ÖZ ELEŞTİRİ

GENÇDİK,
Samimiydik.
Davamız vardı ve davamıza adanmıştık.
Düşüncelerimiz gayet netti.
Beyaz ve siyah vardı zihnimizde. Beyaz haricindeki bütün gri tonlar, siyahtı bizim gözümüzde.
Bütün problemlerin çok basit çözümleri vardı. Biz buna bütün kalbimizde İnanmıştık.

Aradan çok yıllar geçti.
Çok şeyler yaşadık ve gördük.
Hayal kırıklıklarımız çok oldu.
Uzaktan "büyük" gördüklerimizin bir çokları yaklaştıkça küçüldüler gözümüzde.
Dava adamı bildiklerimizin birçoğuyla hedeflerimizin (davalarımızın) farklı olduğunu fark ettik.
Artık beyaz aramıyoruz.
Gözlerimiz beyaza yakın gri görünce seviniyor.
Problemlerin çözümünün çok basit olmadığını da yaşayarak kavradık.

Eski heyecanımız yok artık,
Toptan kabul ve toptan ret yok söylenilenlere karşı.
Söylenenleri ve eleştirileri filtreden geçiriyoruz zihnimizde.
Grinin tonlarına göre değerlendiriyoruz ekser insanları.

Gençlik heyecanımız yok, fakat;
Çok şükür imanımız var.
Allah'a güvenimiz var.
Şahıslara bağlı olmayan bir davamız ve dava şuurumuz var.
Hiç kimseye kiralanmayan akıllarımız var.
Zalimlere kinimiz, mazlumlara dualarımız var.
Az da olsa, dünyalık hiçbir beklentisi olmayan  inanmış insanlarımız var.
Samimiyetimiz var.
Ve ümitlerimiz var.
Ali USLU/ 16 Ağustos 2019- TAVŞANLI

MİNİ ANKET

MİNİ ANKET

Seytan sizin yanınıza en çok hangi kapılardan giriyor?
Malum şeytan herkese aynı kanaldan yaklaşmaz. Zayıf bölgelerimizden etkilemeye çalışır. Zayıf alanlarımızın farkına varırsak oraları güçlendirme ihtimalimiz vardır.
a)Kibir kapısı:  Kendini üstün görmek, veya birilerini küçük görmek. (Makam-mevki, mal-mülk, yetenek, ilim-bilgi, güç kuvvet, güzellik-yakışıklılık gibi sebeplerle)
b)Şehvet kapısı.(Özellikle gözlere sahip olamamak, internette dinen yasak alanlara girmek gibi şeyler dahil)
c)Hırs kapısı.
d) Ucup kapısı. (Kendini beğenme, kendini bir şeyler zannetme –Güzelliklerin Allah’tan geldiğini unutma.)
e) Gıybet ve dedikodu kapısı.
f) Alay etme, dalga geçme kapısı. (Bunun alt yapısında da kibir vardır.)
g) Tembellik kapısı. (Özellikle farz ibadetleri yapma konusundaki tembellik)
h) Geçimsizlik kapısı: Küçük problemleri büyütmek. Kırıcı ve kaba konuşmak, hakaret etmek gibi)
ı) Adaleti gözetememe kapısı.
i)...
Bu şıkları çoğaltabiliriz. Cevaplarınız sizde saklı kalsın. O şıkları tedavi için yollar arayınız.

 

BAKLAVA

 .Gördüğünüzde albenisi olan, özendiğiniz, dışı çok güzel olmakla beraber içi olmamış (ya şerbet tam ulaşmamış olduğundan kuru kalmış, ya da tam pişmemiş biraz hamurumsu kalmış)) baklava yediğiniz oldu mu.
Benim oldu. Görüntüsüyle iştahınızı kabartıyor. Görüntüye uygun bir lezzet hayal ediyorsunuz.  Ta ki, ağzınıza alıp ısırıncaya kadar.
Isırdığınızda ise dişleriniz farklı bir katmana değiyor. O an düşündüğünüz şeyin tam tersi bir durum yaşıyorsunuz. Adeta hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.
   Özellikle yeni tanıdığımız veya tanıdığımızı zannettiğimiz bazı kimselerde de buna benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz.
Dış görünüşü,  konuşması, dışa dönük davranışları mükemmel. Sonra teşrik-i mesainiz artıyor ve bazı olaylara karşı tepkilerini gördüğünüzde ise hayal kırıklığına uğruyorsunuz.
İşte o zaman bu kimsenin bahsedilen baklava gibi olduğunu anlıyorsunuz. Dışını güzelleştirmiş fakat içini dolduramamış.
  Bahsettiğimiz bu kimseler tabiiki iyi niyetli olan kimseler. İnsanları aldatmak için dışını güzelleştiren kimseler ise  konumuzun dışında.
  Bizler de kendimizi zaman zaman kontrol etmeliyiz. Tavırlarımız, tepkilerimiz; inançlarımıza, ahlakımıza, ilkelerimize, değerlerimize ne kadar uyuyor.?
  Bunları kontrol etmezsek hafazanallah yanlışlarımızı erdem olarak görmeye bile başlayabiliriz.

