HATALARIMIZ KARŞISINDAKİ TAVIRLARIMIZ


Bizler, bazen bilerek, bazen de bilmeyerek yanlış yapabiliriz. Bilmeden yaptığımız yanlışlara hata diyoruz.
Hata yapmak gayet insani bir durumdur. Bizi değerli veya değersiz yapan şeyler ise hatalarımız karşısındaki tutumlarımızdır.
İblis Hz Ademe secde edin emrine muhalefet etmiş. Sonra da bu yanlışını savunmaya geçmiş. yanlışta ısrar etmiş. Çevresini suçlamış sonunda lanetlenmiştir. (A'raf/11-18)
   Hz Adem a.s ve eşi yasaklanan "ağaca yaklaşmayın" emrine muhalefet etmiş. Fakat hatalarını anlayıp pişman olmuş, özür dileyip tevbe etmişlerdir.
 Kendilerinin hatasında iblisin de büyük payı olmasına rağmen suçu iblise atmamışlar, suçu kendilerinde görüp "Rabbena zalemne enfüsena fein lem teğfirlena ve terhamne le nekünenne minel haşirin.  Ey Rabbimiz biz kendimize yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen kaybedenlerden oluruz" (A'raf/ 23)diyerek niyazda bulunmuşlar ve neticede bağışlanmışlardır.

DERVİŞİN BÜROKRAT OLAN ARKADAŞI.


   Derviş, arada bir arayıp hal hatır sorduğu bürokrat arkadaşını telefonla aradı. Telefon cevap vermedi. Her zamanki gibi müsait olduğunda döner diye beklerken sekreteri cevaben aradı. "...  Beyin toplantıya gittiğini, önemli bir durum varsa kendisinin ilgileneceğini" belirtti. Derviş, artık hal-hatır sormak için arkadaşını aramaması gerektiğini anladı ve öyle yaptı.

   Bir gün dervişe bir tanıdığı gelip, derdini anlattı. Hakikaten mağdur durumdaydı. Derviş, bunu bürokrat arkadaşının halledebileceğini, O halledemese bile halledecek bir tanıdığı olacağını düşündü. Telefon açtı. Telefon çaldığı halde cevap vermedi. Mutlaka dönerler diye düşündü derviş. Akşama kadar umutla bekledi. Her telefon çalışında  arkadaşından geliyordur diye düşündü fakat, dönen olmadı
Üç gün sonra tekrar aradı yine aynı durumla karşılaştı. Derviş artık arkadaş olduğu kişiyle arkadaş kalamadıklarını iyice hissetti.

   Dervişin zihni gerilere çook gerilere gitti. ilkokul, ortaokul ve liseyi birlikte okumuşlardı. Aralarındaki samimiyet ancak dostluk ile ifade edilebilirdi. İlk okul üçüncü sınıftan itibaren lise sona kadar aynı sıra ve masayı paylaşmışlar, okul harici zamanlarının çoğunluğunu birlikte geçirmişlerdi. Öyle ki akşam yemeklerini bazen birinde bazen de öbürlerinde yerlerdi.  Üniversite sınavına girmeden aynı tercihleri aynı sıraya göre yapmışlar (o zamanlar sınava girmeden tercihler yapılırdı) ve üniversiteyi de aynı fakültelerde okumayı hedeflemişlerdi. Sınav sonuçları geldiğinde ise farklı illerdeki fakülteleri kazandıklarını öğrenip ikisi de üzülmüşlerdi. Fakat üniversitede farklı illerde olmalarına rağmen irtibatları en sıkı şekilde devam etmişti.

