OY VERMEDİĞİMİZ SİYASİLER AHİRETTE BİZDEN NE ALIRLAR?

   Normal durumlarda herkes adaletli olabilir. İnsan, husumet duyduğu veya kızdığı kişilere karşı adaletli davranabiliyorsa işte o kişi gerçekten adil kişidir.
   Şu duruma çoğu kez tanık olmuşumdur ki, kişiler siyaseten benimsemedikleri kişilere karşı çoğu zaman adalet kuralına uyamıyorlar.
   Onlarla ile ilgili duydukları dedikodulara hemen atlayıp sağda solda,  konuşuyor veya sosyal medyada yayıyorlar.
  Bu dedikoduların bir kısmı doğru olsa da bir kısmı iftira, yalan olabiliyor. Bazen de kişinin söylediği söz cımbızlanarak maksadından farklı anlamda servis ediliyor. İşte o zaman yalanın ve/veya iftiranın yayılmasına ortak olarak kul hakkına girmiş oluyoruz.
  Peki Ahirette bunlardan da sorumlu olacak mıyız?
  -Elbette olacağız. Peygamber efendimiz: "Her işittiğini başkasına aktarması kişiye yalan olarak yeter" buyurarak her işittiğimizi, her okuduğumuzu başkalarına yaymanın tehlikesini haber vermiştir.
   Birileriyle alakalı duyduğumuz ve başkalarına aktardığımız şeyler yalan şeylerse nasıl ödeşeceğiz:
   Peygamber efendimizden bizlere ulaşan "müflis" hadisinden anladığımıza göre; Hesap Günü sevaplarımızdan onlara verilecek, sevabımız kalmadığında da onların günahlarından bizlere yüklenecek, böylece hiç kimsenin kimsede en küçük bir hakkı kalmayacaktır.
   Demem o ki, eğer dikkatli davranmazsak sevmediğimiz, oy vermediğimiz kişilere Ahirette sevaplarımızı vermek zorunda kalacağız
   Bence siyasilerin Ahiretteki kazançlarının çoğu kendisi aleyhinde yalan yanlış konuşan ve yayanlardan alacakları tazminat (sevaplar) olacaktır.
   Duyduğumuz ve okuduğumuz haberlerle ilgili Rabbimizin şu emrini hatırdan çıkarmayalım:
"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurât : 6)
  Fasıkların haberini araştırmamız istendiğine göre kaynağı belli olmayan haberleri artık sizler düşünün.
                                                            Ali USLU - 1 haziran/2018
Konuyla ilgili diğer yazımız:http://www.aliuslu.net/2018/05/nas-suresindeki-hannas-larin.html

ERBAKAN HOCA'YA ATILAN İFTİRANIN İTİRAFI


7/3/2011 tarihli zaman gazetesinde A.Turan ALKAN bir mahalli gazetede Rahmetli N.ERBAKAN hocaya atılan iftiraya nasıl alet olduğunu itiraf ediyor. Sivas’tan atılan bu iftirayı sadece o gazeteyi okuyanlar değil Kütahya’da lise öğrencisiyken ben de duymuştum. Yanlışlara alet olmamak için  yazıyı okumanızı tavsiye ederim.
Ali USLU
********
Ahmet Turan Alkan'ın köşe yazısı