BAZILARI FARKINDA OLMADAN ENGEL OLURLAR


BAZILARI FARKINDA OLMADAN ENGEL OLURLAR
Toplumu ilgilendiren olumsuz bir durum olduğunda bazı kimseler bunun izalesi için öneriler sunarlar.
Bu önerilerin hayata geçirilmesi durumunda iki ihtimal vardır.
1-Başarıya ulaşma durumu.
2-Sonuç alamama yani başarısızlık durumu. Bu ikinci durumda daha kötüye giden bir şey olmayacaktır. En kötü hali eski durum devam edecektir.
Yani zarar yok. Ya olumlu hal ya da eski hal.
Fakat bu gibi durumlar için birileri ne zaman öneriler getirseler hemen öbürleri olumsuz durumları sıralamaya başlarlar.
*Olmaz kardeşim! kesinlikle başarıya ulaşamazsınız.
*Havaya uğraşmayın bundan bir sonuç çıkmaaazz.
*Daha önceleri falancalar da böyle yapmıştı netice alamadılar.
*Siz kimlerle uğraştığınızı biliyor musunuz.
*-v.b.
Bunlar iyi niyetli olmalarına rağmen bir şeylerin yapılması için teşebbüs edenlere engel olurlar. Böyle yapmakla sadece eski olumsuzlukların devamına katkı sağlamış olurlar.
Bu gibiler sadece moral bozarlar ve insanın motivasyonunu kırarlar.
Başarı durumunda sesleri pek çıkmazken, başarısızlık durumunda ""ben dememişmiydim?" diye başlayan cümlelerle her yerde konuşurlar.

 

DERVİŞ VE KARAKTER

KARAKTER
Dervişe sordular:
Bir kişide imandan sonra aradığın en önemli özellik nedir?
"Karakterdir" diye cevapladı.
Biraz bekledikten sonra devam etti:

-Karakteri düzgün olmayan kişilere güvenemezsiniz.
Bunlar mercimek gibidirler.
Neresi önü neresi arkası belli değildir. 
Ne zaman yanındadır, ne zaman karşındadır anlayamazsın. 
Bunlar, ilkeleri olmayan kişilerdir. 
En iyisi bunlardan uzak durmaktır.
Yanında bulunanların karaktersizliğini anladığında yanından uzaklaştırmak gerekir..

MİNİ ÖYKÜ

MİNİ ÖYKÜ
Arkadaşlarıyla sohbet ederlerken konu ilim ve üzerine yoğunlaşmıştı.
Mevzuun bitmesine yakın bir arkadaşı dervişe sordu.
-Derviş! Hangi şeyi bilmek daha önemlidir sence?
Derviş uzun süre sustuktan sonra cevapladı:
-Haddini bilmektir. Haddini bilen kendini de bilir. Koca Yunus demiş ya:
"İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir."
Kişiye haddini öğretemeyen ilmin kime faydası olur ki.

KİM DAHA DEĞERLİ?

KİM DAHA DEĞERLİ?
Hayat felsefeme göre:
Görevini layıkıyla yapan bir hizmetli, görevini savsaklayan veya beceriksiz bir müdürden/genel müdürden daha değerlidir ve saygıya daha layıktır.
Kişiler görev aldıkları (veya işgal ettikleri) yerin hakkını verip vermediklerine göre, değerlidir, az değerlidir veya değersizdir benim gözümde.
Görevini kötüye kullananlara gelince, elini sıksam elim kirlenir diye düşünürüm

DÜĞÜN SALONLARINDA LÜTFEN KUR'AN OKUTMAYIN

DÜĞÜN SALONLARINDA LÜTFEN KUR'AN OKUTMAYIN
Düğün ve sünnet merasimi sezonuna girdik.
Bazı düğün ve sünnet törenlerinin başında Kur'an okutuluyor.
Bir yandan Kuran okunurken diğer yandan gürültü devam ediyor.
Bazı bayanların kıyafeti Kur'an dinlemeye uygun olmayabiliyor.


DİKKAT EDİN!
Kur'an tören aksesuarı değildir.
Hele bir de Kuran'la başlayıp dansla biten törenler yok mu?
Ne desem bilemiyorum.

NE VERİRSEN VER...


   En fazla rahatsız olduğum şeylerden birisi de, "ne verirsen ver" sözüdür.
Mesela;
Bazen bir tanıdığımıza bir şey yaptırırız. Malzemeyi bırakıp gider, iş bitiminde ustanın yanına varırız. Ustaya sorarız
- Ustam borcumuz?..

