BİR ÇOK ŞEYİN ZIDDI KENDİ İÇİNDEN ÇIKIYOR.


Düşündüm de bir çok şeyin zıddı kendi içinden çıkıyor. Tabi ki yapısında bazı değişiklikler yapılarak.
Mesela zeytinyağı bir yerimize bulaştığında onu suyla temizleyemeyiz. Fakat zeytinyağının içerisine onu sabuna dönüştürecek şeyleri koyarak sabun yaptığımızda, harika bir yağ temizleyici olduğunu görürüz.
Yine hidrojen elementinin yanıcı, oksijen elementinin yakıcı olduğunu biliriz. Bunlar bir araya geldiğinde yanma meydana gelirken aynı elementlerin formülü değiştiğinde söndürücü olan su haline geliyorlar. Bildiğimiz gibi iki hidrojen elementiyle bir oksijen elementini birleştirdiğimizde (H2O) su meydana gelir ki iyi bir söndürücüdür
 Gemilerde eskiden uygulanan farelerden kurtulma yöntemi de buna benzer bir sistemmiş. Gemiciler önce büyük bir fareyi canlı yakalayıp uzun süre aç bırakırlar sonra da yanına küçük ölü bir fare atarlarmış. Uzun zaman aç kalan büyük fare küçük fareyi yermiş. Daha sonra iyice acıktığında küçük canlı bir fareyi yanına atarlar bu sefer onu da yermiş.
Sonraları acıktıkça  yanına, her seferinde biraz daha büyük fare atarak onu fare yemeye iyice alıştırırlarmış. Fare yemeye iyice  alışan bu büyük fare, bir zaman sonra bir fare canavarına dönüşürmüş.
 Bundan sonra fareyi gemide serbest bırakırlarmış. Diğer fareler bu fareden korkmadıkları için canavar fare gemideki bütün fareleri zaman içerisinde temizlermiş.
Gerek İslam Tarihine baktığımızda, gerekse ülkemizin tarihine baktığımızda İslamiyet’e en çok zarar verenlerin dindar görünümlü fakat İslami safiyetini kaybetmiş yapılar olduğunu görüyoruz. Çünkü en tehlikeli düşman bize benzeyen düşmandır.

SELAMLAŞMADA BEDEN DİLİ











   Selamlaşmanın, dinimizde ve kültürümüzdeki önemini büyüktür. Ayrıca, selamlaşmanın insanlar arası iletişimde de önemli bir rolü vardır.
Selamlaşmak birbirimize dua etmek muhataplarımız için Allah Teala'dan güzel dileklerde bulunmaktır.
Peygamber efendimiz de "selam kelamdan öncedir" sözüyle bizlere söze selamla başlamayı öğütlemiştir.
Bu konudaki ayet- kerime ise şöyledir: “Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık verin...” (Nisa suresi/86)

Bu Ayet-i  Kerime ile ilgili öğrendiğim ve uyguladığım şeyler şöyleydi:
 Bir kişi bize selam verdiğinde  ya aynı sözlerle karşılık vereceğiz. Mesela:
Selamun aleyküm” diyen bir kişiye “Ve aleyküm selam” diyeceğiz.

Ya da daha güzel sözlerle cevap verceğiz. Mesela:
Selamun aleyküm “ diyene “Ve aleyküm selam ve rahmetullah”
“Selamun aleyküm ve rahmetullah “ diyene “Ve aleyküm selam verahmetullahi ve berakatüh” diyeceğiz.

Öğrendiklerimin doğru olmakla birlikte noksan olduğunu bir kaç yıl önce farkettim.

Çünkü muhatabımızla konuşmalarımızda sözün yanında beden dilinin de önemli olduğunu hepimiz biliyoruz.

Şöyle bir örnek vereyim.
Normal bir şekilde selam veren birisine, muhatabın yüzüne bakmadan asık suratla  “Ve aleyküm selam” diye selam alan birisi, verilen selamı aynı biçimde almış sayılır mı? Halbuki söz olarak aynı karşılığı verdi.

