MÜNAFIK DEMEK!

MÜNAFIK
Sosyal medyada bazıları, fikirlerini beğenmedikleri kişilere kolaylıkla "münafık" diyebiliyorlar.
Bu dini açıdan çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü;
1-O kişi Allah katında münafık değilse bu çok büyük bir iftira olur
2-O kişi münafık değilse, münafıklık sıfatı söyleyen kişiye döner.
3- O kişi Allah katında münafıksa,  söyleyene hiç bir faydası olmaz. Bundan dolayı sevap kazanmaz.
4- Peygamber efendimiz münafıkların özelliklerini belirttiği halde kimseye şu münafıktır dediğini bilmiyoruz. (Sadece Hz. Huzeyfe'ye (R.Anh) münafıkların listesini bir sır olarak verdiğini biliyoruz. Ki O da bunları açıklamamıştır.)
5- Ehl-i kıble tekfir edilemez.
6- Bu tür sözler İslam toplumunun içine fitne düşürür. Bu hem dini açıdan hem sosyolojik açıdan zararlıdır..
7- Beğenmediğimiz görüşler usul dairesinde eleştirilmelidir.
8-Sırf, bazı insanlar "münafık" dedikleri  için Allah Teala kimseye münafık muamelesi yapmaz.
9-Bu yazıyı yazarak ikaz görevimi yapmaya çalışıyorum.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE ANNE-BABANIN TEPKİLERİ...(Eğitim yazıları)

Çocuklar bizim tepkilerimize göre, neye ne kadar önem verdiğimizi tesbit ederler.

Mesela çocuğu, dersten düşük not aldığında telaşlanan ve çareler arayan ebeveynler, Onun ahlaksız bir davranışı karşısında bu kadar telaşlanmıyor, zamanı gelince düzelir diye düşünüyorsa; çocuk iyi not almanın güzel ahlaktan daha önemli olduğunu düşünür ve benimserler.

Çocukları parasını kaybettiğinde buna üzülen ve sıkı sıkı tembihleyen ebeveynler, onların ahlaksız sayılan davranışları karşısında bu kadar üzülmüyor ve telaşlanmıyorsa, çocuklar, paranın ahlaki ilkelerden daha önemli olduğunu düşünür ve bu görüşü benimserler.
Örnekleri çoğaltabiliriz fakat bu kadarı meramımızı anlatmaya kafidir.
16/09/2019- TAVŞANLI

KIRGINLIKLAR DÜŞMANLIĞA DÖNÜŞMEDEN...

Dostlar arasındaki kırgınlıklar tamir edilmezse,
zamanla düşmanlığa dönüşebilir.

Özellikle incinen taraftaki yara git gide büyüyüp  tüm bedeni etkisi altına alabilir.

"Müminler ancak kardeştirler öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltiniz..."  Ayet-i Kerimesini iyi idrak etmek lazım. 

Bu Ayet-i Kerime, kimlere ne gibi sorumluluklar yüklüyor acaba?

CAMİLERDEKİ ÇOCUK GÜRÜLTÜLERİ.

Camilerimize, masum, günahsız çocuklarımızın gelmeleri oralara ayrı bir güzellik katıyor.
Bizim çocukluğumuzda camiye gelen çocukların kıkırdaşmalarına bazı büyükler aşırı tepki gösterip çocukların camiden soğumalarına sebep olabilirlerdi. Hatta cami avlusunda oynayan çocukları da kovarlardı.
Bu gün böyle aşırı tepkiler yok hamdolsun. Diyanetin ve imamlarımızın da bunda katkısı var. Fakat bir problem var onu da halletmek gerekiyor.
Özellikle yatsı namazlarında (farz kılınırken) üç dört yaşlarındaki küçük çocukların safların boşluğunda bir o başa bir bu başa koşuşturduklarına defalarca şahit oldum. Tabii bu durum namaz kılanların dikkatini dağıtıyor.
Bazen de, safların arkasında bağrışarak koşturmalar oluyor ki, bu da ister istemez namazın huşu'unu engelliyor.
Çocukları camiye alıştıralım derken büyükleri camiden uzaklaştıracağız diye endişe ediyorum.
Çocuklar camiye gelmeli, oranın manevi havasını teneffüs etmelidir. Lakin çocuğa camiyi bir oyun alanı gibi göstermemeliyiz. Oranın bazı kuralları olduğunu öğretmeliyiz. Çocukları mümkünse yanımızdan ayırmamalı, koşmalarına ve bağrışmalarına müsaade etmemeliyiz. Buna rağmen elbette çocuklar bir araya geldiğinde gülüşürler, kıkırdaşırlar. Bunlara da aşırı tepki göstermeden münasip bir lisanla uyarmalıyız.
Çocuklarını namaza getiren bazı babalar/dedeler görüyorum. Önceden öğretilmiş ki ,çocuk babasının veya dedesinin yanından ayrılmıyor. Sessizce sağa sola bakarak anlamaya çalışıyor. Babasının yaptığı hareketleri yapıyor. İşte, çocukların camiye alıştırılması böyle olmalıdır.
Ankara'da ikamet eden bir dostum, Ramazanda çocuk gürültüsünden yatsı ve teravih namazlarını zor kıldığından şikayet etmişti. Muhtemelen bu durumdan muzdarip epey kişi vardır. Onların da hassasiyetlerine saygı duymalıyız.
Bu konuda başta ebeveynler olmak üzere gerekli merciler uyarılarını uygun bir lisanla yaparlarsa durumun düzeleceğine inanıyorum.