Cevap:
-Hocam ! ne verirsen ver…

İşte bu cevap beni en fazla rahatsız eden cevaptır.
Niçin?
1-Ben bu piyasayı bilmiyorum ki üç aşağı beş yukarı bir şey tahmin edeyim.
2-Buna ne kadar zaman harcadığını da bilmiyorum. Belki üç dakika uğraştın, belki üç saat uğraştın.
Ha şöyle dese bir nebze anlarım. "Hocam bunu piyasaya şu fiyata yapıyorum. sen ne verirsen ver" dese ona uygun bir şey düşünürüm.
Bu tür cevaba ne gerek var ustam. Sen emeğinin karşılığı neyse onu söyle.
Hem sen mağdur olma, hem de karşıdakini zor durumda bırakma.

ÜNİVERSİTE MEZUNU, İŞSİZ/MUTSUZ GENÇLER.


   Bazı gençlerimizin üniversite hayali küçük yaşlarda başlar. Ailelerin ve çevrenin de bunda etkisi vardır.
Bu gençlerimiz zamanı gelip üniversiteyi kazandığında tabii ki büyük sevinç yaşarlar. Okumak ve mezun olabilmek için de, emek, zaman ve para sarf ederler.
Hayalleri vardır, umutları vardır geleceğe ait.
Bazen zamanında, bazen de uzatmalı olarak okul biter.
Genç ve ailesi sevinçlidir. Artık hayallerin gerçeğe dönüşmesi vakti gelmiştir.
Ne var ki pek çok mezun için asıl problem okul bittikten sonra başlar.
Çünkü birçok fakültenin mezuniyet sonrası iş imkanı kısıtlıdır. Hatta bazılarının yok denecek kadar azdır.
Birkaç yıl sınavlara hazırlanarak geçirilir. Bu yıllar nispeten problemin az olduğu zamanlardır. Sınav kazanılacak ve hayaller gerçekleşecektir.
Fakat her geçen yıl genç psikolojik olarak biraz daha yıpranır. Baba parası yemek ağır gelmeye başlamıştır.
Hayalindeki mesleğe ulaşamamıştır. Bu arada yaş yirmi beş ile otuz arasıdır. Diğer mesleklere girmek için  ise bazen yaş geçmiş olur, bazen de onu yapmaya gururu müsaade etmez.
Zaten çalışmak istese de bazı işyerleri onları çalıştırmak istemez haklı olarak. İşveren de haklıdır kendine göre, Öyle ya, siz iş veren olup, vasıfsız bir eleman alacak olsanız üniversite mezunu birisini mi tercih edersiniz? Yoksa lise veya ortaokul mezunu birisini mi?
Neticede yaşı otuza yaklaşmış, kendine uygun iş bulamamış (dolayısıyla hayalleri yarım kalmış, kendini değersiz hisseden) bu türde üniversite mezunu pek çok gencimiz, hayata küser. Devleti'ne küser. Çevresinin bakışlarından dahi rahatsız olurlar.
Düşüncem şudur:
Üniversiteye gidecek gençler ve aileleri, eğer gideceği fakültenin iş imkanları kolay değilse tekrardan düşünsünler. Çünkü mesele sadece işsizlikle kalmayıp gencin ruh dünyasını perişan eden bir duruma dönüşüyor.
Yol yakınken kendilerine uygun bir mesleğe yönelsinler.
Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olmasınlar.
Ailenin durumu müsaitse ve "Benim çocuğumun işi zaten hazır. Bir de fakülte bitirsin" diyorlarsa onlara bir şey diyemem, hatta tavsiye ederim, en azından değişik çevreler tanımış olurlar. Ufukları da açılmış olur.
Ailenin böyle imkanı yoksa, küple ilgili bir darb-ı mesel vardır ya! öyle olabilir:
"Yerden göğe küp dikseler,Yerden göğe küp dizseler/Birbirine bendetseler/Altından birin çekseler/Seyreyle sen gümbürtüyü."

Tabii bu küp meselesini gençler pek anlayamadı. Eskiden evlerde topraktan yapılıp pişirilmiş turşu, un gibi şeyleri koymak için küpler bulunurdu.

HATALARIMIZ KARŞISINDAKİ TAVIRLARIMIZ


Bizler, bazen bilerek, bazen de bilmeyerek yanlış yapabiliriz. Bilmeden yaptığımız yanlışlara hata diyoruz.
Hata yapmak gayet insani bir durumdur. Bizi değerli veya değersiz yapan şeyler ise hatalarımız karşısındaki tutumlarımızdır.
İblis Hz Ademe secde edin emrine muhalefet etmiş. Sonra da bu yanlışını savunmaya geçmiş. yanlışta ısrar etmiş. Çevresini suçlamış sonunda lanetlenmiştir. (A'raf/11-18)
   Hz Adem a.s ve eşi yasaklanan "ağaca yaklaşmayın" emrine muhalefet etmiş. Fakat hatalarını anlayıp pişman olmuş, özür dileyip tevbe etmişlerdir.
 Kendilerinin hatasında iblisin de büyük payı olmasına rağmen suçu iblise atmamışlar, suçu kendilerinde görüp "Rabbena zalemne enfüsena fein lem teğfirlena ve terhamne le nekünenne minel haşirin.  Ey Rabbimiz biz kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen kaybedenlerden oluruz" (A'raf/ 23)diyerek niyazda bulunmuşlar ve neticede bağışlanmışlardır.