Diğer yönden kamuda çalışan bir kişiye, vatandaş gelip normal biçimde selam verdiğinde; o görevli şahıs, muhatabına bakıp güler yüzle ve rahatlatıcı bir ses tonuyla “Ve aleyküm selaaam. Buyurun.”  dediğinde ise, sözler aynı olmakla birlikte aslında daha güzel karşılık vermiş olur. diye düşünüyorum.
En doğrusunu Rabbim bilir.
Aslında Peygamber efendimizin uygulaması da her zaman hem söz hem tavır olarak güzeldi. Muhatabını rahatlatır ve ona değer verirdi.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net

HZ. SÜLEYMAN'I TANIYAN KARINCA


Kur’an-ı Kerim'in Neml (karınca) suresinde şöyle bir olaydan bahsedilir.
Hz. Süleyman kuşlardan, insanlardan ve cinlerden oluşan ordusunu sevk ediyordu. Karıncalar vadisine vardıklarında bir karınca (diğer karıncalara) bağırdı:Yuvalarınıza girin. Süleyman ve ordusu bilmeden sizi ezmesin.” Süleyman aleyhisselam bunu duydu ve tebessüm etti… (Neml/17-19)
(Bildiğiniz gibi Süleyman peygambere hayvanlarla konuşma, konuşmalarını anlama bilgisi verilmişti. (Neml/ 16))
Çocuklarımıza Kur'an mealinden bu kıssayı okuyarak, onlarla bu mevzuda sohbet ederek çevre bilincini geliştirebiliriz.
İlkokul ve ortaokul sınıflarına derse giren öğretmenler, özellikle Din Kültürü öğretmenleri, Kur’an mealinden bu bölümü çocuklara okutarak hem öğrencilerin Kur'an merakını teşvik etmiş olurlar, hem de üzerinde sohbet ederek öğrencilerin çevreye bilinçlerini geliştirebilirler.
   Çocukluğumda ve gençliğimde, karıncaları bir delikte rastgele yaşayan canlılar zannederdim. Bir kazı sırasında çıkarılan karınca yuvasını görünce hayran kaldım. Çok katlı apartman gibi  müthiş bir ustalık ve sanatkarlıkla yapılmış bir yapıydı.
 Daha sonra bu konudaki belgeselleri izlediğimde onların hem hayat düzenlerinin hem de yuvalarının çok düzenli olduğunu öğrendim. Tabiki bunlar Rabbimizin onlara verdiği ilham sayesinde oluyordu.
  Şimdi bu kıssadan kendi çıkardığım dersleri aktarayım. Sizler daha fazla dersler de çıkarabilirsiniz.
*Karıncaların (dolayısıyla diğer böcek türlerinin) kendi aralarında konuşma ve anlaşma şekilleri vardır.

   *Kuranda belirtildiği gibi onlar da bizim gibi birer ümmettirler.
   *Süleyman peygamberi ve ordusunu tanıyan karıncalar Allah Teala’yı elbette tanırlar.
   *Acaba bizi de tanırlar mı? Kanaatimce detaylı olmasa da tanırlar. Çünkü bir hadis-i şerifte iyi insanlar için sudaki balıkların, hatta yuvasındaki karıncaların istiğfar ettikleri belirtilir.
   *" Süleyman ve ordusu bilmeden sizi ezmesin" ifadesinden, kendini bilenler kimselerin bile bile bir karıncayı ezemeyeceklerini anlıyorum.
   *K.Kerimde karınca anlatıldığı halde, mevzuun sadece karıncadan ibaret olmadığı, onun örnek olarak verildiği, aslında yeraltında yaşayan diğer böcek türlerinin de karıncalar gibi olduğunu düşünüyorum.
*Bunları çocuklarımıza güzelce anlattığımızda çocuklarımız için karıncalar,karınca yuvaları ve diğer böcek yuvaları eğlence aracı şeyler olmaktan çıkıp ibret alınacak canlılar ve mekanlar olacaktır.
* Böcek yuvasını veya karınca yuvasını bozmayı şu örnekle anlattığımda çocuklar daha iyi anlıyorlar.
"Diyelim ki siz bir köyde yaşıyorsunuz. Köyünüze, size göre öyle büyük yaratıklar geliyor ki bir  tanesinin ayakları  sizin köyü kaplayacak büyüklükte. (Normal bir yetişkinin ayakkabısının altına binlerce karınca sığabilir.)
Sizi çok küçük birer canlı olarak görüyorlar ve önemsemiyorlar. Hatta bağırmalarınızı bile işitmiyorlar. Eğlence olsun diye evlerinizi tekmeliyorlar. O yaratık bir tekmede bir evi ve binlerce insanı telef edebiliyor."
 Bu durumda siz neler hissederdiniz? İşte bizler de karıncaya oranla çok büyük yaratıklarız. "Diye çocukları düşünmeye sevk edebiliriz.