15-09-2019.  Ali USLU/ TAVŞANLI

"ALİ OSMAN" İSMİ ÜZERİNE

.
“ALİ OSMAN” İSMİ ÜZERİNE
Ali Osman ismi hep dikkatimi çekmiştir.
Halkı Müslüman olan diğer ülkelerde böyle bir isim var mıdır bilmiyorum.
Fakat, Anadolu'da bir çok Ali Osman ismi vardır. Bu ismi çocuklarına veren Anadolu Müslümanları adeta şu mesajı vermişlerdir:
"Bizler Hem ehl-i beyti çok severiz hem de diğer sahabileri çok severiz."
Ne güzel bir barış kültürü. Allah Teala bu güzellikleri bize yaşatan atalarımıza rahmet eylesin. Peygamber Efendimize, ehl-i beytine ve tüm sahabilerine selam olsun.

EĞİTİMLE İLGİLİ GÜZEL BİR YAZI (İKTİBAS)

   Geçenlerde bir sohbet esnasında “Kel Mahmut gibi hafızam var” dedi bir öğretmen arkadaşım. “30 yıl önceki öğrencilerimi bile numaralarıyla hatırlıyorum…”
Sonra saymaya başladı. Doktorlar, öğretmenler, mimarlar, mühendisler, eczacılar, diş hekimleri, başarılı işadamları…
Bunlardan bazılarının üzerinde ne kadar çok emeği olduğundan bahsetti. Haylaz, yaramaz pek çok öğrencisinin şimdi başarılı birer insan olduğunu anlattı.
“Kazandığın öğrencileri iyi hatırlıyorsun” dedim.
“Evet” dedi… “Dedim ya, güçlüdür hafızam…”
“Ben de hatırlıyorum” dedim… “Kaç öğrenciyi kazandığımı, kaç öğrencimin adam olduğunu, kaç öğrencimin elinden tuttuğumu, kaç öğrencimi uçurumun kenarından çekip aldığımı, kaç öğrencimin başarılı olduğunu, kaç öğrencimin beni gururlandırdığını çok iyi hatırlıyorum…”
“Ama” dedim. “Ama ben bir şeyi daha hatırlıyorum…”
“Neyi?” dedi…
“Kaç öğrencimi kaybettiğimi de hatırlıyorum. Kaç öğrencimden vazgeçtiğimi, düşerken elinden tutamadığımı, kaç öğrencimi dinlemediğimi, anlamadığımı, anlayamadığımı, kaç öğrencimin imdat dilenen bakışlarını okuyamadığımı çok iyi hatırlıyorum… Düşerken yetişemediklerimi, düştüklerini anlayamadıklarımı, anlamadıklarımı, yanlış anladıklarımı da hatırlıyorum…”
Sustu… Ben devam ettim…
“Kazandıklarımızla övünmek hadi hakkımız olsun, ancak kaybettiklerimizle dövünmek de görevimiz değil mi?”
Gözlerim buğulandı…
“Ben kaç öğrenciyi kazandığımın değil, kaç öğrenciyi kaybettiğimin hesabını yapıyorum…”
“Kaç öğrenciyi kaybettin?” dedi.
“Sıfır’dan çok” dedim… “Bu yüzden gerçekten çok üzgünüm…”
Westbrook Lisesi'ni Kurtarmak” filmini izlediniz mi? İzlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz. Filmde zenci drama öğretmeniyle, okulu kapatmak için görevlendirilen okul müdürü arasındaki konuşma çok etkileyici. Aslında yazıma ilham veren şey de bu konuşma oldu. Zenci drama öğretmeni okul müdürüne şöyle diyor filmde:
Öğrencilerden birinin okulu bıraktığını biliyor musunuz? 16 yaşında ve eğitimini bitiriyor. Tehlikeli bir yola giriyor, ben bunu hissedebiliyorum. Onu kurtarmak için her şeyi yapıyorum ama kaybedilmiş bir savaşın içindeyim… Nasıl hissettirdiğini biliyor musunuz? Ben kaç öğrenci kurtarmış olsam da kaybettiklerimi hatırlıyorum…
Kazandığımız pek çok öğrenci oldu. Bundan sonra da pek çok öğrenciyi kazanacağız… Gayretimizle, fedakârlıklarımızla pek çok öğrenciyi kurtaracağız.
Kurtardığımız öğrencileri hatırlamak hakkımız…
Kurtardığımız öğrencileri hatırlayarak mutlu olmak da…
Ancak…
Asıl kaybettiklerimizi hatırlamalıyız…
Hatırlamalıyız ki, bundan sonra kaybettiğimiz, kaybedeceğimiz bir tek öğrenci olmasın…
Bu yüzden…
Sorunlu öğrenciyi “umutsuz vaka” olarak görmek ve onu eğitim sisteminin dışına itmeye çalışmak yanlış ve asıl sorunlu olan vaka bu düşünce sistemi…
Yapmamız gereken şey, öğrenciyi sınıfımızdan, okulumuzdan atmak ya da ilgi alanımızın dışına itmek değil…
Asıl yapmamız gereken, bizi sorunlu öğrencilerden vazgeçmeye yönelten düşüncelerden kurtulmak için mücadele etmektir.
Bunu yaparsak…
Yani hiçbir öğrencimizden vazgeçmezsek…
Kazandıklarımızla övünmekten çok, kaybettiklerimiz için dövünürsek…
Ve kaç öğrenciyi kaybettiğimizi hatırlarsak…
Hem iyi bir insan, hem iyi bir öğretmen oluruz…
Ali ÇAM Eğitimci Yazar

MESLEĞİNDE ÖRNEK KİŞİLER-2 (HADEME YAŞAR ABİ)

   Meşru iş olmak kaydıyla hangi iş olursa olsun ,işinin hakkını veren kimselere hep saygı duymuşumdur.
Hele bu kimseler toplum hizmeti veriyorlarsa saygım daha da artar. Çünkü devlet dairesine girdikten sonra işini hakkıyla yapanla işini savsaklayan kimseler aynı maaşı alırlar. Ve onların iş akitlerini feshetmek pek kolay değildir.

 İşinin hakkını veren bir hizmetli görevini savsaklayan veya beceriksiz bir öğretmen ve müdürden daha değerlidir benim gözümde.