Bir utanç hâtırası
O günlerde, mahalli gazetede yazı işleri müdürüyüm (Başka müdürlük de görmedik zaten!).
Sağda-solda hayli anlattım; müdürlük haricinde herşeyle uğraşıyorum gazetede; haber, köşe yazısı, mizanpaj, tashih okuma, soba yakma, ortalığı süpürme, odun kırma, misafir ağırlama vesaire... Mesleki tatmin açısından mutlu günler; akşamları koca kazanlı Heidelberg'in karnından çıkan ilk nüshayı katlayıp alelacele eve yürümenin keyfi unutulmaz.
1977 Haziranı'nda genel seçimler yapılacak. Bütün siyasi liderler sırayla şehre gelip miting yapıyorlar. Bizim gazetenin patronları Adalet Partili; buna mukabil başta ben olmak üzere çalışanların çoğunun gönlü daha millici bir partiden yana. Patronlarla ortak yanımız Ecevit'in CHP'sine ve Erbakan'ın Milli Selamet'ine karşı olmak.
O gün miting sırası Milli Selamet'te ve Hoca'nın bölgede büyük ağırlığı var. İki muhabirimiz mitinge gitti, ben birinci sayfayı çizip mitinge ayırdığım yeri boş bıraktım, arkadaşlar gelecek, haberi yapacağız ve evimize gideceğiz.
Akşama yakın saatlerde gazetenin AP'li patronlarından biri büyük bir heyecan ve telâşla gazeteye geldi; halbuki pek uğramazdı,
-Duydun mu Ahmetçiğim dedi, "Mitingde pankart açmışlar. Peygamber Erbakan yazıyormuş, bunu da yaptılar, olur mu kardeşim, olur mu bu?.."
Gazeteciyim diye böbürleniyorsam da, şurada üç-beş aylık bir mâzim var meslekte. 23 yaşındayım, toyum, safım: "Vay canına öyle mi; hemen sayfayı yıkalım öyleyse. Haberi kim getiriyor, fotoğrafını çekmişler mi pankartın?"
Küçümser, ayıplar gibi bir bakış, "Bu da sorulur mu, nasıl gazeteci olacaksın sen, vah vah vah..." meâlinde...
-Elbette var, bizim ... çekti; şu anda alelacele banyoya götürdüler filmi; rica ettim, bir kopya da bizim için basacak. Merak etme sen. Hadi gel gazeteyi yapalım!
Ömrümün büyük utançlarından biriydi o; tam hatırlamıyorum (Arşivde vardır ama), manşeti şöyle çektik: "Milli Selamet'in mitinginde 'Peygamber Erbakan' pankartı açıldı." Ardından "Ne kadar ayıp, herkes lânetledi vb..."
Bu arada bekliyorum, ne gelen var ne giden... Bir ara muhabirlerden biri geldi, sordum, "Ben görmedim, çok kalabalıktı" dedi. Patron ağabeyimiz, "Fotoğrafı geliyor, yolda diyorum size" diye üsteliyor.
Uzatmayalım; sayfayı yaptık. Gazeteyi bastık; nedense o gün baskı sayımız, mûtadın yirmi-otuz katı fazla tutuldu; meğer, birtakım kara propaganda çalışmaları için köylerde dağıtılacakmış!
Ertesi sabah telefonlar işlemeye başladı. Güç durumdayım. İnsanlar haklı olarak protesto ediyor, ağızlarına geleni söylüyorlar. Ben ise çaresizce fotoğraf bekliyorum. Yok, yok, yok. Gelmiyor ve asla gelmedi!
Haber baştan sona yalandı; kurmacaydı. Politik, kirli ve ucuz bir tertibin parçasıydı.
Milli Selametçiler küplere binmişti; haklıydılar. Ardından tehdidler geldi, birkaç gün gazete civarında polis arabası bekletildi. Tekzip yayınladık, özür diledik ama iş işten geçmişti...
Hâlâ utanırım: Allah taksiratımı affetsin...
kandırıp o haberi yaptıran patronum da çoktan rahmetli oldu. Politik hırs bu kadar mı göz karartır? Allah onu da affetsin.
Geçenlerde merhum Erbakan'ın ardından "Hakkım varsa helâl olsun" diye yazmıştım; bir okuyucu da, "Ya onun sizde hakkı varsa?" diye sormuştu da oradan hatırladım, içim sızladı.

BAKIŞ AÇIMIZ BULUNDUĞUMUZ YERE GÖRE DEĞİŞEBİLİRMİ?