DERVİŞİN BÜROKRAT OLAN ARKADAŞI.


   Derviş, arada bir arayıp hal hatır sorduğu bürokrat arkadaşını telefonla aradı. Telefon cevap vermedi. Her zamanki gibi müsait olduğunda döner diye beklerken sekreteri cevaben aradı. "...  Beyin toplantıya gittiğini, önemli bir durum varsa kendisinin ilgileneceğini" belirtti. Derviş, artık hal-hatır sormak için arkadaşını aramaması gerektiğini anladı ve öyle yaptı.

   Bir gün dervişe bir tanıdığı gelip, derdini anlattı. Hakikaten mağdur durumdaydı. Derviş, bunu bürokrat arkadaşının halledebileceğini, O halledemese bile halledecek bir tanıdığı olacağını düşündü. Telefon açtı. Telefon çaldığı halde cevap vermedi. Mutlaka dönerler diye düşündü derviş. Akşama kadar umutla bekledi. Her telefon çalışında  arkadaşından geliyordur diye düşündü fakat, dönen olmadı
Üç gün sonra tekrar aradı yine aynı durumla karşılaştı. Derviş artık arkadaş olduğu kişiyle arkadaş kalamadıklarını iyice hissetti.

   Dervişin zihni gerilere çook gerilere gitti. ilkokul, ortaokul ve liseyi birlikte okumuşlardı. Aralarındaki samimiyet ancak dostluk ile ifade edilebilirdi. İlk okul üçüncü sınıftan itibaren lise sona kadar aynı sıra ve masayı paylaşmışlar, okul harici zamanlarının çoğunluğunu birlikte geçirmişlerdi. Öyle ki akşam yemeklerini bazen birinde bazen de öbürlerinde yerlerdi.  Üniversite sınavına girmeden aynı tercihleri aynı sıraya göre yapmışlar (o zamanlar sınava girmeden tercihler yapılırdı) ve üniversiteyi de aynı fakültelerde okumayı hedeflemişlerdi. Sınav sonuçları geldiğinde ise farklı illerdeki fakülteleri kazandıklarını öğrenip ikisi de üzülmüşlerdi. Fakat üniversitede farklı illerde olmalarına rağmen irtibatları en sıkı şekilde devam etmişti.

   Arkadaşı fakülteden sonra bürokratlığa atanmıştı. Alt seviyede bürokrat iken irtibatları ve samimiyetleri yine devam etmişti. Birbirlerini haftada en az bir kez telefonla arayıp hal hatır sorarlardı.
  Aradan zaman geçmiş, arkadaşı üst düzey bürokratlığa getirmişti. İlk zamanlar birbirlerini arayıp sorarlarken zamanla aramaların tek taraflı hale dönüştüğünü fark etmişti derviş. Her seferinde derviş arıyor arkadaşı sadece cevap veriyordu.
"Demek ki işleri git gide yoğunlaşıyor "diye düşünmüştü. Eee kolay değildi. Sorumluluğu artmıştı. 
   Aradan üç ay daha geçmişti ki derviş bir şey daha fark etti. Arkadaşıyla konuşma süreleri git gide azalıyordu. Daha çok derviş soruyor arkadaşı cevaplıyor, arkadaşı dervişe pek sormuyordu. Derviş acaba işlerine engel mi oluyorum diye düşünmüş ve önceleri iki haftaya, sonra üç haftaya, sonra da bir aya çıkarmıştı aramalarını.Telefon konuşmaları da eski samimiyetini kaybetmiş, baya bi resmiyet kazanmıştı.
  Derviş, gerek gazetelerden gerekse sosyal medyadan arkadaşının çevresinin ve ilgi alanlarının değiştiğini öğrendiğinde meseleyi kavramaya başlamıştı. Herkes emsaliyle müşerref olmalıydı!. Arada mevki olarak büyük uçurumlar oluşmuştu!
  Oysa derviş de arkadaşı da makam ve mevkileri insanlara hizmet aracı olarak görürler  bunların önemsiz olduğunu düşünürlerdi.
"Demek ki makamların değişmesiyle insanın çevresi ve düşünceleri değişebiliyormuş." demişti kendi kendine.
Bayramlarda ve özel günlerde arkadaşından mesajlar geliyordu gelmesine de, mesajın toplu mesaj olduğu belliydi. Derviş de nezaketen cevap yazıyordu.
  
