UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN -10

 FAKİRLİĞİNİZDEN UTANDIĞINIZ OLDU MU


Fakir oluşunuzdan dolayı utandığınız oldu mu hiç?
Benim oldu...

 Aslında fakirliğimden değil de, fakirliğimin ilan edilmesinden utanmıştım. 

 Köyden okumak için ilçeye gelmiş bir öğrenciydim. Gittiğim okulun orta okul ve lisesi aynı binadaydı. Ortaokul 3. sınıfta (sekizinci sınıf) öğrenim gördüğüm yıl,(muhtemelen giysilerimin yıpranmışlığından dolayı) bir gün beni sınıftan idareye çağırdılar. Gittiğimde, yaklaşık otuz öğrencinin daha olduğunu gördüm.
Bir öğretmen eşliğinde bizi bir terziye götürdüler. Ölçülerimiz alındı ve gönderildik.
Bir müddet sonra yine çağırıp, pantolon ve ceketten oluşan  elbiselerimizi bizlere teslim ettiler. (Ceket ve pantolon renk ve kumaş olarak birbirlerinden farklıydı)Tabi ki çok sevindim. 
Ertesi gün, yeni elbisemi giyerek okuluma gittim. Okula gittiğimde yaklaşık otuz kişinin aynı renk elbiseyi giydiğini fark ettim.
O zamanlar okul kıyafeti olarak, ceket, pantolon, gömlek ve kravat zorunlu idi. Fakat renkleri, desenleri serbest idi. Her öğrencinin birbirinden farklı elbisesi varken otuz kişinin aynıydı ve bu çok dikkat çekiyordu.(Veya bana öyle gelmişti.)

Daha açık bir deyişle elbiselerimiz adeta "Biz fakiriz! Bize bundan dolayı yardım yapıldı" diye bağırıyordu. İşte o gün çok mahcup olmuştum. 
Eve vardığımda o yıl bir daha giymemek üzere verilen elbiseyi çıkardım. Yıpranmış giysilerimle kendimi daha onurlu hissediyordum.
O elbiseyi, liseyi Kütahya'da okuduğum için ertesi yıl giyebildim. (O zamanda ceketin kolları biraz kısa gelmişti)
 Bu olayın bendeki etkisi ne kadar büyük olmuş ki, daha sonraki elbiselerimin pek azının rengini/desenini hatırlarken  o utandığım elbisenin her şeyini hala hatırlarım.
Yine bu olayın etkisiyle olsa gerek, ne zaman yoksullara açıktan yardım yapıldığını görsem içim acır, kendimi kötü hissederim.


UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-9

   GÖRMESİ, İŞİTMESİ VE KONUŞMASI OLMAYAN BİR ŞAHIS      

   İmam Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmeni olduğumuz için, öğrencileri imamlık, müezzinlik ve vaaz görevleri için hazırlar sonra da yetenekli öğrencileri imkanlar ölçüsünde camilere götürür tatbikat yaptırırız. Böylece hem öğrencileri mesleğe hazırlar hem de yeni kişilerle tanışmış oluruz.

     Bir Ramazan günü  böyle bir tatbikat için bir-kaç öğrenciyle birlikte ilçeye yaklaşık 15 km uzaklıktaki o zamanlar köy olan Gürağaç’a gittik. Bir öğrencimiz namazdan önce camiide vaaz edecek, bir öğrencimiz teravih kıldıracak,  iki öğrencimiz ezan okuyup kamet getirecek. Bir-kaç öğrencimiz de teravih namazının aralarında ilahiler-ümniyyeler okuyacak, biz de onlara rehberlik edecektik.
    Okul idaresi daha önceden gerekli mercilere haber veriyorlardı. Bu sefer de verilmişti. O köyün güzel bir gelenekleri varmış. Ramazan ayı boyunca her gün gönüllü ailelerden biri görevlendirilir imiş. O aile, o gün evini misafir gelecek biçimde hazırlar ve yemeğini ona göre yaparmış. vakitli-vakitsiz köye bir misafir gelirse o eve yönlendirilir imiş.
      Biz, akşama yakın köye vardığımızda o günkü nöbetçi eve götürdüler. Daha önce haber verildiği için de ev sahibi sağ olsun daha bir hazırlanmış. Biz iftarı beklerken, iftara 10 dakika kala altmış yaşlarında gözüken bir misafir daha getirdiler. 
Bu şahsın iki gözü de kördü, kulakları sağırdı ve konuşamıyordu,yani dilsizdi. 
   O zamana kadar görme engelliler görmüştüm. Hatta fakülte dördüncü sınıfa giderken on kadar arkadaş bir vakıf evinde kalmıştık ve arkadaşımızın birisi görme engelliydi. Onların gözü görmüyordu ama işitiyor ve konuşuyorlardı. 
   İşitme engellileri de görmüştüm ortaokul yıllarında mahallemizde böyle bir arkadaş vardı ve hareketler yardımıyla bir birimizle iletişim kurardık. Onlar da duyamıyorlar ve duyamadıkları için de konuşamıyorlardı. Ama görüyorlar ve işaretlerle anlaşıyorlardı. 