   Uzakdoğu’yu bizim insanımız daha çok sporlarıyla bilirler. Karate, ju-do, tekwan-do gibi yakın dövüş sporları Uzakdoğu kökenlidir. Gerçi o sporları sırf spor için değil aynı zamanda ruh disiplinini sağlamak için de yaparlarmış.
    Aslında Uzakdoğu bilge insanların da yetiştiği önemli merkezlerden biridir. Oradaki üstatların öğrenci yetiştirmeleri benim çok hoşuma gider. Birçok bilgiyi bizzat yaşatarak tecrübe ile öğretirler.
   Yıllar önce izlediğim bir filmdeki öğrenci –talebe ilişkisini hatırlıyorum. Hocanın çekirge isminde bir öğrencisi vardı ve bu hoca öğrencisine hem spor öğretiyor,(kung fu gibi bir spor) hem ruh disiplinini ve mutlu olma yollarını öğretiyor hem de tecrübelerini aktarıyordu.
   Yine bir seferinde hocası, çekirge ile giderken yere gömülmüş ağzı dar bir küp görürler.(Küp hoca tarafından daha önce oraya yerleştirilmiş)İçerisinde kıymetli şeyler vardır. Hocası talebeye elini küpe sokup o kıymetli şeylerden almasını söyler. Çekirge elini zor-zahmet sokar fakat eline bir şeyler alınca elini çıkaramaz. Yapması gereken tek şey vardır elini çıkarabilmek için. Hocası elindekileri bırak ve kolunu kurtar der. Elindekileri bırakan çocuk elini küpten çıkarabilir. Hocası bu sırada dersini verir.
   “Bak Çekirge! Hayatta önemli şeyler vardır fakat bir de daha önemlileri vardır. Daha önemli şeyler için önemlilerin terkedilmesi gerekebilir”
   Öğrenci bu nasihati hayatı boyunca unutmamıştır herhalde. Benim bile unutmadığıma göre…
   Bu Uzakdoğu bilgelerinden biri öğrencilerini beş gruba ayırır ve oldukça yüksek bir dağa gözlem yapmak üzere gönderir. Öğrenciler bulundukları yerlerden aşağıdaki manzarayı gözlemleyip, gelince hocalarına anlatacaklar.
Birinci grup dağın eteklerini dolaşacak, ikinci grup biraz daha yukarısını, üçüncü grup ortasını, dördüncü ortasıyla zirvesi arasını, beşinci grup ise zirvesinden gördüklerini not edecekler.
    Öğrenciler, görevlerini yerine getirip dönerler. Hepsi döndüklerinde, hoca, talebelerinin tümünü bir araya getirir ve birinci gruba gördüklerinin neler olduğunu sorar. Onlar dağ eteklerinde dolaşırken gördüklerini aktarırlar.
”Aşağıda köy vardı, köyün arkasında bir yol ve onun arkasında bir tepe.
    İkinci grup: “Hocam biz arkadaşlarımızın söylediklerini gördük. Fakat o tepenin arkasında bir yol ve yolun ilerisinde bir kasaba gördük kasabanın arkasında ova oradan sonra da küçük bir dağ görünüyordu. Küçük bir dağ vardı.
Hoca üçüncü gruba sordu:
-Siz neler gördünüz?
   Dediler ki: "Biz birinci ve ikinci gruptaki arkadaşlarımızın söylediklerinin hepsini gördük fakat ikincilerin anlattığı dağdan sonra birkaç küçük tepe ve arkasında ova, ovanın ortasında nehir gördük. Ovadan sora tepeler vardı tepelerin arkasını göremedik.
    Dördüncü gruba sıra geldi onlar da ilk üç grubun gördüklerini aktardılar ve küçük tepelerin arkasında gördükleri birkaç tane kısa mesafelerle ulaşılabilen köylerden bahsettiler köylerin arkasındaki ovalardan ve ırmaklardan bahsettiler. En son  sıra sıra dizilmiş dağlardan bahsettiler.
Sıra yüce dağın zirvesine kadar tırmanan beşinci gruba gelmişti.
Hocam dediler. Biz arkadaşlarımızın tümünün söylediklerini gördük. Fakat daha başka şeyler de gördük arkadaşlarımızın gördükleri sıra dağların arkasında uçsuz bucaksız deniz gördük. Ayrıca dağın öbür tarafında da arkadaşlarımızın hiç görmedikleri yerler gördük dağlar, ovalar, köyler, yaylalar . Arkadaşlarımız dağın  öbür tarafına geçmedikleri için bunları göremediler.