   Arkadaşı fakülteden sonra bürokratlığa atanmıştı. Alt seviyede bürokrat iken irtibatları ve samimiyetleri yine devam etmişti. Birbirlerini haftada en az bir kez telefonla arayıp hal hatır sorarlardı.
  Aradan zaman geçmiş, arkadaşı üst düzey bürokratlığa getirmişti. İlk zamanlar birbirlerini arayıp sorarlarken zamanla aramaların tek taraflı hale dönüştüğünü fark etmişti derviş. Her seferinde derviş arıyor arkadaşı sadece cevap veriyordu.
"Demek ki işleri git gide yoğunlaşıyor "diye düşünmüştü. Eee kolay değildi. Sorumluluğu artmıştı. 
   Aradan üç ay daha geçmişti ki derviş bir şey daha fark etti. Arkadaşıyla konuşma süreleri git gide azalıyordu. Daha çok derviş soruyor arkadaşı cevaplıyor, arkadaşı dervişe pek sormuyordu. Derviş acaba işlerine engel mi oluyorum diye düşünmüş ve önceleri iki haftaya, sonra üç haftaya, sonra da bir aya çıkarmıştı aramalarını.Telefon konuşmaları da eski samimiyetini kaybetmiş, baya bi resmiyet kazanmıştı.
  Derviş, gerek gazetelerden gerekse sosyal medyadan arkadaşının çevresinin ve ilgi alanlarının değiştiğini öğrendiğinde meseleyi kavramaya başlamıştı. Herkes emsaliyle müşerref olmalıydı!. Arada mevki olarak büyük uçurumlar oluşmuştu!
  Oysa derviş de arkadaşı da makam ve mevkileri insanlara hizmet aracı olarak görürler  bunların önemsiz olduğunu düşünürlerdi.
"Demek ki makamların değişmesiyle insanın çevresi ve düşünceleri değişebiliyormuş." demişti kendi kendine.
Bayramlarda ve özel günlerde arkadaşından mesajlar geliyordu gelmesine de, mesajın toplu mesaj olduğu belliydi. Derviş de nezaketen cevap yazıyordu.
  
   Bir gün caminin yanındaki çay ocağında çay içerken yan masadakilerin arkadaşı hakkında konuşmaları dikkatini çekti. Arkadaşı bir kaç gün önce il ve ilçeye gelmiş bir dizi toplantıya katılmış ve dönmüştü. O an içinin acıdığını hissetti derviş.
   Nasıl olurdu? Bir zamanlar bir birlerini her gün arayıp soran görmediklerinde özleyen, buluştuklarında uzun süre sohbet eden arkadaşı ilçeye geliyor ve haber dahi vermiyordu. Kalbindeki son şeylerin de koptuğunu hissetti derviş.
 Bundan sonra hiç arayıp sormadı, fakat medyadan ve sosyal medyadan az da olsa takip ediyordu.
Bir gece dua ederken duasının bir bölümünde isim isim dua ettiği arkadaşlarının arasında bürokratın olmadığını fark etti. Bunu bilinçli mi yapmıştı? Ne kadar zamandan beri bu böyleydi hatırlayamadı. Halbuki ilk sıralarda onun ismini sayardı dualarında...
   Aradan bir kaç yıl daha geçti. Arkadaşı  bürokraside biraz daha yükselmiş ve toplumun çoğunluğu tarafından tanınır hale gelmişti.  Medyada daha sık görünüyor, röportajları haber kanallarında yayınlanıyordu. İlçede ondan bahsedilirken geleceğin bakanları arasında olması gerektiği bile konuşuluyordu.