Fakat bu yeni gördüğümüz şahsın durumu farklıydı ve hayatı çok zordu. Ayrı bir yere tepside yemek getirdi ev sahibi. Dış dünya ile ilişkisini sadece dokunma yoluyla sağlayabiliyordu. Ben de bir yandan yemeğimi yerken diğer taraftan o şahsı gözlemledim. O kadar zor bir hayatı vardı ki anlatamam.
  İsra suresi 97. ayet geldi aklıma… 
"Allah kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa böyleleri için O'nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir. Cehennemin ateşi dindikçe, onlara çılgın ateşi artırırız."(1) 
Bu ayeti düşündüm. Mahşerde kör, sağır dilsiz olarak haşrolan bir de yüzükoyon yürümeye çalışan  insanları...
  Bu Ayet-i Kerimeyi düşünürken şöyle bir manzara canlandı gözümde:
 Sur'a ikinci kez üflenmiş ve bütün insanlar tekrar dirilmişler. Her yer insan… 
iğne atsan yere düşmeyecek. Ve yukarıda bahsedilen biçimde haşrolan insanlar.
Nereye gideceğini   göremiyor, bilemiyor, soramıyor, konuşamıyor, Konuşulanı duyamıyor. İnsanların ayakları altında eziliyor ve üzerine basan kişilere bir şey diyemiyorlar.
 Rabbim böyle duruma düşmekten muhafaza buyursun. 

LÜTFEN

 Lütfen bu ayet-i kerimeyi derin derin tefekkür edelim..

İçerisinde, alacağımız çok önemli dersler var, onları bulmaya çalışalım.

(Eûzü billâhi mineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahim)

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ۗ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

"Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size Furkan (iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış) verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir."

8-Enfal : 29

Bu ayet-i kerimeden dini meselelerde ihtilaf olduğunda müttaki alimlerin görüşünün daha isabetli olacağını anlıyorum.

 

Lütfen bu ayet-i kerimeyi derin derin tefekkür edelim..

İçerisinde, alacağımız çok önemli dersler var, onları bulmaya çalışalım.

(Eûzü billâhi mineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahim)

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ۗ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

"Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size Furkan (iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış) verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir."

8-Enfal : 29

Bu ayet-i kerimeden dini meselelerde ihtilaf olduğunda müttaki alimlerin görüşünün daha isabetli olacağını anlıyorum.

 Lütfen bu ayet-i kerimeyi derin derin tefekkür edelim..

İçerisinde, alacağımız çok önemli dersler var, onları bulmaya çalışalım.

(Eûzü billâhi mineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahim)

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ۗ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

"Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size Furkan (iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış) verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir."

8-Enfal : 29

Bu ayet-i kerimeden dini meselelerde ihtilaf olduğunda müttaki alimlerin görüşünün daha isabetli olacağını anlıyorum.

 Lütfen bu ayet-i kerimeyi derin derin tefekkür edelim..

İçerisinde, alacağımız çok önemli dersler var, onları bulmaya çalışalım.

(Eûzü billâhi mineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahim)

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ۗ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

"Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size Furkan (iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış) verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir."

8-Enfal : 29

Bu ayet-i kerimeden dini meselelerde ihtilaf olduğunda müttaki alimlerin görüşünün daha isabetli olacağını anlıyorum.

 

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-8

HATALARIMDAN ÇIKARDIĞIMDERSLER 

Gençliğimde merak ettiğim konularda araştırma yapmak, öğrendiklerimi müzakere etmek ve konu üzerinde tartışmak zevk aldığım şeyler arasındaydı.