     Hoca bu sefer gruplara ne kadar zamanda dağa çıktıklarını sordu. Birinci grup dağın yakınına kadar bineklerle gittiklerini, sonra iki saat yürüdüklerini anlattılar. İkinci grup dinlenmelerle birlikte toplam dört saatte ulaştıklarını anlattılar. Üçüncü grup  dinlenmelerle birlikte altı  saatte vardıklarını aktardılar. Dördüncü grup sekiz saatte vardıklarını söylediler. Beşinci grup on saatte varabildiklerini söylediler. On saatte zirveye ulaşabilmişlerdi. Belki dağcılık sporuyla uğraşanlar olsa daha kısa zamanlarda hedefe ulaşabilirlerdi. Lakin talebeler antremansızdı dinlene dinlene ancak bu kadar zamanda çıkabildiler. ilk üç grup görevlerini tamamlayıp o gün geri dönmüşlerdi.
Dördüncü ve beşinci gruptakiler kamp kurup gecelediler ve ertesi günü dönebildiler.
  Sonra hoca sırayla karşılaştıkları zorlukları sordu. Her grup kendilerince gördükleri zorlukları anlattılar. İkinci grubun karşılaştıkları zorluklar birinciden, üçüncü ikinciden fazlaydı. En çok zorluk çekenler ise zirveye tırmananlardı.
Sonra hoca onlara sabrı anlattı birinci grup gidişte iki saat sabretmişti, ikinci grup dört saat, üçüncü grup altı saat, dördüncü grup sekiz saat, beşinci ise on saat gidiş yolunda sabır göstermişlerdi.
     Hoca bu sefer bu dağ gezisinden ne gibi sonuçlar çıkarabileceklerini sordu öğrencilerine.
  İçlerinden kıvrak zekası olan öğrenci söz aldı.
 -Hocam dedi herhalde siz bize hakikat ile ilgili bir ders vermek istediniz. Herkes hakikati bulunduğu yere göre görüyor ve değerlendiriyor.
  " Aferin evladım" dedi hocası, hakikat konusunda bilgi vermek istemiştim. Arkadaşınızın da dediği gibi herkes hakikati bulunduğu yere göre görüyor. Doğru olan da bu. Yanlış olan ise hakikati yalnız kendi gördüğünden ibaret zannedip, diğerlerini reddetmektir. Dağın üst taraflarına çıktıkça bakış açısı genişledi değil mi? En geniş bakış açısını zirvedekiler kazandılar.
     Sadece dağa tırmanarak bakışlar genişlemez. Akıl, yaş, tecrübe, yetenek, bilgi, takva vb. bunların her birisi birer dağ gibidir. Bulundukları yere göre bakış açıları olur. Bu gün düşündüğü şeyleri, üç sene sonra eksik görebilir insan. O konuda bilgisi veya tecrübesi artmış olabilir. Bir kişinin göremediği bir durumu başka birisi görebilir. Belki daha zeki olduğundandır. Belki daha yetenekli veya tecrübeli olduğundandır. Olayları değerlendirirken bunları da dikkate almalıyız dedi.
    Başka ders çıkaran var mı dedi hoca:
     Henüz üç aylık bir öğrenci söz aldı. "Ne kadar sabır gösterirsek o kadar çok şey kazanırız. Zirveye ulaşmak isteyenler en çok sabır göstermesi gerekenlerdir.”
Doğru söyledin dedi hocası “Onun için hayatta nereye varmayı hedefliyorsanız ona uygun bir sabır performansı göstermelisiniz. Az sabırla büyük hedeflere varılmaz” diye ilave etti.
     Başka bir öğrenci  “hedefler büyüdükçe, o hedefe   ulaşmak için daha uzun zamana ihtiyaç var ve hedefin büyüklüğüne göre  daha çok çalışmak ve gayret gerekiyor” dedi.
     Hocası onun sözünü de tasdikledi “Önemli hedeflere kısa zamanda  ve az çabalarla pek ulaşılmaz” dedi ve ilave etti:
"Hiç bir bilge kısa zamanda bu makamı elde edememiştir. aynı zamanda yatarak bilge olan  yoktur."
     Bilge hoca ile öğrencilerinin konuşmalarından  çok dersler çıkarılabilir.