Bu gün anlatacağım kişi de, görevini layıkıyla yapanlardan hizmetli Yaşar abimizdir.
1994 yılında İHL ye tayinim çıktığında dikkatimi çeken şeylerden birisi de Yaşar (Eser) abinin çalışması ve gayreti olmuştu..
O yıllarda dört hizmetli vardı okulumuzda. Her kat bir hizmetlinin uhdesine verilir, o katın temizliğinden malzemelerinden vs. onlar sorumlu olurdu.
O dönemlerde İlçenin yollarının çoğu asfalt olmadığından öğrencilerin çoğunun ayakkabılarında az  da olsa çamur olur, çamurlar kuruyunca dökülür, sınıfları koridorları ve merdivenleri kirletirdi. İyi süpürülmediğinde çocuklar geçtikçe toz kalkardı.
Yaşar abinin olduğu kat hemen fark edilirdi. Koridor ve sınıflarında pek toz göremezdik.
Çünkü, öğrenciler derse girince koridorları  paspasla temizler merdivenleri süpürür WC leri temizlerdi.
Öğrenciler gittiklerinde sınıfları emek çekerek süpürür, orta yerleri paspas yaparak ince tozları da alır, sonra da masa ve sıraları nemli bezle temizlerdi.
O katta derse giren öğretmenler sınıfların temizliğini hemen fark ederler, daha rahat ve huzurlu ders işlerlerdi.
Diğer katlardan birinin temizliği de nispeten güzel olurken, diğer ikisinin temizliği bazen üstün körü yapılır, İnce tozlar alınmadığından öğrencilerin giriş ve çıkışlarında tozlar kalkar dersin ilk dakikaları pencere açtırmakla geçerdi. (O dönemler hem orta okul hem de lise kısmımız aynı binadaydı. Özellikle orta okul sınıflarında giriş-çıkışlarda hemen toz kalkardı.)
Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde O dönem idarecilik yapan büyüklerime Yaşar abiyi sorduğumda, benim bilmediğim yönlerini de anlattılar.
Mesela; Okul için alınan ve artan malzemeleri  bir kaç yıl sonra bile "şu malzemeler var mıydı" diye sorulduğunda  varsa, hemen çatıdan bulup getirirdi." dediler.
 Bu da gösteriyor ki Yaşar abi okulun işini ve malzemelerini kendi işi ve malzemeleri gibi görmüş. onların bir emanet olduğunun bilincinde olmuştur.
Allah Teala Ondan ve onun gibilerden razı olsun.

Yaşar abi uzun zaman önce emekli oldu ve  köyünde  (Örenköy'de) yaşıyor.
Rabbimiz, kendisine hayırlı ve huzurlu ömürler nasip eylesin.

Benzer diğer yazımız (Marangoz Kara Mehmet) için lütfen tıklayınız.
http://www.aliuslu.net/2018/05/mesleginde-ornek-kisiler-1-marangoz.html

  

ÖĞÜT VERMEDEN EĞİTEBİLMEK.

EĞİTİMDE GÜZEL ÖRNEKLER-2 (ANADOLU İRFANI)
TEMA Vakfı başkanı, Sayın Hayrettin Karaca'yı yıllar önce bir TV programında dinlemiştim.
O küçükken, annesi yemek yaptığında, bazen komşularına, özellikle yoksul veya yaşlılara yemek gönderirmiş. Gönderirken çok kısık bir sesle dermiş ki:
"Hayrettin! Bunu al falan teyzeye ver gel."
Hayrettin bey diyor ki:
Ben annemin konuşma tarzından bu işin çok gizli tutulması gerektiğini anlardım ve öyle yapardım.
Oysa annem o konuşmayı kısık sesle yaparken evde zaten üç kişi bulunuyorduk. Annem, babam ve ben. Dolayısıyla konuşmayı hepimiz duyuyorduk. Fakat O, kısık sesle konuşarak yapılan iyiliğin gizli yapılması gerektiğini bana öğretmiş oluyordu.

İrfan sahibi bu Anadolu kadını, hem iyilik yapıyor hem de  bu davranışıyla çocuğuna şunları öğretiyordu.
1-İyilik yapmayı, infak etmeyi, zayıflara karşı duyarlı olmayı öğretiyor.
2-İyiliğin nasıl yapılması gerektiğini öğretiyor.
3- Komşuluk hak ve sorumluluklarını öğretiyor.
 

HABER DEĞERİ TAŞIMAYAN GÜZELLİKLERİMİZ

   Maalesef bir şeyin haber değeri olması için olumsuz şey olması gerekiyormuş gibi haberlerin çoğu olumsuz şeylerden oluşuyor.
Haberleri izlediğimizde çevremizdeki her şey olumsuzmuş gibi bir duyguya kapılıyoruz. Halbuki haber değeri taşımayan çok güzel şeyler de oluyor ülkemizde ve bunların sayıları oldukça fazla.
Mesela:
HER ERKEK MERHAMETSİZ VE SORUMSUZ DEĞİL.
Bu gün milyonlarca kişi evine helal rızık götürmek için işine gitti. Dürüst bir şekilde işini yapıp evine çoluk-çocuklarının yanına döndü. Yorgunluğuna rağmen gülümseyerek onları mutlu etmek için gayret gösterdi.

HER ANNE ACIMASIZ DEĞİL.
Bu gün on binlerce anne bebeğinin rahatı için fedakarlık yaptı, gece uykusunu böldü. Gündüz özgürlüğünden gezmesinden fedakarlık yaparak bebeğiyle ilgilendi.
Büyük çocuklarının iyi insan olması için gayret gösterdi.

HER KADIN SORUMSUZ DEĞİL.
Bu gün on binlerce ev hanımı /hanım, evini derleyip toparladı eşi ve çocukları için yemek yaptı onların çamaşırlarını yıkayıp ütüledi.
HER ŞOFÖR TRAFİK MAGANDASI DEĞİL.
Bu gün on binlerce şoför trafik kurallarına uyarak, başkalarının hakkını gözeterek yolculuk yaptı.