HAYDİN KURTULUŞA

Gençliğimde ezanın sözleri ve manaları üzerinde düşünürdüm. Ezandaki her bir cümlenin anlamından etkilenirdim fakat; “Hayye alel felah” yani “ haydi kurtuluşa” cümlesi beni daha çok etkilemişti.

Ezanın kurtuluş vesilesi olarak çağırdığı şey elbette namaz ibadetiydi. Peki, bu ibadet hakkıyla yerine getirilince, kişi nelerden kurtulurdu acaba?
Aklıma gelenleri söyleyeyim. Sizler ilave edebilirsiniz.
Stresten kurtuluş.
Bunalmışlıktan, bezginlikten kurtuluş.
Hayatın anlamsızlaşmasından kurtuluş.
Kendini güvende hissedememekten kurtuluş, tasalardan kederlerden kurtuluş.
Bize hayatı zindan eden hırs ve tutkularımızdan kurtuluş.
Kıskançlıklardan ve çekememezlikten kurtuluş.
Her türlü şehvetten ve duygularımıza esir olmaktan kurtuluş.
Yalnızlık duygusundan, gelecek endişelerinden kurtuluş.
Kendini, dünyanın merkezine oturtup, her şeyin ve herkesin kendisi için birer teferruattan ibaret olduğunu düşündüren bencillikten kurtuluş.
Kendini beğenmişlikten ve kibirden kurtuluş.
Kinden, nefretten kurtuluş.
Vicdansızlıktan, merhametsizlikten kurtuluş.
Başarıyı, hayatın tek gayesiymiş gibi düşünme yanılgısından kurtuluş.
En önemlisi belimizi büken, içimizi karartan günahlardan kurtuluş.
Ahirette ise cehennemden kurtuluş.
Bunları çoğaltabiliriz.

Namazın dünyada da Ahirette de faydası var.
 Dünyadaki faydasını şöyle düşünürüm. Havadaki nem oranının yüksek olduğu sıcak ve tozlu bir günde dolaşıyorsunuz, terliyorsunuz, her tarafınız yapış yapış oluyor. Bu durumda duş almak sizi ne kadar rahatlatırsa, namaz da öyledir. İnsana iç huzuru verir. Arınmışlık duygusu verir. Rahatlatır.
Sevgili Peygamberimiz namaz vakti geldiğinde Bilal-i Habeşi hazretlerine: “Erihna Ya Bilal/ Haydi Bilal bizi rahatlat.” diyerek ezan okumasını istermiş.
Kur’an-ı Kerim’in Mü’minun Suresinin ilk ayetlerinde, hakkı verilerek kılınan namazların mü’minlerin kurtuluşuna vesile olduğu haber verilmiştir.
Başka bir ayette ise: “Ve namazı dosdoğru kıl, çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut/45) buyurularak namaz ibadetinin faydaları anlatılmıştır.
Gözlemlerime göre, insanların çoğu mutsuz ve tatminsiz. Zengini de yoksulu da mutsuz. Büyüğü de küçüğü de mutsuz. Birçoğunda gelecek endişesi var.
Birçok kişi başarıya odaklanmış. Hedefindeki başarıyı yakalayamayanlar zaten mutsuz. Hedefine ulaşanlar ise kısa bir zaman sonra aradığı mutluluğun orada olmadığını farkediyorlar ve mutsuz oluyorlar ya da yeni bir hedef koyarak o hedefe ulaşmak için didiniyorlar.
İşte ezandaki “haydi kurtuluşa”  çağrısını bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.
Bu kurtuluş çağrısı ne kadar da önemli değil mi; zamanımızın mutsuz ve stres topu haline gelmiş insanları için…