Biz olayı nasıl değerlendirebiliriz?
Acaba  bilgiyi bir dağ olarak düşünsek  en zirveden bakanlar kimlerdir?...
     Bence peygamberler,  çünkü onlara bilgiyi, her şeyi yaratan Allah Teala vermiştir. Onlar normal bir  insanın sahip olduğu bazı bilgilere çalışarak veya tecrübeyle sahip olabilirler, Ayrıca, onlar Allahtan vahiy alırlar ve meleklerle konuşurlar. Olayları değerlendirirken hem dünya hem de ahiret noktasından değerlendirirler. Dolayısiyle Peygamberlerin öğütlerini dikkate alanlar kendilerine iyilik yapmış olurlar.
 Nitekim Kuran-ı Kerimde:
“…Bir şey sizin hoşunuza gittiği halde sizin için şer olabilir, Size şer gibi görünen şey de sizin için hayır olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.”(Bakara/216) Buyurulur.

NAS SURESİNDEKİ “HANNAS” LARIN GÜNÜMÜZDEKİ KARŞILIĞI

   Nas suresinde, Rabbimiz “hannas”ların şerrinden kendisine sığınmamızı söyler.
Peki ,hannas nedir veya kimdir?
   Tefsirlerde “ hannas”ın, kendisini gizleyen, ortaya çıkmayıp gizli gizli iş çeviren olduğu anlatılır. Surede bunların insanlardan da cinlerden de olduğu belirtilir. Bunların bir özelliği de insanların gönlüne şüphe tohumları ekip, kafaları karıştırmak istemeleridir. Yani doğru bilgiyle yanlış bilgiyi karıştırarak insanlar etkilemeye çalışırlar.
   Şimdi hannasların üç özelliğini teker teker yazalım ve insanlardan kimlerin hannas olduğunu bulmaya çalışalım:
1-Kendini gizler, sinsi hareket eder . Kendisi değil fakat yaptıkları ortaya çıkar.
2- İnsanlardan da olabilir, cinlerden de.
3- Maksat ortalığı bulandırmaktır, kafaları karıştırmaktır, insanları birbirine düşürmektir.
   Her dönemin kendine mahsus hannasları vardır. Bu günün en önemli hannaslarını sosyal medyada görüyoruz. Şöyleki
   *Sahte profillerden bir çok hesaplar açmış, kendini gizlemiş. Yani sinsi hareket ediyorlar. Bunlar ajan- provakatörlerdir.  Dolayısiyle aynı kişi farklı hesaplarla değişik profillerde görünürler. Mesala, profilinin birisi Ak partilidir, diğeri CHP li, veya başka partili, Birisi PKK profilidir, diğeri ülkücü profili. Birisinde dindar bir resim koymuş laiklere küfreder, diğerinden  Atatürk resmi koyup dindarlara hakaret eder. Maksat ortalığı bulandırmaktır, insanları birbirine düşürmektir.
   *İnsanları birbirine düşürmek, kafaları karıştırmak için bazen  iftira atarlar. Özellikle foto -montajlar yapıyorlar. Bazen kişilerin sözlerini cımbızlayarak farklı manalar çıkarıyorlar. Bazen de tanınmış kişilerin isimlerini kullanarak kendi görüşlerini onlara söyletiyorlar.
   Buraya kadar anlattıklarımda şaşılacak bir şey yok, çünkü şeytanın ve hannasların ,ajanların görevi bu.
   Şaşılacak şey  ise, her gün Nas suresini okuyup, hannaslardan Rabbimize sığındığı halde hannasların oyununa gelip onların provakasyonuna alet olan, onların sosyal medyada paylaştıklarını hiç düşünmeden servis eden insanların birbirine düşmesine sebep olan bizlerin tutumudur.
   Şu seçim atmosferinde hannaslar bütün güçleriyle iş başındalar haberiniz olsun.
                                                                     Ali USLU -14 Ramazan/2018


"SİYASET HERŞEY DEĞİLDİR" yazımız için:http://www.aliuslu.net/2018/05/siyaset-hersey-degildir.html

SİYASET HERŞEY DEĞİLDİR

 Siyaset önemlidir fakat herşey değildir. Siyasiler gelip geçicidir. Tarihimizde bir çok parti ve siyasetçi gelip geçmiştir. Hatta geçmişte iktidar olmuş bir çok partinin bile ismini bilmez bir çok gencimiz.
 Arkadaşlıklar, dostluklar, komşuluklar kalıcıdır. Bunlara zarar verecek konuşma ve paylaşımlardan kaçınmak gerekir. Kitabımız bize der ki:
“Kullarıma söyle, en güzel biçimde konuşsunlar, yoksa şeytan aralarını bozar…”(İsra /53)
 Bu ilahi mesaja bu günlerde daha bir dikkat etmeliyiz. Yoksa şeytan kırk yıllık dostlukları bitiriverir.
 Siyasi düşüncelerimiz kanaatlerimizdir. Kanaatler değişebilir. Kanaatlerimizin oluşmasında çevremizin etkisi vardır, okuduklarımızın etkisi vardır, beklentilerimizin etkisi vardır. Bunlar da kişiden kişiye değişir.
 Siyaset, insanlarla yapılır ve insanlar hata yapma potansiyeline sahiptirler. Bundan dolayı çoğu kişilerin siyasi kanaatleri, genel anlamda olumlu gördüklerine göre oluşur.
 Bazen de kişilerin tercihlerinde nefret duyguları ön plana çıkar. Bunlar kendi tercihinden ziyade nefret ettiği kişilerden intikam almak üzere tercih yaparlar.

 Peygamber efendimiz tutkuların insanı kör ve sağır yaptığını bizlere bildirerek uyarmışlardır.
 Siyasi tercihlerde en zararlı şey tutkularımızdır.(Aşırı sevgi ve nefret) Siyasi kişileri tutku derecesinde sevmemiz onların hatalarını görmemize engel olurken; nefret etmemiz onların yaptığı iyi davranışları güzel fikirleri görmemize engel olur.
 Siyasi gündemin Ramazan Ayının manevi havasını bulandırmamasını temenni ederim. En azından kendi manevi hayatımızı etkilemesine izin vermeyelim.