HERKES YALANCI /SAHTEKAR DEĞİL.
Bu gün binlerce kişi kendine saygısından ve ahlaki ilkelerine bağlı olduğu için doğru konuştu her türlü hileden uzak durdu.

HER ÇOCUK İSYANKAR DEĞİL.
Bu gün on binlerce çocuk anne-babasının hatırını kırmamak için gayret gösterdi. Onlara sevgi ve saygı cümleleriyle hitap etti.
HERKES VEFASIZ DEĞİL.
Bu gün binlerce kişi eşini-dostunu aradı hal hatır sordu.Bazıları ziyaret ettiler.

HERKES MENFAATÇİ DEĞİL.
Bu gün binlerce kişi hiç bir maddi beklentisi olmaksızın birilerine selam verdi, hal-hatır sordu. Dertlerini dinledi çare olmaya çalıştı.
Bu gün binlerce kişi memleketin ilerlemesi için kafa yordu, gayret gösterdi.
BU ÖRNEKLERİ ÇOĞALTABİLİRİZ.
………

TOPLUMDAKİ İĞRENÇ KOKULAR

Usulüne uygun muhafaza edilmeyen gıdaların bozulduğunu hepimiz müşahede etmişizdir. Hele bu gıdalar hayvansal gıdalarsa, kötü, hatta iğrenç kokular yaymaya başlarlar.

Yine hepimiz biliriz ki bozulan gıdaların kötü kokuları bozulmanın sebebi değil sonucudur.

Toplumumuzda infial uyandıran olaylar da ( kadın cinayetleri, taciz ve tecavüz olayları v.s) toplumdaki bozulmanın sonuçlarıdır.

Nasıl ki gıda maddeleri bozulduğunda sonuca değil sebeplere odaklanıyor isek, bu tür olaylarda da sebeplere odaklanmalıyız.

Toplumsal problemlerin sebepleri çok karmaşık olabilir. Dolayısıyla çözümleri ve alınacak tedbirler de çok kolay olmayabilir.

Daha önemlisi bu gün uygulamaya başladığımız tedbirlerin neticelerini görmek  birkaç yıldan fazla zaman alabilir.
Çözüm önerisi:
Toplumsal problemler ve sebepleri, sahalarında  yetkin olan psikologlar, sosyal bilimciler, siyasetçiler, hukukçular, eğitimciler, din adamları, gazeteciler  vb. tarafından  aceleye getirilmeden  objektif bir biçimde tartışılmalı en azından uzlaşılan maddeler uygulamaya konulmalıdır.

Üniversiteler bu konuda öncülük yapıp belirtilen grupları bir araya getirip çalıştay düzenleyebilirler.

NOT:
Kişilerin veya grupların, olayların sorumlusu olarak birbirlerini suçlaması ve  olaylara ideolojik yaklaşılması  çözümün önündeki engellerdendir.


    Ali USLU- 26/08/2019-TAVŞANLI

GENÇDİK, SAMİMİYDİK...

GENÇDİK,
Samimiydik.
Davamız vardı ve davamıza adanmıştık.
Düşüncelerimiz gayet netti.
Beyaz ve siyah vardı zihnimizde. Beyaz haricindeki bütün gri tonlar, siyahtı bizim gözümüzde.
Bütün problemlerin çok basit çözümleri vardı. Biz buna bütün kalbimizde İnanmıştık.

Aradan çok yıllar geçti.
Çok şeyler yaşadık ve gördük.
Hayal kırıklıklarımız çok oldu.
Uzaktan "büyük" gördüklerimizin bir çokları yaklaştıkça küçüldüler gözümüzde.
Dava adamı bildiklerimizin birçoğuyla hedeflerimizin (davalarımızın) farklı olduğunu fark ettik.
Artık beyaz aramıyoruz.
Gözlerimiz beyaza yakın gri görünce seviniyor.
Problemlerin çözümünün çok basit olmadığını da yaşayarak kavradık.

Eski heyecanımız yok artık,
Toptan kabul ve toptan ret yok söylenilenlere karşı.
Söylenenleri ve eleştirileri filtreden geçiriyoruz zihnimizde.
Grinin tonlarına göre değerlendiriyoruz ekser insanları.

Gençlik heyecanımız yok, fakat;
Çok şükür imanımız var.
Allah'a güvenimiz var.
Şahıslara bağlı olmayan bir davamız ve dava şuurumuz var.
Hiç kimseye kiralanmayan akıllarımız var.
Zalimlere kinimiz, mazlumlara dualarımız var.
Az da olsa, dünyalık hiçbir beklentisi olmayan  inanmış insanlarımız var.
Samimiyetimiz var.
Ve ümitlerimiz var.
Ali USLU/ 16 Ağustos 2019- TAVŞANLI

ŞEYTAN SİZLERİ EN ÇOK HANGİ YÖNDEN KANDIRMAYA ÇALIŞIYOR?

MİNİ ANKET

Seytan sizin yanınıza en çok hangi kapılardan girmeye çalışıyor?
Şeytanlar, herkese aynı biçimde yaklaşmazlar.

Malumdur ki düşmanlar da, işgal etmek istedikleri bölgelerin önce zayıf alanlarını keşfederler ve oralardan hücuma geçerler.

Şeytanlar da bizim düşmanınız olduğundan bizim zayıf yerlerimizi tespit edip oralardan bizi etkilemeye ve ifsad etmeye çalışırlar.
Bizler zayıf taraflarımızın farkına varırsak oraları güçlendirme ihtimalimiz vardır.