   Bir gün caminin yanındaki çay ocağında çay içerken yan masadakilerin arkadaşı hakkında konuşmaları dikkatini çekti. Arkadaşı bir kaç gün önce il ve ilçeye gelmiş bir dizi toplantıya katılmış ve dönmüştü. O an içinin acıdığını hissetti derviş.
   Nasıl olurdu? Bir zamanlar bir birlerini her gün arayıp soran görmediklerinde özleyen, buluştuklarında uzun süre sohbet eden arkadaşı ilçeye geliyor ve haber dahi vermiyordu. Kalbindeki son şeylerin de koptuğunu hissetti derviş.
 Bundan sonra hiç arayıp sormadı, fakat medyadan ve sosyal medyadan az da olsa takip ediyordu.
Bir gece dua ederken duasının bir bölümünde isim isim dua ettiği arkadaşlarının arasında bürokratın olmadığını fark etti. Bunu bilinçli mi yapmıştı? Ne kadar zamandan beri bu böyleydi hatırlayamadı. Halbuki ilk sıralarda onun ismini sayardı dualarında...
   Aradan bir kaç yıl daha geçti. Arkadaşı  bürokraside biraz daha yükselmiş ve toplumun çoğunluğu tarafından tanınır hale gelmişti.  Medyada daha sık görünüyor, röportajları haber kanallarında yayınlanıyordu. İlçede ondan bahsedilirken geleceğin bakanları arasında olması gerektiği bile konuşuluyordu.

   Bir gün bir gazetede arkadaşı aleyhine yazı gördü. Dikkatle inceledi. Arkadaşı, görevini kötüye kullanmakla itham ediliyordu. Birilerine haksız çıkar sağladığından bahsediliyor bunun için ne kadar menfaat temin ettiği vs. suçlamalar devam ediyordu. Ertesi gün daha fazla gazetede, TV kanallarında konuyla ilgili haberler geçmeye başladı. Sosyal medyada bazıları tarafından adeta linç edilmeye çalışıyordu. Derviş bu duruma çok üzüldü.
   Arkadaşı gerçekten görevi kötüye mi kullanmıştı? Yoksa güvendiği elemanlar farkına varmadan ona imza mı attırmışlardı? Yani ihmal mi vardı? Veya birilerinin işine gelmediğinden iftira mı atılıyordu?
   Bunların hepsi de ihtimal dahilindeydi ve dervişin bunu bilmesi mümkün değildi. Her kafadan bir ses çıkıyor hangi haberin doğru olduğu bilinmiyordu. Derviş arkadaşı hakkında yine de hüsn-i zanda bulundu.
 Bir sabah, arkadaşının bürokratlıktan alındığını ve pasif bir göreve alındığını öğrendi gazetelerden.
   İçini yokladı. Bu şekilde bitmesine üzüldüğünü hissetti. Fakat arayıp bir geçmiş olsun demek içinden gelmedi.
   Arkadaşının bürokratlığının sona ermesiyle çevresi de birden değişmeye daha doğrusu boşalmaya başladı. Daha önce ona gözükmek ve onunla selamlaşmak için özel gayret gösteren kişiler ya zoraki selam veriyorlar ya da görmezden geliyorlardı. Gittiği yerlerde de artık özel muamele ve ilgi görmüyor sıradan vatandaş muamelesi yapılıyordu.
   İlgiye ve saygıya alışmış bürokrata bu durum çok ağır geldi. Atandığı görev zaten kızak bir görevdi. Yaptığı bir iş yoktu. Bir hafta uğramasa kimse arayıp sormazdı.
 Biraz kendine gelince memleketine gidip kafayı toplamayı  düşündü. İlçesine geldiğinde de kendisine duyulan eski saygı ve hürmetin olmadığını fark etti.
    Birden eski günler geldi aklına ,mutlu günler....  dervişle geçirdiği günler. Doğru dervişin evine gitti. Derviş onu güzel karşıladı. Fakat "hoş geldiniz ...bey" diye gayet resmi bir hitapla karşıladı. Tanıdı bir amirle konuşuyormuş gibi konuştu derviş. Daha doğrusu fazla konuşmadı. Nasılsınız, geçmiş olsun, üzüldüm gibi kısa cümlelerle birkaç cümle söyledi.
    Arkadaşı dayanamadı. Yoksa sende mi inandın iftiralara? Niye soğuk davranıyorsun? Bizler dost değil miydik? diye sordu.
   Derviş acı acı gülümsedi. Bakın ...bey! Sizinle kaç senedir irtibatımız yok biliyor musunuz? diye cevapladı.
   Arkadaşı, işlerinin yoğunluğunu falan söyledi. Fakat kendisi de inanmıyordu söylediğine.
Derviş arkadaşının yüzüne biraz acıma hissiyle baktı, başını eğdi ve dedi ki.
"Biz dostlarımıza dost kalabildiklerimize elbette güveniriz.
Toprağı severim, zaten toprak olacağız. Lakin bize teyemmüm toprağı muamelesi yapılmasını kabul edemeyiz". Sonra sustu bir daha konuşmadı. Arkadaşı toprak meselesini pek anlayamadı. Ne alakası vardı dostlukla toprağın. Zaten toprakla ilgili bir mesele de geçmemişti aralarında. "Acaba psikolojik problem mi yaşıyor derviş" diye düşündü. Aradığı samimiyeti ve ilgiyi göremeyip müsaade isteyip ayrıldı.
      Yolda dervişin konuştuğu toprak mevzusunu düşündü hep.  teyemmüm toprağını. Sonra birden kafasında bir şeyler ışıldadı.
 Teyemmüm temiz topraktan alınırdı. Fakat ne zaman alınırdı?  Su olmadığı durumlarda. Abdest almak için asıl olan suydu. Su olduğunda kimse teyemmüm için toprak aramazdı.
   Arkadaşı bunu anladığında, bürokrat olduktan sonra çevresinin nasıl değiştiğini ve samimi arkadaşı dervişle irtibatın önce azalıp sonra koptuğunu bunu da kendisi tarafından yapıldığını hatırladı. Yaptıklarından utandı. Kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.
   Evet dostum sen teyemmüm toprağı değilsin. Sen belki en kaliteli sular arasındasın. Fakat makam-mevki beni sarhoş etti. Öyle ki sahte dost ile gerçeğini ayıramaz olduk. Ta ki sarhoşluktan ayana kadar.
  