   Bir gün bir gazetede arkadaşı aleyhine yazı gördü. Dikkatle inceledi. Arkadaşı, görevini kötüye kullanmakla itham ediliyordu. Birilerine haksız çıkar sağladığından bahsediliyor bunun için ne kadar menfaat temin ettiği vs. suçlamalar devam ediyordu. Ertesi gün daha fazla gazetede, TV kanallarında konuyla ilgili haberler geçmeye başladı. Sosyal medyada bazıları tarafından adeta linç edilmeye çalışıyordu. Derviş bu duruma çok üzüldü.
   Arkadaşı gerçekten görevi kötüye mi kullanmıştı? Yoksa güvendiği elemanlar farkına varmadan ona imza mı attırmışlardı? Yani ihmal mi vardı? Veya birilerinin işine gelmediğinden iftira mı atılıyordu?
   Bunların hepsi de ihtimal dahilindeydi ve dervişin bunu bilmesi mümkün değildi. Her kafadan bir ses çıkıyor hangi haberin doğru olduğu bilinmiyordu. Derviş arkadaşı hakkında yine de hüsn-i zanda bulundu.
 Bir sabah, arkadaşının bürokratlıktan alındığını ve pasif bir göreve alındığını öğrendi gazetelerden.
   İçini yokladı. Bu şekilde bitmesine üzüldüğünü hissetti. Fakat arayıp bir geçmiş olsun demek içinden gelmedi.
   Arkadaşının bürokratlığının sona ermesiyle çevresi de birden değişmeye daha doğrusu boşalmaya başladı. Daha önce ona gözükmek ve onunla selamlaşmak için özel gayret gösteren kişiler ya zoraki selam veriyorlar ya da görmezden geliyorlardı. Gittiği yerlerde de artık özel muamele ve ilgi görmüyor sıradan vatandaş muamelesi yapılıyordu.
   İlgiye ve saygıya alışmış bürokrata bu durum çok ağır geldi. Atandığı görev zaten kızak bir görevdi. Yaptığı bir iş yoktu. Bir hafta uğramasa kimse arayıp sormazdı.
 Biraz kendine gelince memleketine gidip kafayı toplamayı  düşündü. İlçesine geldiğinde de kendisine duyulan eski saygı ve hürmetin olmadığını fark etti.
    Birden eski günler geldi aklına ,mutlu günler....  dervişle geçirdiği günler. Doğru dervişin evine gitti. Derviş onu güzel karşıladı. Fakat "hoş geldiniz ...bey" diye gayet resmi bir hitapla karşıladı. Tanıdı bir amirle konuşuyormuş gibi konuştu derviş. Daha doğrusu fazla konuşmadı. Nasılsınız, geçmiş olsun, üzüldüm gibi kısa cümlelerle birkaç cümle söyledi.
    Arkadaşı dayanamadı. Yoksa sende mi inandın iftiralara? Niye soğuk davranıyorsun? Bizler dost değil miydik? diye sordu.
   Derviş acı acı gülümsedi. Bakın ...bey! Sizinle kaç senedir irtibatımız yok biliyor musunuz? diye cevapladı.
   Arkadaşı, işlerinin yoğunluğunu falan söyledi. Fakat kendisi de inanmıyordu söylediğine.
Derviş arkadaşının yüzüne biraz acıma hissiyle baktı, başını eğdi ve dedi ki.
"Biz dostlarımıza dost kalabildiklerimize elbette güveniriz.
Toprağı severim, zaten toprak olacağız. Lakin bize teyemmüm toprağı muamelesi yapılmasını kabul edemeyiz". Sonra sustu bir daha konuşmadı. Arkadaşı toprak meselesini pek anlayamadı. Ne alakası vardı dostlukla toprağın. Zaten toprakla ilgili bir mesele de geçmemişti aralarında. "Acaba psikolojik problem mi yaşıyor derviş" diye düşündü. Aradığı samimiyeti ve ilgiyi göremeyip müsaade isteyip ayrıldı.
      Yolda dervişin konuştuğu toprak mevzusunu düşündü hep.  teyemmüm toprağını. Sonra birden kafasında bir şeyler ışıldadı.
 Teyemmüm temiz topraktan alınırdı. Fakat ne zaman alınırdı?  Su olmadığı durumlarda. Abdest almak için asıl olan suydu. Su olduğunda kimse teyemmüm için toprak aramazdı.
   Arkadaşı bunu anladığında, bürokrat olduktan sonra çevresinin nasıl değiştiğini ve samimi arkadaşı dervişle irtibatın önce azalıp sonra koptuğunu bunu da kendisi tarafından yapıldığını hatırladı. Yaptıklarından utandı. Kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.
   Evet dostum sen teyemmüm toprağı değilsin. Sen belki en kaliteli sular arasındasın. Fakat makam-mevki beni sarhoş etti. Öyle ki sahte dost ile gerçeğini ayıramaz olduk. Ta ki sarhoşluktan ayana kadar.
  

SONRA HALLEDERİZ.