Şeytanların en çok kullandıkları kapılar şunlardır:
a)Kibir kapısı:  Kendini üstün görmek, veya birilerini küçük görmek. (Makam-mevki, mal-mülk, yetenek, ilim-bilgi, güç kuvvet, güzellik-yakışıklılık gibi sebeplerle)
b)Şehvet kapısı.(Özellikle gözlere sahip olamamak, internette dinen yasak alanlara girmek gibi şeyler dahil)
c)Hırs kapısı.
d) Ucup kapısı. (Kendini beğenme, kendini bir şeyler zannetme –Güzelliklerin Allah’tan geldiğini unutma.)
e) Gıybet ve dedikodu kapısı.
f) Alay etme, dalga geçme kapısı. (Bunun alt yapısında da kibir vardır.)
g) Tembellik kapısı. (Özellikle farz ibadetleri yapma konusundaki tembellik)
h) Geçimsizlik kapısı: Küçük problemleri büyütmek. Kırıcı ve kaba konuşmak, hakaret etmek gibi)
ı) Adaleti gözetememe kapısı.
i)...
Bu şıkları çoğaltabiliriz. Cevaplarınız sizde saklı kalsın. O şıkları tedavi için yollar arayınız.

BAKLAVA

 .Gördüğünüzde albenisi olan, özendiğiniz, dışı çok güzel olmakla beraber içi olmamış (ya şerbet tam ulaşmamış olduğundan kuru kalmış, ya da tam pişmemiş biraz hamurumsu kalmış)) baklava yediğiniz oldu mu.
Benim oldu. Görüntüsüyle iştahınızı kabartıyor. Görüntüye uygun bir lezzet hayal ediyorsunuz.  Ta ki, ağzınıza alıp ısırıncaya kadar.
Isırdığınızda ise dişleriniz farklı bir katmana değiyor. O an düşündüğünüz şeyin tam tersi bir durum yaşıyorsunuz. Adeta hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.
   Özellikle yeni tanıdığımız veya tanıdığımızı zannettiğimiz bazı kimselerde de buna benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz.
Dış görünüşü,  konuşması, dışa dönük davranışları mükemmel. Sonra teşrik-i mesainiz artıyor ve bazı olaylara karşı tepkilerini gördüğünüzde ise hayal kırıklığına uğruyorsunuz.
İşte o zaman bu kimsenin bahsedilen baklava gibi olduğunu anlıyorsunuz. Dışını güzelleştirmiş fakat içini dolduramamış.
  Bahsettiğimiz bu kimseler tabiiki iyi niyetli olan kimseler. İnsanları aldatmak için dışını güzelleştiren kimseler ise  konumuzun dışında.
  Bizler de kendimizi zaman zaman kontrol etmeliyiz. Tavırlarımız, tepkilerimiz; inançlarımıza, ahlakımıza, ilkelerimize, değerlerimize ne kadar uyuyor.?
  Bunları kontrol etmezsek hafazanallah yanlışlarımızı erdem olarak görmeye bile başlayabiliriz.

BAZILARI FARKINDA OLMADAN ENGEL OLURLAR


BAZILARI FARKINDA OLMADAN ENGEL OLURLAR
Toplumu ilgilendiren olumsuz bir durum olduğunda bazı kimseler bunun izalesi için öneriler sunarlar.
Bu önerilerin hayata geçirilmesi durumunda iki ihtimal vardır.
1-Başarıya ulaşma durumu.
2-Sonuç alamama yani başarısızlık durumu. Bu ikinci durumda daha kötüye giden bir şey olmayacaktır. En kötü hali eski durum devam edecektir.
Yani zarar yok. Ya olumlu hal ya da eski hal.
Fakat bu gibi durumlar için birileri ne zaman öneriler getirseler hemen öbürleri olumsuz durumları sıralamaya başlarlar.
*Olmaz kardeşim! kesinlikle başarıya ulaşamazsınız.
*Havaya uğraşmayın bundan bir sonuç çıkmaaazz.
*Daha önceleri falancalar da böyle yapmıştı netice alamadılar.
*Siz kimlerle uğraştığınızı biliyor musunuz.
*-v.b.
Bunlar iyi niyetli olmalarına rağmen bir şeylerin yapılması için teşebbüs edenlere engel olurlar. Böyle yapmakla sadece eski olumsuzlukların devamına katkı sağlamış olurlar.
Bu gibiler sadece moral bozarlar ve insanın motivasyonunu kırarlar.
Başarı durumunda sesleri pek çıkmazken, başarısızlık durumunda ""ben dememişmiydim?" diye başlayan cümlelerle her yerde konuşurlar.

 

DERVİŞ VE KARAKTER

KARAKTER
Dervişe sordular:
Bir kişide imandan sonra aradığın en önemli özellik nedir?
"Karakterdir" diye cevapladı.
Biraz bekledikten sonra devam etti:

-Karakteri düzgün olmayan kişilere güvenemezsiniz.
Bunlar mercimek gibidirler.
Neresi önü neresi arkası belli değildir.
Ne zaman yanındadır, ne zaman karşındadır anlayamazsın.
Bunlar, ilkeleri olmayan kişilerdir.
En iyisi bunlardan uzak durmaktır.
Yanında bulunanların karaktersizliğini anladığında ise en kısa zamanda yanından uzaklaştırmak gerekir..

MİNİ ÖYKÜ (HADDİNİ BİLMEK)

MİNİ ÖYKÜ
Arkadaşlarıyla sohbet ederlerken konu ilim üzerine yoğunlaşmıştı.
Mevzuun bitmesine yakın bir arkadaşı dervişe sordu.
-Derviş! Hangi şeyi bilmek daha önemlidir sence?
Derviş uzun süre sustuktan sonra cevapladı:
-Haddini bilmektir. Haddini bilen kendini de bilir. Haddini bilen yaratıcısını da bilir.

Koca Yunus demiş ya:
"İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir."
Kişiye haddini öğretemeyen ilmin kime faydası olur ki.




KİM DAHA DEĞERLİ?