ÇOK SORULAN BİR SORU

Bize çeşitli ortamlarda en çok sorulan sorulardan birisi şudur:
Allah Teala, Kur’an-ı Kerimin değişik ayetlerinde, mealen “Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini saptırır.” buyuruyor(bakınız: İbrahim suresi/4, Müddessir /31). Bu durumda saptırdığı kişileri sorumlu tutmasını nasıl izah ediyorsunuz.
 EL-CEVAP: K.Kerim’de, bir konuda birden fazla ayet varsa, tek ayete göre karar verip yorum yapmak bizi yanlışa götürebilir. Çünkü, konuyla ilgili ayetlerin bazıları diğer ayetleri açıklıyor olabilir. Bundan dolayı konuyla ilgili diğer ayetlere ve varsa sahih hadislere de bakmak gerekir.
İşte yukarıdaki soruyla ilgili K.Kerimde değişik ayetler vardır. Mesela İsra suresi 15. Ayette :”Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de hidayetten saparsa kendi zararına sapmış olur…”
Kehf suresi 29 da: "De ki hak Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin..."
 Ra’d suresi 27.ayette: “ … De ki şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Kendisine yönelenleri de hidayete ulaştırır.”
Zümer suresi/3 de: “Şüphesiz ki Allah yalancı ve inkarcı kişiyi hidayete ulaştırmaz."
Mü’min/28 de:"…muhakkak ki Allah, haddi aşan yalancı kimseyi hidayete ulaştırmaz.” buyurulur.
 Ayrıca birçok ayette Allah Teala, zalim ve fasık toplulukları hidayete ulaştırmayacağı hatırlatılıyor.
 Bilmemiz gereken en önemli şeylerden birisi Allah Teala’nın “ el- Hakim” olmasıdır. Yani yaptığını bir hikmete binaen yapmasıdır. O’nun hidayet dilemesi de ,saptırmayı dilemesi de bir sebebe ve hikmete göredir.
Yukarıdaki Ra’d /27 de (ki aynı mevzu Şura/13 de de vardır) Allah Teala’nın kimlere hidayet dilediğinin hikmeti açıklanıyor.
 Peki, bize bildirilen hikmet neymiş?
Allah’a yönelmek
 Yani kimseye torpil yok. Kişi özgür iradesiyle hidayet yolunu tercih edecek (İsra/15) ve Allah’a yönelecek. Rabbimiz de hidayeti nasip edecek.
 Meryem suresi 76 da “Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır….” buyurarak hideyette kalmanın kendi tercihimizle alakasını bildiriyor.
 Peki saptırması nasıl oluyor?
 Bu konuda Bakara suresi 26. Ayetin son bölümü bize ışık tutar:
 “…onunla Allah ancak fasıkları saptırır.” Fasık ne demek yoldan çıkan demek. (Hem yoldan çıkanlar hem de dinden çıkanlar için kullanılır.)