SONRA HALLEDERİZ.
Dostluklara, arkadaşlıklara en çok zarar veren şeylerden birisi de "sonra hallederiz" sözü veya düşüncesidir.
Belki sizler de benzer durumlara şahit olmuşsunuzdur. Mesela:
Dostlar birbirleriyle alış veriş yaparlar. Satın alan kişi sorar:
Bunun ücreti ne kadar?
Cevap:
-Sonra hallederiz...
İki tanıdık veya dost biri birine iş yaptırır. Ayıp olur düşüncesiyle işin ücretini konuşmazlar. Sonra hallederiz diye düşünülür. Bazen de iş bitince sorulur.
- Borcumuz?
Cevap:
-Ne acelesi var sonra hallederiz.

Bir-kaç arkadaş bir araya gelip birlikte iş yapmaya karar verirler. Ortaklığın ana konularını görüşürler, fakat ayıp olur düşüncesiyle veya ihmalkarlıktan, işin detaylarını konuşmazlar.
Şöyle düşünülür:
"Sonra hallederiz."
Fakat, genellikle hallolmaz. Hallolmadığı gibi, dostluklara arkadaşlıklara halel (zarar) gelir. Hatta, kırgınlıklara, dargınlıklara, kavgalara sebep olabilir..
Halbuki çözüm basittir.
Sonraya bırakmadan halletmek (çözüme kavuşturmak). Sonra hall olunacak bir mesele olsa dahi şartlarını, fiyatını karara bağlamak.
Yüce Dinimiz de yapılacak işlerin veya alışverişin şartlarının ve fiyatının alış veriş esnasında belirlenmesini bizden talep eder.

ELEŞTİRMEK


1-ELEŞTİRMEK VE İCRA ETMEK
Bir şeyleri eleştirmek çok kolaydır.
Hiç yerinizden kalkmadan bir kaç dakika içerisinde epeyce eleştiri yapabilirsiniz.
Hatta eleştiri yapmak için konunun uzmanı da olmayabilirsiniz.
Fakat yapmak, icra etmek, o kadar kolay değildir.
En küçük şeyleri yapmak için bile yerinizden kalkmanız, bir yerlere gitmeniz, birileriyle muhatap olmanız gerekebilir. En azından zaman gerekir. Bazen maddi fedakarlık gerekir. Her şeyden önemlisi yaptığınız şeylerden anlamanız gerekir.
Bir de şunları dikkate almak gerekiyor:
1- Eleştirdiğimiz şeyleri kendimiz yapmaya kalksak acaba ne kadar başarılı oluruz?
2-Bir işe giriştiğimizde daha önce bilmediğimiz hatta öngörüde bulunmadığımız bir çok şeyle karşılaşma ihtimalimiz vardır. Belki de eleştirdiğimiz şeylerde de iç yüzünü bilmediğimiz, ön göremediğimiz şeyler vardır.
Netice olarak, bir şeyleri eleştirmek kolaydır, fakat o şeyleri icra etmek, eleştirmek kadar kolay değildir.
Eleştirirken biraz daha insaflı olmalıyız.
2-ELEŞTİRMEK VE ÖVMEK ÜZERİNE
Yaptığınız bazı şeyleri eleştirenler, hasmınız veya muhalifiniz olmayabilir. Belki sizin iyiliğinizi isteyen dostunuzdur.
Yaptığınız şeyleri öven ve destekleyen kişiler de dostunuz olmayabilir. Belki menfaatçidir. Belki de daha kötü olmanızı isteyen bir hasmınızdır.
Hz Ömer efendimizin "Benim yanlışımı bulup düzeltenden Allah razı olsun" dediği rivayet edilir.
Hatalarımız dostlarımız tarafından uygun bir şekilde düzeltilmezse, bizi uyarmazlarsa hatalarımızı erdem olarak görmeye başlayabiliriz.

DERVİŞ'İN DERTLİ ARKADAŞI .