   Erzurum İslami İlimler Fakültesinde öğrenci iken, bir gün seferilik mevzusunda bir mesele kafama takıldı. Kendi çapımda araştırıp öğrendim.
   Aynı fakülteden dört arkadaşla aynı evi paylaşıyorduk. Diğer üç arkadaş benden bir sınıf üstte okuyorlardı.
   Yukarıda bahsettiğim mevzuda araştırma yaptığım hafta idi. Evimizde arkadaşlarla aramızda ilmi müzakereler yaparken seferilik konusu açıldı. Bu konudaki bir meselede benim görüşümle arkadaşların görüşleri farklıydı.
 Ben mevzuyu yeni araştırdığım için kendimden gayet emindim. Öyle emindim ki konunun geçtiği sahifeyi hatta paragrafı bile hatırlıyordum.
    Arkadaşlara dedim ki:
   " Ömer Nasuhi Bilmen hocanın Büyük İslam İlmihali kitabının 173. sahifesini açın..." Ben böyle deyince arkadaşların tereddüde düştükleri yüzlerinden belli oluyordu. Bir arkadaş belirtilen sahifeyi açtı. Ona, “Şu paragrafı (zannedersen 4. paragraf) okur musun?” dedim.
   Herkes pür dikkat okunanı dinliyordu. Arkadaş paragrafı okuyunca,  yüzüme şaşkınlıkla bakmaya başladılar. Ben de şaşkın vaziyetteyim. Çünkü okunan paragraftaki bilgiye göre arkadaşların görüşü doğru, benimki yanlıştı.
  Bu sefer kendim aldım kitabı ve dikkatlice okudum. Evet, kendimden çok emin olarak savunduğum görüşüm yanlıştı. Sahifesine, paragrafına kadar hatırladığım yeri yanlış anlamıştım.
  Bu olay benim için çok önemli bir tecrübe oldu. Sonraki hayatımda iyi bildiğim mevzularda bile, başkaları farklı görüş ileri sürüyorlarsa daha temkinli davrandım.
  Mesela, "Bu kesinlikle böyledir" demek yerine; "Ben bu mevzuyu böyle biliyorum, ama belki senin görüşün doğrudur. Kaynaklara bir bakalım" gibi şeyler söyledim.
  Eğer ders almasını bilirsek, hatalarımız bizim için ne güzel öğretmenlerdir.

  Bu olaydan, bildiklerimizi başkalarıyla müzakere etmenin, doğru bilgi için önemini de kavramış oldum.

BİLGİ

Öğrendiğimiz dini bilgiler, bizdeki Allah sevgisini ve ibadet şevkimizi artırmıyorsa,                ahlakımızı güzelleştirmiyor, haramlardan uzaklaştırmıyor ise, sadece bir yüktür.

EBEDİ DÜŞMANLIĞA DÖNÜŞEN DOSTLUKLAR...

  Çevremde birbirlerinin can-ciğer dostu olup iş ortaklığı kuran bazı kimseler tanıyorum.

Bu dostluk sebebiyle ortaklık kurallarını karşılıklı güven esasına dayandırmışlar.

Genelde ortaklığın detayları (belki ayıp olur düşüncesiyle -belki ihmalkarlıktan) konuşulmamış ( veya alel usul konuşulup karara bağlanmamış ve yazılmamış.)

Karşılıklı güvenden dolayı resmiyete önem verilmemiş. (Mesela borçları sadece birisi imzalamış, mal varlıkları resmiyette birinin üzerinde v.b)

İşler iyiyken bir problem çıkmıyor genellikle.

Fakat işler yürümediğinde ve iş resmiyete intikal ettiğinde bu dostlukların bir çoğu "ölürsem cenazeme gelmesin" seviyesine düşüveriyor.

Dostluklarınızın zedelenmesini istemiyorsanız yapacağınız işle alakalı detayları konuşup yazıya dökünüz. Ve her ihtimali göz önünde bulundurarak resmi işlemleri ihmal etmeyiniz. 

Bu işlemler sırasında iki tarafın da güvendiği iki kişinin şahit olmasını sağlayınız.

 

  

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-7

BU YAŞTA ÇOK TATLILAR; LAKİN...

Yıl 1986 veya 87, Tarsus'ta çalıştığım yıllar. Öğretmen bir arkadaşla banliyö treniyle Mersin'e gittik. O zamanlar Adana- Mersin arası banliyö treni çalışırdı)

 Dönüşte yine banliyö ile dönüyoruz. Karşımda yaşı 60 civarında gösteren bir bey oturuyor. Arkadaşın iki yaşlarındaki oğlu Burak da  yanımızda.

 O bey, bana sordu:

-Bu çocuk senin mi?

"Hayır, arkadaşın." dedim

"Bu yaşta bunlar çok tatlı oluyorlar. Lakin büyüyünce..." dedi ve durakladı, yutkundu.