KİM DAHA DEĞERLİ?
Hayat felsefeme göre:
Görevini layıkıyla yapan bir hizmetli, görevini savsaklayan veya beceriksiz bir müdürden/genel müdürden daha değerlidir ve saygıya daha layıktır.
Kişiler görev aldıkları (veya işgal ettikleri) yerin hakkını verip vermediklerine göre, değerlidir, az değerlidir veya değersizdir benim gözümde.
Görevini kötüye kullananlara gelince, elini sıksam elim kirlenir diye düşünürüm

DÜĞÜN SALONLARINDA LÜTFEN KUR'AN OKUTMAYIN

DÜĞÜN SALONLARINDA LÜTFEN KUR'AN OKUTMAYIN
Düğün ve sünnet merasimi sezonuna girdik.
Bazı düğün ve sünnet törenlerinin başında Kur'an okutuluyor.
Bir yandan Kuran okunurken diğer yandan gürültü devam ediyor.
Bazı bayanların kıyafeti Kur'an dinlemeye uygun olmayabiliyor.


DİKKAT EDİN!
Kur'an tören aksesuarı değildir.
Hele bir de Kuran'la başlayıp dansla biten törenler yok mu?
Ne desem bilemiyorum.

NE VERİRSEN VER...


   En fazla rahatsız olduğum şeylerden birisi de, "ne verirsen ver" sözüdür.
Mesela;
Bazen bir tanıdığımıza bir şey yaptırırız. Malzemeyi bırakıp gider, iş bitiminde ustanın yanına varırız. Ustaya sorarız
- Ustam borcumuz?..

Cevap:
-Hocam ! ne verirsen ver…

İşte bu cevap beni en fazla rahatsız eden cevaptır.
Niçin?
1-Ben bu piyasayı bilmiyorum ki üç aşağı beş yukarı bir şey tahmin edeyim.
2-Buna ne kadar zaman harcadığını da bilmiyorum. Belki üç dakika uğraştın, belki üç saat uğraştın.
Ha şöyle dese bir nebze anlarım. "Hocam bunu piyasaya şu fiyata yapıyorum. sen ne verirsen ver" dese ona uygun bir şey düşünürüm.
Bu tür cevaba ne gerek var ustam. Sen emeğinin karşılığı neyse onu söyle.
Hem sen mağdur olma, hem de karşıdakini zor durumda bırakma.

ÜNİVERSİTE MEZUNU, İŞSİZ/MUTSUZ GENÇLER.


   Bazı gençlerimizin üniversite hayali küçük yaşlarda başlar. Ailelerin ve çevrenin de bunda etkisi vardır.
Bu gençlerimiz zamanı gelip üniversiteyi kazandığında tabii ki büyük sevinç yaşarlar. Okumak ve mezun olabilmek için de, emek, zaman ve para sarf ederler.
Hayalleri vardır, umutları vardır geleceğe ait.
Bazen zamanında, bazen de uzatmalı olarak okul biter.
Genç ve ailesi sevinçlidir. Artık hayallerin gerçeğe dönüşmesi vakti gelmiştir.
Ne var ki pek çok mezun için asıl problem okul bittikten sonra başlar.
Çünkü birçok fakültenin mezuniyet sonrası iş imkanı kısıtlıdır. Hatta bazılarının yok denecek kadar azdır.
Birkaç yıl sınavlara hazırlanarak geçirilir. Bu yıllar nispeten problemin az olduğu zamanlardır. Sınav kazanılacak ve hayaller gerçekleşecektir.
Fakat her geçen yıl genç psikolojik olarak biraz daha yıpranır. Baba parası yemek ağır gelmeye başlamıştır.
Hayalindeki mesleğe ulaşamamıştır. Bu arada yaş yirmi beş ile otuz arasıdır. Diğer mesleklere girmek için  ise bazen yaş geçmiş olur, bazen de onu yapmaya gururu müsaade etmez.
Zaten çalışmak istese de bazı işyerleri onları çalıştırmak istemez haklı olarak. İşveren de haklıdır kendine göre, Öyle ya, siz iş veren olup, vasıfsız bir eleman alacak olsanız üniversite mezunu birisini mi tercih edersiniz? Yoksa lise veya ortaokul mezunu birisini mi?
Neticede yaşı otuza yaklaşmış, kendine uygun iş bulamamış (dolayısıyla hayalleri yarım kalmış, kendini değersiz hisseden) bu türde üniversite mezunu pek çok gencimiz, hayata küser. Devleti'ne küser. Çevresinin bakışlarından dahi rahatsız olurlar.
Düşüncem şudur:
Üniversiteye gidecek gençler ve aileleri, eğer gideceği fakültenin iş imkanları kolay değilse tekrardan düşünsünler. Çünkü mesele sadece işsizlikle kalmayıp gencin ruh dünyasını perişan eden bir duruma dönüşüyor.
Yol yakınken kendilerine uygun bir mesleğe yönelsinler.
Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olmasınlar.
Ailenin durumu müsaitse ve "Benim çocuğumun işi zaten hazır. Bir de fakülte bitirsin" diyorlarsa onlara bir şey diyemem, hatta tavsiye ederim, en azından değişik çevreler tanımış olurlar. Ufukları da açılmış olur.
Ailenin böyle imkanı yoksa, küple ilgili bir darb-ı mesel vardır ya! öyle olabilir:
"Yerden göğe küp dikseler,Yerden göğe küp dizseler/Birbirine bendetseler/Altından birin çekseler/Seyreyle sen gümbürtüyü."

Tabii bu küp meselesini gençler pek anlayamadı. Eskiden evlerde topraktan yapılıp pişirilmiş turşu, un gibi şeyleri koymak için küpler bulunurdu.

HATALARIMIZ KARŞISINDAKİ TAVIRLARIMIZ


Bizler, bazen bilerek, bazen de bilmeyerek yanlış yapabiliriz. Bilmeden yaptığımız yanlışlara hata diyoruz.
Hata yapmak insani bir durumdur ve normaldir. Bizi değerli veya değersiz yapan şeyler ise hatalarımız karşısındaki tutumlarımızdır.
İblis, Hz Ademe "secde edin" emrine muhalefet etmiş, sonra bu yanlışını savunmaya geçmiş, yanlışta ısrar etmiş, çevresini suçlamış, sonunda lanetlenmiştir. (A'raf/11-18)
   Hz Adem (a.s) ve eşi de, yasaklanan "ağaca yaklaşmayın" emrine muhalefet etmiş fakat, hatalarını anlayıp pişman olmuş, özür dileyip tevbe etmişlerdir.