 NOT: Lütfen kardeşliği zedeleyecek yorum yapmayalım.

                                                                                                          Ali USLU  



RAMAZAN AYI İLE İLGİLİ...

İnsanların bir kısmı Ramazan Ayı'nı oruç ayı olmasından dolayı önemli olduğunu zannederler.
Halbuki bu ayın değerli olmasının asıl sebebi, Kur'an'ın bu ayda inmesidir. Oruç ise bu ayda Rabbimizin bizlere ikramıdır.
Kur'an-ı Kerim'de, Bakara 185 de:
"Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır..." buyurulmuştur.
 Kur'an'ın indiği ay diğer aylardan daha mübarek kılınmış, Kur'an'ın indiği gece olan Kadir Gecesi de bin aydan daha değerli kılınmıştır.
 Kanaatimce bu mübarek günlerin farkına varabilmemiz, ve bu güzel günlerden daha fazla istifade edebilmemiz için de bu ayda oruç farz kılınmış ve Teravih namazı verilmiştir.
Buradan şu gibi dersler çıkarabiliriz:
1- Kur'an, içinde bulunduğu  her şeyi değerli yapıyor (Ramazan ayı ve Kadir gecesini değerli yaptığı gibi) O halde:
2-Kur'an'ın okunup kurallarına uyulduğu evler (ve ev halkı)diğer evlerden daha değerlidir.
3-Kur'an'ın okunması anlaşılması  ve uygulanması için harcanan zamanlar diğer zamanlardan daha değerlidir.
4-Kuranla meşgul olan, onu anlamaya ve anlatmaya gayret eden müminler de, Allah Teala indinde diğer insanlardan daha değerlidirler. "Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir" Hadis-i Şerifi de bu hususa işaret etmektedir.
5-Geliniz her dakikası değerli olan bu günlerimizi, Kur'an'ı okumak ve anlamaya çalışmak suretiyle daha değerli hale getirelim. Hayatımızı Kur'an'a uydurmak suretiyle de hayatımızı değerli hale getirelim.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net




ÖRNEK ALMAK İSTEYENLER İÇİN, AYETLERDE PEYGAMBER EFENDİMİZİN GECE İBADETİ

(Müzzemmil suresi ilk sekiz ayet)

Bismillahirrahmanirrahim
1-Ey örtünüp bürünen (Resûlüm)!
2,3,4-Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur'an'ı tane tane oku.
 5-Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.
 6-Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir.
 7-Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var.
 8-Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O'na yönel.
     *****
Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir. (İsrâ : 78)

Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur. (İsrâ : 79)

TEFEKKÜR AYETLERİ İÇİN:http://www.aliuslu.net/2018/03/tefekkur-ayetleri-1.html

 

MESLEĞİNDE ÖRNEK KİŞİLER-1 (MARANGOZ KARA MEHMET)