Sonra derinden bir iç çekti. Yüzünü çevirdi, dışarı bakar gibi yaptı. Muhtemelen gözlerindeki yaşları gizliyordu.

Kendine biraz geldikten sonra anlatmaya başladı.

"Benim de iki tane oğlum var. Ben amelelik yaparak onları büyüttüm. Tarlalarda çalışırken bile omuzlarımda taşırdım. Sevgimden ve merhametimden dolayı indirmezdim.

Büyüdüler ev bark sahibi oldular...

Anneleri Mersin'de iki hafta önce ameliyat oldu. Hala da hastanede... Bizimkiler ziyaretine bile gelmediler."

Ve adam sustu... dışarı bakmaya devam etti.

Ne diyeceğimizi şaşırdık. Konuşsak ne diyebilirdik ki?

Ne kadar gizlemeye çalışsa da göz yaşları belli oluyordu. Fakat döktüğü göz yaşlarından daha fazlasını içine akıttığı da her halinden belliydi.

   Çocuklarını dinlesek belki onların da kendilerine göre anlatacakları vardır. Belki de ana-babalarından hiç beklemedikleri şeyler görmüşlerdir.

 Fakat hiç bir gerekçe ameliyat olan annesini arayıp sormaya engel olmamalıydı.

 Allah Teala hem evladın hem de ana-babanın hayırlısını nasip eylesin.

 

 


HAYATIMIZIN KARNE GÜNÜ VE SONRASI

 

HAYATIMIZIN KARNE GÜNÜ

Naziât Sûresi : 34-41 (Diyanet, Kuran yolu meali)

O büyük felâket (kıyamet) geldiğinde;

O gün insan yapıp ettiklerini iyice hatırlayacak;

Ve görecek olana cehennem açık bir şekilde gösterilecektir.

Azan ve dünya hayatını âhirete tercih eden kişi;

Cehennem işte onun için tek barınaktır.

Rabbinin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da cennetin ta kendisidir.(34-41)

 

AYNI AYETLER -DİB MEALİ

Naziât Sûresi -  

En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar. (34-35)

Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir. (36)

Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır. (37-39)

Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır. (40-4

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-6

BİZ HIYANETLİK BİLMEYİZ AĞABEY.

   Bu yazıyı geçen yıl bu günlerde yazmak istiyordum. Bir ihmalkarlık oluştu. Nasip bu güne imiş.

   Tavşanlı ve köylerinde atalardan kalma yerel tohumlardan meydana gelen domatesler çıktığında, domates yemenin lezzetine varırım.

Bir gün hafta arası köylerden getirilen domateslerin satıldığı sergilere uğradım. Oldukça fazla domates gelmişti. Bir baba ile 18-20 yaşlarında gözüken kızın sergisindeki domateslerin güzelliği dikkatimi çekti. Fiyatı 2 TL idi ve kendimizin seçebileceğini söylüyorlardı. İhtiyacım kadar satın aldım.

   Arabaya koyarken yeni bir fikir geldi zihnime. Hanıma telefon edip domates suyu için fiyatların uygun olduğunu ve domateslerin güzel olduğunu söyledim. 10-15 kilo almayı kararlaştırdık. Tekrar sergiye gelip domatesleri seçmeye başladım. Bu arada babası yoktu.

Domatesleri seçerken büyük fakat çatlamış bir domates dikkatimi çekti.

"Nasıl olsa yakında domates suyu yapılacak zarar etmez, en azından başkalarının almayacağı bu domatesi ben alıvereyim de ziyan olmasın" düşüncesiyle poşete koydum. (Kendim de köyde yetiştiğim ve zamanında sebze yetiştirdiğimiz için bunun nasıl zorluklar içerisinde olduğunu bildiğimden olsa gerek üreticiyi düşünürüm alışverişlerde)

Kızcağız dedi ki:

-Ağabey çatlak domates koydunuz. (Benim bilmeden koyduğumu düşündü tahminen. Bizim domates suyu yapacağımızı da bilmiyordu)

-Neden bunu söylediniz. Siz vermediniz ki! dedim.

Kızın cevabı beni çok duygulandırdı:

-Biz hıyanetlik bilmeyiz ağabey.

Bu cevaptan o kadar memnun oldum ki anlatamam...

Durumu izah ettim. Bu güzel davranışından dolayı teşekkür ve tebrik ettim.

Merak edip sordum

-Evladım siz nerelisiniz?

-Çaldibi köyündeniz ağabey.