   Derviş epey dertli olan arkadaşını uzun süre sözünü hiç kesmeden dinledi. Çünkü O, iyi bir dinleyici olmanın muhatabını rahatlattığını, sıkıntısı olanlara psikoterapi etkisi yaptığını öğrendiğinden beri böyle yapar, muhatabının sıkıntılarını anlatmasına imkan tanırdı.
   Muhatabı konuşurken dikkatle dinler, dinlediğini bakışlarıyla ve mimikleriyle hissettirir ve  sözünü kesmemeye özen gösterirdi.
   Arkadaşı, dervişin dikkatli bir şekilde dinlemesinden de cesaret alarak, büyük-küçük tüm dertlerini, sıkıntılarını detaylarına kadar anlattı. Anlatacakları bittiğinde epeyce rahatlamıştı.
   Derviş, arkadaşının omuzunu şefkatle tutarak yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
-Allah Teala sabırlar ve güç-kuvvet versin kardeşim. Biliyorsun ki imtihan dünyasındayız ve imtihanımızın neticesine göre Ahirette karşılık göreceğiz. Sonra devam etti:
-Çevrende gördüğün insanları dertsiz mi zannediyorsun? Kim bilir onların ne tür dert ve sıkıntıları var. Herkes kapısını kapattığında kim bilir hangi dertleriyle baş başa kalıyorlar?
Herkesin imtihanı farklı farklı. Kimi sağlığıyla imtihan oluyor, kimisi maddiyatla.
Kimisi eşiyle imtihan oluyor kimisi anne-babasıyla.
Kimisinin çocuğu olmuyor onunla imtihan olurken kimisi çocuklarının sağlığıyla veya davranışlarıyla imtihan oluyor. Mesela geçenlerde çok temiz bir aile geldi. Liseye giden uyuşturucu müptelası çocukları için çaresiz kalmışlar.
    Bazen bize danışmaya geldiklerinden biliyorum. Çevresinin onun gibi olmak istedikleri nice insanlar biliyorum. Kimseye açamadıkları dertleri var.
Rabbimiz çekemeyeceğimiz dert vermesin. İmtihanımızı kolaylaştırsın ve sabredip kazananlardan eylesin.
   Arkadaşı Dervişi dikkatle dinledi. O'nun duasına kendi işiteceği bir sesle "amin" dedi. Müsaade isteyip ayrılırken altında ezildiğini sıkıntılarının sanki azaldığını hissediyordu.

SAKIN SÖYLEME!

SAKIN SÖYLEME!
Bazen muhatabın seni incitici şeyler söyler ve
kendince rahatlar ya...
O kızgınlıkla veya incinmişlik ruh haliyle sen de bir şeyler söylemek istersin. Dilinin ucuna kadar gelir cümleler.

Sakın söyleme, yut o sözü.
Seni her gördüğünde o kişi mahcup olsun artık. Utanma duygusu varsa tabii.

Utanma duygusu yoksa, muhatap almaya da değmez söz söylemeye de.

DERVİŞE GÖRE HUZURSUZ İNSAN...

     EN HUZURSUZ İNSANLAR KİMLERDİR?
   Dervişe, en huzursuz insanların kimler olduğunu sordular.
Derviş biraz düşündükten sonra cevapladı:
-Kanaatim odur ki, en huzursuz insanlar hayatı hakkında kafası net olmayan ne yöne gideceğini bilemeyip bocalayan kişilerdir.
   İkinci olarak da, inandıklarıyla yaptıkları birbirini desteklemeyen kişilerdir.

BİR ORGANIMIZ HASTALANDIĞINDA...

BİR ORGANIMIZ HASTALANDIĞINDA...
Bir organımız hastalandığında ilk yaptığımız şey onu tedaviye çalışmaktır değil mi?
Tedavi uzun sürse de tedaviye devam ederiz.
Allah göstermesin kangren hariç uzuvlarımızdan vazgeçmeyiz.

Dostlarımız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız da organlarımız gibidir. Bir problemimiz olduğunda onlardan vazgeçemeyiz. Tolere etmeye çalışırız. Sabrederiz, tedaviye çalışırız. Fakat kesip atmayız.
Daha doğrusu (ilişkilerimizi) kesip atmamalıyız.

İNFAK / İSRAF

İnfak, tohumu toprağa atmak (ekmek) gibidir.
İsraf, tohumu çöpe atmak gibidir.
Gösteriş için yapılan infak ise kaya üzerine tohum atmak gibidir.

MANŞET!

ÖZ ELEŞTİRİ

GENÇDİK, Samimiydik. Davamız vardı ve davamıza adanmıştık. Düşüncelerimiz gayet netti. Beyaz ve siyah vardı zihnimizde. Beyaz haricindek...