   Toplumdaki iyi örnekler hep dikkatimi çeker. Belki de az bulunduklarındandır. şahit olduğum güzel örnekleri çeşitli zeminlerde anlatırım. Çünkü,İyi örneklerin  anlatıldıkça çoğalacağına inanırım.
   Bu tür güzel örneklerden birisi de, Tavşanlı'mızda uzun süre marangozluk yapan Kara Mehmet lakaplı Mehmet İnleyen ustadır. 
   Mehmet abiyi uzun süredir tanırım ve zaman zaman da sohbet ederiz. Görünüşte sert mizaçlı sözü dobra olan adamdır. İşinin hakkını verir. Benim en çok dikkatimi çeken özelliği, verdiği sözü yerine getirmedeki hassasiyetidir. Bu hassasiyeti sebebiyle bir çok tanıdığı kendisine kırılmıştır.
  Nasıl kırılmıştır anlatayım. Mehmet abi önceleri ahşap kapı çerçeve imalatı yapardı. Sonraları rabıta işi çıkınca da getirdiği keresteleri rabıtalı tahta haline getirir isteyene de çakma  işini de yapardı.
  O makinada çalışırken bir tanıdığı ve müşterisi gelir, parça bir işi vardır.
Mehmet usta şunu yapabilir misin?
Mehmet usta cevap verir:
-Yapamam. Sonra da izah eder.
-Bak kardeşim senin on dakikalık bir işin var. Fakat işini  yapabilmem için makinanın ayarını değiştirmem lazım. Senin işin bittikten sonra tekrar ayarları değiştireceğim Bu iş benim  20 dakikamı veya daha fazla zamanımı alır. Akşama kadar üç kişi gelse benim bir saatimi alır. Benim söz verdiğim, yetiştirmem gereken işler var.
 Çok acelen yoksa bırak malzemeyi makinayı değiştirdiğimde  aradan çıkartıvereyim.
 İşi görülmemiş tanıdıkların çoğu kırılır Mehmet ustanın sözüne. Mehmet usta haklıdır aslında. Çünkü verdiği sözü yerine getirebilmek için günlük  yapması gereken işlerin planını yapmıştır. Yaptığı plan aksadığında ise verdiği söz aksayacaktır.
    Mehmet ustanın bazen acil işleri çıkar, Mesela tanıdığının cenazesine katılması gerekti diyelim, veya çocuğunu doktora götürdü. O zaman da planın bozulmaması için ya akşam çalışarak telafi eder ya da pazar günü telafi eder.
    Mehmet Usta,kendisine bir söz vermiştir. "Eğer önemli bir mazeretim yok iken verdiğim sözü yerine getiremezsem bu işi, bırakacağım" diye
   Ustamız sözünü yerine getirmek için, söz verirken dikkatli verir. Verdiği sözü yerine getirmek için de elinden geleni yapar.
   Aradan yıllar geçer bir gün  ustamız verdiği sözü yerine getiremez, bir kaç günlük bir aksama söz konusudur. Verdiği sözü hatırlar. O günden sonra yeni iş almaz. Önceden aldığı işleri bitirinceye kadar çalışır, elindeki işler bitince de marangozluk işini  tasfiye eder.
    Güvenilir olmak ve verdiği sözü yerine getirmek Dinimizin en önemli kurallarından birisidir.
Kuran-ı kerimde maide suresinde, Rabbimiz: "Ey iman edenler akitlerinizi yerine getirin..."(Maide/1) buyurmuşlardır.

Başka bir ayette de: “ … Ve verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra/34)buyurulmuştur.

  Peygamber efendimizin en önemli özelliklerinden birisi güvenilir olması  ve verdiği sözü yerine getirmesiydi. Ayrıca Peygamberimiz söz verip de sözünde durmamayı münafıklık belirtisi olarak görmüştür.
 Rabbim, Mehmet ustamıza hayırlı ömürler versin ve  Onun gibi ustaların sayısını çoğaltsın.

Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net







    .

MAHRUMİYET !!!

   Bir ay kadar önce Cumhuriyet meydanındaki bankamatiklerden birisinde sıra bekliyorum. Önümde üç kişi var. Arkamda da, işlem yapmak isteyen bir genç ve yanında iki arkadaşı var. Genç önünde dört kişi olmasından çok rahatsız oluyor. Arkadaşlarına diyor ki:
"Vallahi mahrumiyet arkadaş. Burada yaşanmaz..."Bu gibi cümleleri duyunca ister istemez kulak misafiri oluyorum. Buna benzer serzenişleri var. Hiç bir şeyi beğenmiyor. Yaşı 20-22 gösteriyor. Konuşmalarından, başka bir yerde üniversite öğrenci olduğunu, tatil için ailesinin yanına geldiğini tahmin ediyorum. Anladım ki bu gençlerimiz ya mahrumiyet nedir bilmiyor, Ya da hiç yaşamamışlar.
   Gençler böyle konuşurken kendi öğrencilik yıllarıma gidiyorum. Tavşanlı'lı bir arkadaşımın anlattıklarını hatırlıyorum
 Erzurum'da üniversite öğrencisi olan arkadaş,1979-80 öğretim yılında sömestre tatilinde, hem ucuz hem de daha güvenli olduğu için birkaç arkadaşla, Kars- İstanbul arası çalışan tren için Eskişehir'e bilet alırlar
Hareket saatine yakın tren garına gidiyorlar. Tren, zamanında Erzurum garına geliyor.Bizimkiler biniyorlar, yerlerini arayıp buluyorlar. bakıyorlar ki, yerleri dolu. Burası benimdi- senindi tartışması yaşanıyor. Mükerrer bilet verildi zannediyor arkadaşlar. Biletleri karşılaştırıyorlar. Oturanların  biletleri bir gün öncesine ait.