SONRA HALLEDERİZ.


SONRA HALLEDERİZ.
Dostluklara, arkadaşlıklara en çok zarar veren şeylerden birisi de "sonra hallederiz" sözü veya düşüncesidir.
Belki sizler de benzer durumlara şahit olmuşsunuzdur. Mesela:
Dostlar birbirleriyle alış veriş yaparlar. Satın alan kişi sorar:
Bunun ücreti ne kadar?
Cevap:
-Sonra hallederiz...
İki tanıdık veya dost biri birine iş yaptırır. Ayıp olur düşüncesiyle işin ücretini konuşmazlar. Sonra hallederiz diye düşünülür. Bazen de iş bitince sorulur.
- Borcumuz?
Cevap:
-Ne acelesi var sonra hallederiz.

Bir-kaç arkadaş bir araya gelip birlikte iş yapmaya karar verirler. Ortaklığın ana konularını görüşürler, fakat ayıp olur düşüncesiyle veya ihmalkarlıktan, işin detaylarını konuşmazlar.
Şöyle düşünülür:
"Sonra hallederiz."
Fakat, genellikle hallolmaz. Hallolmadığı gibi, dostluklara arkadaşlıklara halel (zarar) gelir. Hatta, kırgınlıklara, dargınlıklara, kavgalara sebep olabilir..
Halbuki çözüm basittir.
Sonraya bırakmadan halletmek (çözüme kavuşturmak). Sonra hall olunacak bir mesele olsa dahi şartlarını, fiyatını karara bağlamak.
Yüce Dinimiz de yapılacak işlerin veya alışverişin şartlarının ve fiyatının alış veriş esnasında belirlenmesini bizden talep eder.

ELEŞTİRMEK


1-ELEŞTİRMEK VE İCRA ETMEK
Bir şeyleri eleştirmek çok kolaydır.
Hiç yerinizden kalkmadan bir kaç dakika içerisinde epeyce eleştiri yapabilirsiniz.
Hatta eleştiri yapmak için konunun uzmanı da olmayabilirsiniz.
Fakat yapmak, icra etmek, o kadar kolay değildir.
En küçük şeyleri yapmak için bile yerinizden kalkmanız, bir yerlere gitmeniz, birileriyle muhatap olmanız gerekebilir. En azından zaman gerekir. Bazen maddi fedakarlık gerekir. Her şeyden önemlisi yaptığınız şeylerden anlamanız gerekir.
Bir de şunları dikkate almak gerekiyor:
1- Eleştirdiğimiz şeyleri kendimiz yapmaya kalksak acaba ne kadar başarılı oluruz?
2-Bir işe giriştiğimizde daha önce bilmediğimiz hatta öngörüde bulunmadığımız bir çok şeyle karşılaşma ihtimalimiz vardır. Belki de eleştirdiğimiz şeylerde de iç yüzünü bilmediğimiz, ön göremediğimiz şeyler vardır.
Netice olarak, bir şeyleri eleştirmek kolaydır, fakat o şeyleri icra etmek, eleştirmek kadar kolay değildir.
Eleştirirken biraz daha insaflı olmalıyız.
2-ELEŞTİRMEK VE ÖVMEK ÜZERİNE
Yaptığınız bazı şeyleri eleştirenler, hasmınız veya muhalifiniz olmayabilir. Belki sizin iyiliğinizi isteyen dostunuzdur.
Yaptığınız şeyleri öven ve destekleyen kişiler de dostunuz olmayabilir. Belki menfaatçidir. Belki de daha kötü olmanızı isteyen bir hasmınızdır.
Hz Ömer efendimizin "Benim yanlışımı bulup düzeltenden Allah razı olsun" dediği rivayet edilir.
Hatalarımız dostlarımız tarafından uygun bir şekilde düzeltilmezse, bizi uyarmazlarsa hatalarımızı erdem olarak görmeye başlayabiliriz.

DERVİŞ'İN DERTLİ ARKADAŞI .