Allah Teala’nın bir kimseyi saptırmasının hikmeti neymiş?
O kişinin, dalalet yolunu tercih etmesi (İsra/15) ve özgür iradesiyle fasıklığı tercih etmesidir. Yoldan çıkmasıdır.
Ayrıca:
İbrahim suresi/27 de : “Allah zalimleri (haksızlık yapanları) saptırır.
Mü’min suresi /34 de: “…işte böylece Allah, müsrif (haddini aşan,sınır tanımayan) şüpheciyi saptırır”
Mü’min suresi/74 de: “işte Allah kafirleri böylece saptırır.” buyuruyor.
 Buradaki “saptırır” ifadesini sapıklıkları içinde bırakır diye yorumlayan müfessirler de var.
 Ahzap/36 daki : “Kim Allah’a ve Rasulüne karşı gelirse apaçık bir şekilde sapıklığa düşmüş olur.” Ayetiyle bazı davranışlarımızın bizim sapmamızın nedeni olduğu açıklanır.
Hz. Musa (AS)ın kavminden bahseden Saf suresi 5. ayette "...Ne zaman ki  onlar doğru yoldan saptılar, Allah da kalplerini saptırdı. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez." buyurarak niyetlerimizin ve davranışlarımızın kalplerimizin sapmasında ve hidayetinde ne derece önemli olduğunu bize bildirmiştir.

BİR HADİS-İ ŞERİF VE ORMAN YANGINI



Havaların sıcak, her yerin kuru olduğu bir mevsim düşünelim.

Ormanda yapılan küçük bir dikkatsizlik veya ihmal hektarlarca ormanın kül olmasına sebep olabiliyor değil mi?

Halbuki, o ormanın yetişmesi için kaç on yıl geçti, Allah bilir. Yani, yıllar içerisinde oluşan servet küçük bir ihmal sonucu bir haftada heba olabiliyor.

Bunlar bildiğimiz ve dikkat etmemiz gereken mevzular. Bunu anlatmadaki  asıl niyetim, bu vesile ile bir Hadis-i Şerifi hatırlatmak ve üzerinde düşünülmesini sağlamak.
Sevgili Peygamberimiz bizi şu mealde uyarıyor:
Hasetten (kıskançlıktan) sakınınız. Çünkü, ateşin odunu yakıp tüketmesi gibi, kıskançlık da iyilikleri yer bitirir.
Hadis-i Şerifteki  kıskançlıktan maksadın eşlerin birbirini kıskanması değil, kişilerin birbirini çekememesi olduğunu herhalde anlamışsınızdır. (Gençlerimizin bir kısmı kıskançlık deyince eşlerin birbirini yabancılardan kıskanması olarak anlıyorlar.)
 BU HADİS-İ  ŞERİFTEN ÇIKARDIĞIM DERSLER:
1-Haset duygularına yenik düşen kimseler ahirette büyük sürprizlere karşılaşabilirler.
Amel defterlerine baktıklarında, işledikleri bir çok iyiliğin, güzel davranışın, ibadetlerin yazıldığını gördükleri halde; sevapların yazıldığı yerde hasetleri sebebiyle sevapların bir bölümünün veya tamamının iptal edildiğini görüp hayıflanacaklardır.
 2-Seneler içerisinde oluşan ormanlar nasıl ki kısa bir sürede yok oluyorsa, uzun zaman içerisinde kazandığımız iyilikler de, haset sebebiyle çok kısa zamanda mahvolabilir.
  HASET (KISKANÇLIK) NEDİR?
Başkasındaki beğenilen bir durumu (servet, makam, bilgi, hayat tarzı, fiziki özellikler gibi) içine sindirememek, hatta onun o kişinin elinden gitmesini arzulamaktır.
  Haset ikiye ayrılır.
 1-Olmayanların olanları kıskanması. Öğrencilerden örnek verecek olursak, başarısız öğrencinin başarılı öğrenci için “Ben düşük not aldım o da düşük alsın.” diye düşünmesi.
 Veya arabası olmayan kişinin “Benim yok onun da olmasın!” diye düşünmesi ve bunu arzulaması örnek olarak verilebilir.
 2-Olanların olmayanları kıskanması:
Yine öğrencilerden örnek verecek olursak,” Bu sınıfta tek ben yüksek not alayım başka kimse almasın.” diye düşünmesi ve arzulaması.
Araba meraklısı bir kişinin “Bu beldede bu arabadan sadece bende olsun başkasında olmasın.” diye düşünüp onu arzulaması da buna örnektir.
 KİMLER KİMLERİ KISKANIR:
 Birbirlerini tanımayan kimseler birbirlerini pek kıskanmazlar. Ancak tanıdık kimseler birbirlerini kıskanabilirler.
 Bu noktada,  akrabalar, komşular, arkadaşlar ön sıralardadır.
 Kıskançlığın maneviyatımız açısından ne kadar zararı olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım.
 Kıskanç kişileri nasıl tanıyabiliriz? İçimizdeki kıskançlık duygusunu nasıl dizginleyebiliriz?
Bunların cevabını, yazıyı fazla uzatmamak için inşaallah başka bir yazıya bırakalım.