 Kendilerinin hatasında iblisin de büyük payı olmasına rağmen suçu iblise atmamışlar, suçu kendilerinde görüp "Rabbena zalemne enfüsena fein lem teğfirlena ve terhamne le nekünenne minel hasirin.  Ey Rabbimiz biz kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen kaybedenlerden oluruz" (A'raf/ 23)diyerek niyazda bulunmuşlar ve neticede bağışlanmışlardır.

DERVİŞİN BÜROKRAT OLAN ARKADAŞI.


   Derviş, arada bir arayıp hal hatır sorduğu bürokrat arkadaşını telefonla aradı. Telefon cevap vermedi. Her zamanki gibi müsait olduğunda döner diye beklerken sekreteri cevaben aradı. "...  Beyin toplantıya gittiğini, önemli bir durum varsa kendisinin ilgileneceğini" belirtti. Derviş, artık hal-hatır sormak için arkadaşını aramaması gerektiğini anladı ve öyle yaptı.

   Bir gün dervişe bir tanıdığı gelip, derdini anlattı. Hakikaten mağdur durumdaydı. Derviş, bunu bürokrat arkadaşının halledebileceğini, O halledemese bile halledecek bir tanıdığı olacağını düşündü. Telefon açtı. Telefon çaldığı halde cevap vermedi. Mutlaka dönerler diye düşündü derviş. Akşama kadar umutla bekledi. Her telefon çalışında  arkadaşından geliyordur diye düşündü fakat, dönen olmadı
Üç gün sonra tekrar aradı yine aynı durumla karşılaştı. Derviş artık arkadaş olduğu kişiyle arkadaş kalamadıklarını iyice hissetti.

   Dervişin zihni gerilere çook gerilere gitti. ilkokul, ortaokul ve liseyi birlikte okumuşlardı. Aralarındaki samimiyet ancak dostluk ile ifade edilebilirdi. İlk okul üçüncü sınıftan itibaren lise sona kadar aynı sıra ve masayı paylaşmışlar, okul harici zamanlarının çoğunluğunu birlikte geçirmişlerdi. Öyle ki akşam yemeklerini bazen birinde bazen de öbürlerinde yerlerdi.  Üniversite sınavına girmeden aynı tercihleri aynı sıraya göre yapmışlar (o zamanlar sınava girmeden tercihler yapılırdı) ve üniversiteyi de aynı fakültelerde okumayı hedeflemişlerdi. Sınav sonuçları geldiğinde ise farklı illerdeki fakülteleri kazandıklarını öğrenip ikisi de üzülmüşlerdi. Fakat üniversitede farklı illerde olmalarına rağmen irtibatları en sıkı şekilde devam etmişti.

   Arkadaşı fakülteden sonra bürokratlığa atanmıştı. Alt seviyede bürokrat iken irtibatları ve samimiyetleri yine devam etmişti. Birbirlerini haftada en az bir kez telefonla arayıp hal hatır sorarlardı.
  Aradan zaman geçmiş, arkadaşı üst düzey bürokratlığa getirmişti. İlk zamanlar birbirlerini arayıp sorarlarken zamanla aramaların tek taraflı hale dönüştüğünü fark etmişti derviş. Her seferinde derviş arıyor arkadaşı sadece cevap veriyordu.
"Demek ki işleri git gide yoğunlaşıyor "diye düşünmüştü. Eee kolay değildi. Sorumluluğu artmıştı. 
   Aradan üç ay daha geçmişti ki derviş bir şey daha fark etti. Arkadaşıyla konuşma süreleri git gide azalıyordu. Daha çok derviş soruyor arkadaşı cevaplıyor, arkadaşı dervişe pek sormuyordu. Derviş acaba işlerine engel mi oluyorum diye düşünmüş ve önceleri iki haftaya, sonra üç haftaya, sonra da bir aya çıkarmıştı aramalarını.Telefon konuşmaları da eski samimiyetini kaybetmiş, baya bi resmiyet kazanmıştı.
  Derviş, gerek gazetelerden gerekse sosyal medyadan arkadaşının çevresinin ve ilgi alanlarının değiştiğini öğrendiğinde meseleyi kavramaya başlamıştı. Herkes emsaliyle müşerref olmalıydı!. Arada mevki olarak büyük uçurumlar oluşmuştu!
  Oysa derviş de arkadaşı da makam ve mevkileri insanlara hizmet aracı olarak görürler  bunların önemsiz olduğunu düşünürlerdi.
"Demek ki makamların değişmesiyle insanın çevresi ve düşünceleri değişebiliyormuş." demişti kendi kendine.
Bayramlarda ve özel günlerde arkadaşından mesajlar geliyordu gelmesine de, mesajın toplu mesaj olduğu belliydi. Derviş de nezaketen cevap yazıyordu.
  
