorsunuz mandalina sonbahar meyvesidir. Ekim-kasım aylarında bazen gündüzleri çok sıcak geceleri soğuk olabilir. Öyle bir kabuk olmalı ki, meyveyi hem sıcaktan hem soğuktan korumalı. 

Yine bildiğiniz gibi, güneş  ışığı aynı yere uzun süre dokununca o şey bozulabilir. Hem aldığımız gıda maddelerinde güneş ışığından koruyunuz yazar. Halbuki mandalinaların bazıları hem sonbaharda hem de olgunlaşma dönemi olan yaz mevsiminde her gün güneş ışığına uzun süre maruz kalır ve bozulmazlar. Hatta yararlanırlar. Bozulmadan güneşten istifade ettiren işte bu kabuklarıdır. Kabuğun kalınlığı ve yapısı, meyveyi hem sıcaktan hem soğuktan koruyacak niteliktedir. Kışın soğuk daha fazla olduğundan portakalın kabuğu daha kalındır.

Ayrıca kabuklar, yağmur suyu, toz -toprak gibi şeylerin  meyveye girişini engeller. Fakat hava girişi için gözenekleri vardır.
 Bir şey daha var. Meyve küçükken ambalaj da küçüktür, meyve büyüdükçe ambalaj da büyür.
Son olarak, biliyorsunuz aldığımız ürünlerdeki ambalaj hem ürünü korumak hem de müşteriyi cezbetmek için tasarlanmıştır. İşte bu kabuğun rengi ve şekli insanları cezbedecek niteliktedir.
 Gençler hayranlıkla dervişi dinliyorlardı.

"Şimdi meyve kısmına geçebiliriz." dedi. İsmi Ahmet olan gence sordu. Bu meyvede hangi vitamin var?
"C vitamini olarak biliyorum"diye cevapladı Ahmet. Bu sefer Muhsin'e sordu: "Sonbahar mevsiminde vücudumuzun hangi vitamine ihtiyacı vardır?"
"Hastalıklardan korunmak ve üşümeyi önlemek için C vitaminine ihtiyacımız var" dedi Muhsin.
Derviş bu cevabı bekliyormuşçasına cevapladı.
Demek bu meyveyi sonbaharda olgunlaştırıp onu C vitamini deposu yapan ile insanların sonbaharda C vitaminine ihtiyacı olduğunu bilen birisi var. Gençler başlarını sallayarak tasdik ettiler.
Buradan ne gibi sonuç çıkarabiliriz diye sordu. Biraz düşündükten sonra Muhammed ismindeki genç söz istedi:
 -Allah Teala insanı yaratmış. Ayrıca onun ihtiyaçlarına göre meyve yaratmış, zamanlamasını insanın ihtiyaçlarına göre ayarlamış diye düşünüyorum.
"Aferin, kardeşim. Aklın yolu bir. Birazcık düşünenler bu sonuca varır." dedi

Derviş soyulmuş mandalinayı göstererek "ne kadar güzel bir geometrik şekil değil mi?"dedi. Sonra dilimlere ayırdı ve her bir dilimin de birbirine uyumlu geometrik şekilde olduğunu gösterdi. Dilimleri yemenin daha pratik olduğunu söyledi." Bunu yapan zatın çok iyi geometri bilgisinin olması gerekir." dedi
Sonra besmele çekerek yedi. Güzel bir tat ve hoş bir kokusunun olduğunu belirtti. "Bunu yapan zatın iyi  bir tat, koku ve renk bilgisinin olması gerekir. Bilmesinin yanında  bütün bunları meydana getirecek güç ve kuvvetinin de olması gerekir." dedi.
Gençlere buyurun dedi. Gençler ellerine mandalinaları aldıklarında: "Bir dakika bakar mısınız gençler!" 
 Hediye paketi açmayı sever misiniz? Bu meyveler sanki size gelen birer hediye. İlk defa ambalajını siz açıyorsunuz." dedi. Bu, gençlerin çok hoşuna gitti.
Gençler tefekkür ederek meyveyi yedikten sonra derviş devam etti. Mandalinanın fiyatı ne kadar bilen var mı?
Gençler kendi aralarında biraz konuşunca biri söz alıp pazardaki fiyatların 2 ile 3.5 TL arasında olduğunu söyledi. 
Derviş, "bu fiyat mandalinanın gerçek fiyatımı sizce" diye sordu. Gençler pek bir şey anlamamış gibi birbirlerine baktılar. Derviş devam etti:
-Bir dostunuz size hediye olarak bin liralık telefon alsa; hediyeyi kargo ile gönderse. Siz hediyeyi almak için on lira kargo ücreti ödeseniz, ödediğiniz ücret telefon ücreti mi  kargo ücreti mi?
-Tabi ki kargo ücreti, dediler gençler.
Derviş:
"Hah işte mandalina da böyle. Allah Teala bu meyvenin ağacını yetiştiriyor. Onun güneşini havasını yağmurunu gönderiyor. Topraktan besinini veriyor. Meyve çiçek oluyor, meyveye duruyor altı ayda onu büyütüyor, size gönderiyor. Fakat bunlardan ücret almıyor. Sizin ödediğiniz ücretin içerisinde bahçıvanın, meyve toplayan işçilerin, nakliyat yapan firmanın ve pazarcı esnafının emeğinin ücreti var. Yani kargo ücreti gibi." dedi.
Gençler tam bir hayranlıkla dervişi dinlediler. Yıllardır yedikleri bu meyveyi ilk kez farklı bir biçimde yediler.
"Bütün bunların karşılığında mandalinayı bize hediye eden Rabbimiz bizden ne istiyordur sizce?" diye sordu derviş.
Ahmet söz aldı ve "şükür etmemizi istiyor Rabbimiz bence" dedi.
Aynen öyle dedi derviş. Yerken O'nun adını anmalı, yedikten sonra da şükretmeliyiz.

Tabaktan bir tane çekirdek aldı. Gençlere göstererek. "Gençler! Şu küçücük çekirdeğin içerisinde mandalina meyvesinin renk, koku, tat şekil dahil her şeyinin planı var. Ayrıca ağacın dallarının, yaprağının, gövdesinin köklerinin  yani her şeyinin planı var değil mi?" dedi.
Gençler tefekküre daldılar.
"Allah Teala bir meyve ile bize gücünü, kuvvetini- kudretini, bilgisini gösteriyor. Rızık verici olduğunu ve merhametini gösteriyor." dedi.
"Eğer siz Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız" Ayetini okudu. Gençler farklı bir sohbet dinlemenin zevkiyle, Allah Teala'ya hamd ettiler ve verdikleri için şükürler ettiler.
Dervişe de her şey için teşekkür edip kalkmak için izin istediklerinde gönülleri ferahlamış, zihinleri dervişin anlattıklarıyla meşgul idi.

MANŞET!

ÖZ ELEŞTİRİ

GENÇDİK, Samimiydik. Davamız vardı ve davamıza adanmıştık. Düşüncelerimiz gayet netti. Beyaz ve siyah vardı zihnimizde. Beyaz haricindek...