Bizimkiler diyorlar:
Kardeşim siz treni kaçırmışsınız bu bilet dünün bileti. İş görevlilere intikal ediyor. Meğer tren bir gün öncesine aitmiş yani 24 saat rötar yapmış. Güler misin ağlar mısın?
Ben de başka bir zaman Erzurum'dan Eskişehir'e trenle 36 saatte gelebilmiştim. 12 saat rötar yapmıştı.
   Yine Erzurum'da 1982 yılında Fakültemize gittiğimizde Üniversite yurtlarının tamiratı bitmediğinden bir müddet otelde kaldık. Baktık ki otelde kalıp, lokantada yiyip, banyo için hamama gitmeye (Otelin sıcak suyu akmıyordu) para dayanmayacak, dört arkadaş, ev tutalım bari dedik. Toprak damlı, birinden diğerine geçilen iki odalı bir evi! (ahırdan biraz daha iyi bir ev!) bir yıllık ücretini peşin vererek yüksek fiyata kiralayabildik.(Bu gün o parayla dayalı döşeli kaloriferli daireler kiralanabilir) Evin mutfağı yok, İkinci el eşya satanlardan aldığımız bayağı yıpranmış birkaç parça eşya ortada duruyor.
    Mutfak, oturma odası yatak odası çalışma odası hepsi aynı yer, alabildiğimiz yatakları yere serdik, gündüz oturma için kullanıyoruz gece yatmak için.
   Okuldan geç vakitte gelip sobamızı yaktığımızda pencereyi açıyoruz. Çünkü, soba iyice kızıncaya kadar baca çekmiyor, tütüyor. Baca yerine yarım metrelik büz ismi verilen bir şey kondurulmuş.
Yağmur kuvvetli yağdığında ise, her taraftan sular damlıyor.

   HABERLEŞME
   Ailemize mektup yazdığımızda bir haftada ailemize ancak ulaşıyor, Ailemizin, cevap yazıp postaya vermesi de bir iki haftayı buluyor, bir haftada da mektup Erzurum'a geliyor. Yani "nasılsınız" sorusunun cevabı bir ay sonra öğreniliyor.
 Paramız kalmadığında ailemize mektup yazıp, mektubun ulaşması, paranın gönderilmesi ve elimize geçmesi de üç haftayı bulurdu.
    Sonraki sene rahmetli dayımlar evlerine telefon almışlardı. Bazen ailemden haber almak için onlara telefon ederdim. Erzurum Postanesine gider kayıt yaptırırdık. Telefonumuzun bağlanması yoğunluğa göre yaklaşık  kırk beş dakika ile bir buçuk saat arası sürerdi.
                                                                                SAĞLIK
    83 yılında okulumu Yatay geçişle Fakültemi Ankara'ya naklettirdim.
   Numune hastanesinde muayene sırası alabilmek için sabah saat beşte sıraya girdiğimde bayağı gerilerdeydim. Mesai saatinden sonra kayıt yaptırıp, öğleden sonra da muayene olabilmiştim. Saat altıdan sonra gelenler ise saatlerce sırada beklemesine rağmen kayıt yaptıramadılar çünkü sıra dolmuştu.
    84 yılında, göz hastanesinde (Zannedersem Dikmen'deydi) muayene olmam ise tam bir çileydi. Gündüz sıra almam mümkün olmadığı için uygulanan gayrı resmi kurallar gereği battaniyemi alarak akşama yakın hastanenin bahçesinde sıraya girdim.(Mayıs ayıydı) Daha doğrusu ismimi yazdırdım. Her iki saatte isimler okunuyor olmayanların ismi çiziliyor. Neyse bahçede sabaha kadar kalarak muayene sırasına yazılma şansı yakalayan yaklaşık on beş talihliden birisiydim. Muayene sırası ikindi civarında geldi. Bu on beş kişinin haricinde de bir çok kişi muayene oldu. Bunlar torpilli olduğunu zannettiğim kimselerdi. Randevulu sisteme alışmış gençlerimiz bu yaşadıklarıma inanabilirler mi acaba?
Tabii rahmetli ninemin İstanbul'da iki sene hastanede yatıp yanına dedemin bir kez gidebilmesi yanında bizim gördüklerimizin lafı bile olmaz.
   Bütün bunları şunun için anlattım. Bu gün 20-25 yaşında olan gençlerimiz özel merakları yoksa yakın geçmişimizi bile bilmiyorlar. Bundan dolayı sabırları ve şükürleri az. Bu gençlerimize zaman zaman yaşadığımız şeyleri anlatmalıyız. 

Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net

MANŞET!

OK YAYDAN ÇIKMADAN (MİNİ ÖYKÜ)

Derviş anlatmaya devam etti: Ok yaydan çıktıktan sonra artık senin kontrolünde değildir. Onu tutma veya geri çevirme şansın yoktur. Senin...