   Derviş epey dertli olan arkadaşını uzun süre sözünü hiç kesmeden dinledi. Çünkü O, iyi bir dinleyici olmanın muhatabını rahatlattığını, sıkıntısı olanlara psikoterapi etkisi yaptığını öğrendiğinden beri böyle yapar, muhatabının sıkıntılarını anlatmasına imkan tanırdı.
   Muhatabı konuşurken dikkatle dinler, dinlediğini bakışlarıyla ve mimikleriyle hissettirir ve  sözünü kesmemeye özen gösterirdi.
   Arkadaşı, dervişin dikkatli bir şekilde dinlemesinden de cesaret alarak, büyük-küçük tüm dertlerini, sıkıntılarını detaylarına kadar anlattı. Anlatacakları bittiğinde epeyce rahatlamıştı.
   Derviş, arkadaşının omuzunu şefkatle tutarak yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
-Allah Teala sabırlar ve güç-kuvvet versin kardeşim. Biliyorsun ki imtihan dünyasındayız ve imtihanımızın neticesine göre Ahirette karşılık göreceğiz. Sonra devam etti:
-Çevrende gördüğün insanları dertsiz mi zannediyorsun? Kim bilir onların ne tür dert ve sıkıntıları var. Herkes kapısını kapattığında kim bilir hangi dertleriyle baş başa kalıyorlar?
Herkesin imtihanı farklı farklı. Kimi sağlığıyla imtihan oluyor, kimisi maddiyatla.
Kimisi eşiyle imtihan oluyor kimisi anne-babasıyla.
Kimisinin çocuğu olmuyor onunla imtihan olurken kimisi çocuklarının sağlığıyla veya davranışlarıyla imtihan oluyor. Mesela geçenlerde çok temiz bir aile geldi. Liseye giden uyuşturucu müptelası çocukları için çaresiz kalmışlar.
    Bazen bize danışmaya geldiklerinden biliyorum. Çevresinin onun gibi olmak istedikleri nice insanlar biliyorum. Kimseye açamadıkları dertleri var.
Rabbimiz çekemeyeceğimiz dert vermesin. İmtihanımızı kolaylaştırsın ve sabredip kazananlardan eylesin.
   Arkadaşı Dervişi dikkatle dinledi. O'nun duasına kendi işiteceği bir sesle "amin" dedi. Müsaade isteyip ayrılırken altında ezildiğini sıkıntılarının sanki azaldığını hissediyordu.

SAKIN SÖYLEME!

SAKIN SÖYLEME!
Bazen muhatabın seni incitici şeyler söyler ve
kendince rahatlar ya...
O kızgınlıkla veya incinmişlik ruh haliyle sen de bir şeyler söylemek istersin. Dilinin ucuna kadar gelir cümleler.

Sakın söyleme, yut o sözü.
Seni her gördüğünde o kişi mahcup olsun artık. Utanma duygusu varsa tabii.

Utanma duygusu yoksa, muhatap almaya da değmez söz söylemeye de.

DERVİŞE GÖRE HUZURSUZ İNSAN...

     EN HUZURSUZ İNSANLAR KİMLERDİR?
   Dervişe, en huzursuz insanların kimler olduğunu sordular.
Derviş biraz düşündükten sonra cevapladı:
-Kanaatim odur ki, en huzursuz insanlar hayatı hakkında kafası net olmayan ne yöne gideceğini bilemeyip bocalayan kişilerdir.
   İkinci olarak da, inandıklarıyla yaptıkları birbirini desteklemeyen kişilerdir.

BİR ORGANIMIZ HASTALANDIĞINDA...

BİR ORGANIMIZ HASTALANDIĞINDA...
Bir organımız hastalandığında ilk yaptığımız şey onu tedaviye çalışmaktır değil mi?
Tedavi uzun sürse de tedaviye devam ederiz.
Allah göstermesin kangren hariç uzuvlarımızdan vazgeçmeyiz.

Dostlarımız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız da organlarımız gibidir. Bir problemimiz olduğunda onlardan vazgeçemeyiz. Tolere etmeye çalışırız. Sabrederiz, tedaviye çalışırız. Fakat kesip atmayız.
Daha doğrusu (ilişkilerimizi) kesip atmamalıyız.

İNFAK / İSRAF

İnfak, tohumu toprağa atmak (ekmek) gibidir.
İsraf, tohumu çöpe atmak gibidir.
Gösteriş için yapılan infak ise kaya üzerine tohum atmak gibidir.

DERVİŞİN GENCE NASİHATİ

    Derviş, kendisini ziyarete gelen enerji dolu, hayatı siyah ve beyaz olarak gören, her şeyi çok basit tedbirlerle düzelteceğine inanan genci uzun süre dinledi. Dinlerken biraz da kendi ilk gençlik yıllarını gördü o gençte. Sonra dedi ki:  
   Bak evlat! Dibini görmediğin bulanık suya girmeyesin. Çünkü suyun altında senin için hangi tehlikeler vardır bilmiyorsun. Timsahların avlarını bulanık suda avladıklarını aklından çıkarma.
   Güvenli az sularda yüzmek; riskli, bol sularda yüzmekten daha iyidir.
    Maceraya atılanlar hayellerindekine ulaşmak bir yana bazen hayal kuracak yerlerini bile kaybetmişlerdir.