NASİPSİZLER


Denizlerde gördüğüm dubalar hep dikkatimi çekmiştir. Aylarca suyun içerisinde kaldıkları halde içlerine gram su almazlar. Gerçi onların görevini yapabilmeleri, içlerine su almamakla alakalıdır.

Bazı insanlar da dubaya benziyorlar. Çok güzel bir ortamda uzun süre bulunmalarına rağmen o güzelliklerden hiçbir şey almayabiliyorlar.


Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh ve Hz. Lut peygamberlerin hanımlarını örnek verir. Bu iki bayan Peygamberlerin hanımları oldukları, onlarla aynı evi paylaştıkları halde iman etmemişlerdi.(Bknz: Tahrim/10)
Ama Firavun gibi inançsızlıktan öte tanrılık taslayan bir adamın karısı ise iman etmiş bir kadındı.(Bknz:Tahrim/11)

Aynı şekilde Hz. Nuh’un oğullarından birisinin ve Hz. İbrahim’in babası Azer’in iman etmediğini Kur’an’dan öğreniyoruz.
Peygamber efendimiz zamanında da öyle olmadı mı? Onun yakınında yıllarını geçiren bazı arkadaşları, komşuları hatta akrabaları ondan hiç nasip alamadığı halde, Selman-ı Farisi hazretleri gibi bazı sahabiler başka memleketlerden gelerek istifade edebilmişler.
İlahi olarak da bestelenmiş bir şiirde de denildiği gibi (Şiir Ahmet Soyyiğit'e aitmiş)       "Kimi, Ahmet seni uzaktan tanır.
Kimi yakınından kör olur geçer."
Demek ki güzelliklerden istifade edebilmek için güzel bir ortamda bulunmak yetmiyor, alıcıların da açık olması gerekiyormuş. Biraz gayret gerekiyormuş.

Ra’d suresi 27. Ayette de buna işaret ediliyor ve Allah Teala’nın, O’na yönelenlere hidayet vereceği ifade ediliyor.
Dünyanın dört bir yanından, maddi ve manevi nice fedakarlıklar yaparak Kabe’ye yüz sürmeye gelen milyonlar olduğu halde, Mekke ve civarında doğup büyüyüp hiç Kabe’yi görmeden ölen nasipsizler varmış.
Şu anda ismini hatırlayamadığım bir öğretim üyesinin hatırasını okumuştum. Özet olarak anlattığı şuydu:
Ülkemizden Hacc veya umre için Mekke’ye giden bu öğretim üyesi , orada Kabe’ye gitmek için bir taksiye biner. Yolda muhabbet esnasında taksici on dört yıldır Mekke’de yaşadığı halde bir kez bile Kabe’ye gitmediğini söyler. Hoca çok hayret eder. Bu mevzuyu çeşitli yerlerde dile getirir. Konuşmalar esnasında Mekkeli olup da hiç Kabe’yi görmeden hayatından geçenler olduğunu da öğrenir.
Rabbimiz bizi çevresi güzelliklerden oluşanlardan ve o güzelliklerden istifade edenlerden eylesin

MANŞET!

EĞİTİMDE GÜZEL ÖRNEKLER (2)

EĞİTİMDE GÜZEL ÖRNEKLER TEMA Vakfı başkanı Hayrettin Karaca'yı TV programında dinlemiştim. O küçükken, annesi yemek yaptığında bazen k...