   Bir gün caminin yanındaki çay ocağında çay içerken yan masadakilerin arkadaşı hakkında konuşmaları dikkatini çekti. Arkadaşı bir kaç gün önce il ve ilçeye gelmiş bir dizi toplantıya katılmış ve dönmüştü. O an içinin acıdığını hissetti derviş.
   Nasıl olurdu? Bir zamanlar bir birlerini her gün arayıp soran görmediklerinde özleyen, buluştuklarında uzun süre sohbet eden arkadaşı ilçeye geliyor ve haber dahi vermiyordu. Kalbindeki son şeylerin de koptuğunu hissetti derviş.
 Bundan sonra hiç arayıp sormadı, fakat medyadan ve sosyal medyadan az da olsa takip ediyordu.
Bir gece dua ederken duasının bir bölümünde isim isim dua ettiği arkadaşlarının arasında bürokratın olmadığını fark etti. Bunu bilinçli mi yapmıştı? Ne kadar zamandan beri bu böyleydi hatırlayamadı. Halbuki ilk sıralarda onun ismini sayardı dualarında...
   Aradan bir kaç yıl daha geçti. Arkadaşı  bürokraside biraz daha yükselmiş ve toplumun çoğunluğu tarafından tanınır hale gelmişti.  Medyada daha sık görünüyor, röportajları haber kanallarında yayınlanıyordu. İlçede ondan bahsedilirken geleceğin bakanları arasında olması gerektiği bile konuşuluyordu.

   Bir gün bir gazetede arkadaşı aleyhine yazı gördü. Dikkatle inceledi. Arkadaşı, görevini kötüye kullanmakla itham ediliyordu. Birilerine haksız çıkar sağladığından bahsediliyor bunun için ne kadar menfaat temin ettiği vs. suçlamalar devam ediyordu. Ertesi gün daha fazla gazetede, TV kanallarında konuyla ilgili haberler geçmeye başladı. Sosyal medyada bazıları tarafından adeta linç edilmeye çalışıyordu. Derviş bu duruma çok üzüldü.
   Arkadaşı gerçekten görevi kötüye mi kullanmıştı? Yoksa güvendiği elemanlar farkına varmadan ona imza mı attırmışlardı? Yani ihmal mi vardı? Veya birilerinin işine gelmediğinden iftira mı atılıyordu?
   Bunların hepsi de ihtimal dahilindeydi ve dervişin bunu bilmesi mümkün değildi. Her kafadan bir ses çıkıyor hangi haberin doğru olduğu bilinmiyordu. Derviş arkadaşı hakkında yine de hüsn-i zanda bulundu.
 Bir sabah, arkadaşının bürokratlıktan alındığını ve pasif bir göreve alındığını öğrendi gazetelerden.
   İçini yokladı. Bu şekilde bitmesine üzüldüğünü hissetti. Fakat arayıp bir geçmiş olsun demek içinden gelmedi.
   Arkadaşının bürokratlığının sona ermesiyle çevresi de birden değişmeye daha doğrusu boşalmaya başladı. Daha önce ona gözükmek ve onunla selamlaşmak için özel gayret gösteren kişiler ya zoraki selam veriyorlar ya da görmezden geliyorlardı. Gittiği yerlerde de artık özel muamele ve ilgi görmüyor sıradan vatandaş muamelesi yapılıyordu.
   İlgiye ve saygıya alışmış bürokrata bu durum çok ağır geldi. Atandığı görev zaten kızak bir görevdi. Yaptığı bir iş yoktu. Bir hafta uğramasa kimse arayıp sormazdı.
 Biraz kendine gelince memleketine gidip kafayı toplamayı  düşündü. İlçesine geldiğinde de kendisine duyulan eski saygı ve hürmetin olmadığını fark etti.
    Birden eski günler geldi aklına ,mutlu günler....  dervişle geçirdiği günler. Doğru dervişin evine gitti. Derviş onu güzel karşıladı. Fakat "hoş geldiniz ...bey" diye gayet resmi bir hitapla karşıladı. Tanıdı bir amirle konuşuyormuş gibi konuştu derviş. Daha doğrusu fazla konuşmadı. Nasılsınız, geçmiş olsun, üzüldüm gibi kısa cümlelerle birkaç cümle söyledi.
    Arkadaşı dayanamadı. Yoksa sende mi inandın iftiralara? Niye soğuk davranıyorsun? Bizler dost değil miydik? diye sordu.
   Derviş acı acı gülümsedi. Bakın ...bey! Sizinle kaç senedir irtibatımız yok biliyor musunuz? diye cevapladı.
   Arkadaşı, işlerinin yoğunluğunu falan söyledi. Fakat kendisi de inanmıyordu söylediğine.
Derviş arkadaşının yüzüne biraz acıma hissiyle baktı, başını eğdi ve dedi ki.
"Biz dostlarımıza dost kalabildiklerimize elbette güveniriz.
Toprağı severim, zaten toprak olacağız. Lakin bize teyemmüm toprağı muamelesi yapılmasını kabul edemeyiz". Sonra sustu bir daha konuşmadı. Arkadaşı toprak meselesini pek anlayamadı. Ne alakası vardı dostlukla toprağın. Zaten toprakla ilgili bir mesele de geçmemişti aralarında. "Acaba psikolojik problem mi yaşıyor derviş" diye düşündü. Aradığı samimiyeti ve ilgiyi göremeyip müsaade isteyip ayrıldı.
      Yolda dervişin konuştuğu toprak mevzusunu düşündü hep.  teyemmüm toprağını. Sonra birden kafasında bir şeyler ışıldadı.
 Teyemmüm temiz topraktan alınırdı. Fakat ne zaman alınırdı?  Su olmadığı durumlarda. Abdest almak için asıl olan suydu. Su olduğunda kimse teyemmüm için toprak aramazdı.
   Arkadaşı bunu anladığında, bürokrat olduktan sonra çevresinin nasıl değiştiğini ve samimi arkadaşı dervişle irtibatın önce azalıp sonra koptuğunu bunu da kendisi tarafından yapıldığını hatırladı. Yaptıklarından utandı. Kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.
   Evet dostum sen teyemmüm toprağı değilsin. Sen belki en kaliteli sular arasındasın. Fakat makam-mevki beni sarhoş etti. Öyle ki sahte dost ile gerçeğini ayıramaz olduk. Ta ki sarhoşluktan ayana kadar.
  

MANŞET!

MÜNAFIK DEMEK!

MÜNAFIK Sosyal medyada bazıları, fikirlerini beğenmedikleri kişilere kolaylıkla "münafık" diyebiliyorlar. Bu dini açıdan çok teh...