DERVİŞ VE PROBLEM


Derviş, çevresiyle yaşadığı problemlerini anlatıp dert yanan ve kendisinin haklı olduğuna inanan arkadaşını uzun süre dinledi. Arkadaşı sözünü bitirdiğinde derin bir nefes aldı ve hafif bir ses tonuyla konuştu:
-Bak dostum! Haklı olabilirsin. Fakat senin de gördüğün gibi haklı olmak probleminin çözümünde her zaman işe yaramayabilir. Bunun için haklı olmanın yanında bir de akıllı olmak gerekir.
Sonra devam etti:
Dostum! Diyelim ki arabanla başka bir şehre gideceksin. Çevre yoluna vardın, kırmızı ışıkta durdun. Sana yeşil yandığında tam hareket etmek üzereyken  baktın ki bir kamyon  kırmızı ışıkta hızla geliyor. Ne yaparsın?
Arkadaşı:
- Dururum.
Derviş:
-Yol senin ama  niçin duruyorsun?
Arkadaşı:
-Adam kırmızıda geldiğine göre dalgın mı? sarhoş mu? fireni mi patladı bilemeyiz. Adam ezer geçer Allah muhafaza.
Derviş:
-Durmakta haklısın ve akıllıca bir davranışta bulunmuş olursun. Aksi taktirde haklı olarak ölmüş veya yaralanmış olursun. İşte insanlar arasındaki ilişkilerde de böyle yapmalıyız. Bazen haklı olduğumuz halde firene basabilmeliyiz.
Biraz bekledi ve devam etti:
-Bak dostum! Sosyal hayattaki haklılık yoldaki işaretler kadar kesin de değildir ha...
 Sen kendini haklı olarak görürken belki muhatabın da kendisini haklı görüyordur?
 

KALEM KILIÇTAN KESKİNDİR


"Kalem kılıçtan keskindir" demiş atalarımız ilmin önemini anlatmak için.
Bugün ise maalesef kalemini kılıç gibi kullananlar var. Bunları gördükçe şöyle düşünüyorum.
"Kalem (klavye) kılıçtan keskindir. Hatta Kurşundan daha etkilidir."
Yazılan bazı sözler insanları birbirine düşman yapabiliyor maalesef. Ve şeytanların istediği tam da bu. (İsra/53)

DERVİŞE GÖRE MAKAM-MEVKİ


   Bayramın üçüncü günüydü. Kapı zili çaldığında kapıyı derviş açtı. Eski üç öğrencisini karşısında görmesi onun için sürpriz olmuştu. Gençler dervişin ellerine sarıldılar. Derviş ellerini öptürmemek için uğraşsa da başarılı olamadı. Çok memnun olduğunu belirterek içeri buyur etti. Gelen kişiler ülkenin değişik yerlerinde bürokrat olan gençlerdi. Bayram dolayısıyla ilçeye gelmişler buluşmuşlar bu arada öğrenciliğinde kendisinden istifade ettikleri dervişi de unutmamışlardı.
  Hal hatır faslından sonra çaylarını içerlerken derviş, öğrencilerinin iş durumlarını sordu. Cevaplar bittiğinde şunları söyledi.:
Gençler! Öteden beri makam-mevki, ve çeşitli kademelerdeki görevler hakkında hep şöyle düşünmüşümdür:
Bunlar kişinin giysilerine benzerler. Giysiler eskiyebilir, değişebilir. Kimileri daha pahalı giysiler giyerken kimileri daha ucuzuna güç yetirebilirler, veya gücü yetse bile tercihini bu yönde kullanırlar. Kimisine giydiği yakışır, kimine pek yakışmaz.
İnsanın kişiliği ise bedeni gibidir. Kişiliğini oluşturan şeyler ise organları gibidir. Bunlar kolay kolay değişmez. Ve esas kıymetli olan da budur.
Bulunduğunuz mevkilerin birer emanet olduğunu unutmayın. Orada bulunuş gayenizi de unutmayın.
Bir gün o makam ve mevkileri bırakacaksınız. Hesap günü izahını yapamayacağınız şeylere imza atmayınız. En önemlisi de, imtihanınızın büyük bölümünün makam ve mevkinizdeki kararlarınız ve tavırlarınızla alakalı olduğunu da hatırınızdan çıkarmayınız...
Gençler müsaade isteyip çıkarlarken hepsinin zihninde dervişin nasihatleri vardı. 
İçlerinden biri dedi ki: 
-Dervişin nasihati gibi nasihatlere ne çok ihtiyacım varmış meğer...
Arkadaşları, kendilerinin de aynı şeyi düşündüklerini ima edercesine başlarıyla arkadaşlarını tasdik ettiler.

MANŞET!

ÖZ ELEŞTİRİ

GENÇDİK, Samimiydik. Davamız vardı ve davamıza adanmıştık. Düşüncelerimiz gayet netti. Beyaz ve siyah vardı zihnimizde. Beyaz haricindek...