Belki bu kızın dini bilgisi çok değildi. Fakat bildiklerini yerine getiren sağlam karakterli bir genç kız olduğu belli oluyordu.

   Bu tür küçük gibi görünen, fakat çok sağlam temel gerektiren davranışlar hep dikkatimi çeker.

Ayrıca bu tür olaylardan çok mutlu olurum ve geleceğe umutla bakmam noktasında motive olurum.

13/09/2020  Ali USLU / TAVŞANLI


konuşma uslubu

"İncelik, yumuşaklık, sıcak ve samimi olmak insana seslenişin sırlarıdır."

"İnsanın kalbine ancak, mana aleminin kanunlarıyla nüfuz mümkündür. Zor kullanmak, bağırıp çağırmak, saygısız ve kaba davranmakla insan kalbine asla ama asla giremeyiz. Her insanın kalbi zora, kabalığa, edepsizliğe karşı şahlanır."

"Fırtınaya, rüzgara karşı her kes kapısını kapar. Kalbin kapısı da öyledir. Kalp, ancak kalple satın alınabilir. Bir insanı ithamla, karalamakla, küçük görmekle söze başlarsak, kısa bir süre sonra hem de kısa bir süre sonra o da bizi itham eder, karalar, küçük görür. Polemiğin kaidesi budur. Sertlik sertliği getirir. Saygısızlık saygısızlığı getirir.

(S. TANDOĞAN / GÖNÜL SOHBETLERİ)


UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN- 5

     MEMLEKETİMİN GÖNLÜ GÜZEL İNSANLARI.

   Geçen yıl, kurban bayramının üzerinden bir kaç hafta geçmişti. Rahmetli annem uzun zamandır yatalak durumdaydı. Akrabalarımdan bir çift ziyarete gelmişler.

Muhabbet esnasında kurban bayramı yeni geçtiğinden olsa gerek mevzu kurban meselesine geldi.  Oradan küçük baş hayvana gelindi. Annem koyun etinin yemesinin güzel olacağından falan bahsetti. (Küçükken baya bir küçük baş hayvanları varmış onlardan bahsetti. Ben içimden eyvah dedim canı koyun eti isterse ne yaparım. Günlerden pazar ve akşam olmak üzere)

Neyse misafirler gittiler. Aradan yirmi dakika geçti geçmedi Annem ablama seslendi. Misafirimizin ismini söyleyerek onlar koyun kesmişler, Ali azıcık isteyiversin. Halbuki onlar koyun kesmemişti. Durumu izah etmeye çalıştım. Sabahleyin bulalım inşallah dedim.

Aradan on dakika geçmeden ablamı çağırıyor. Ali et getirmeye gitti mi. (Bundan sonra her on dakikada et sormuş) Baktım ki durum ciddi. Hemen Tavşanlıdaki kasap reyonu bulunan büyük marketlere gittim fakat  hiç birinde küçük baş hayvan eti yok. Kasaplar ise kapalı.

Ne yapacağımı kara kara düşünürken aklıma watsap sohbet grubumuz geldi. Durumu onlara yazdım. Kurbanda koyun kesen olduysa bir miktar rica ettim. Sağ olsunlar gruptakiler  de kendi arkadaşlarına yazmışlar. Yatsıya az bir zaman kala bir yerden cevap geldi.

"Hocam benim evde dondurucuda koyun eti var fakat ben işim icabı evde değilim. Eve haber verdim oradan alabilirsiniz."

Oh... çok şükür yarabbi bulduk. Arabamla giderken baktım "Güvenal Gazı"ın Sadık Pembe caddesi tarafındaki köşede ızgara salonu açık. Burada aradığımı bulabilirim diye düşünüp oraya yöneldim. Levhasında “kilo ile et”  yazısı da var. Girdim. Gerçekten doğru yere gelmişim. Hemen biraz kuzu kaburgası aldım.

O arada başka bir eski öğrencim telefon etti. Koyun kesen bir tanıdığına telefon ettiğini ve birazdan eti getireceğini söyledi. Eti bulduğumu bildirip teşekkür ettim ve o şahsa da teşekkürlerimi bildirmesini rica ettim.

Doğru eve gidip önce anneme gösterdim. Ellerine verip burası kuzunun neresi gibi sorular sordum. İkna olması için bu önemliydi. hemen pişirmelerini söyledim. Annem rahatladı. Hatta pişerken bir kaç kez sormuş “pişmedi mi daha” diye. (Bazen yaşına uygun davranırken bazen çocuklaşıyordu rahmetli. Halbuki eskiden “ben şunu özendim” dediğini hiç hatırlamam.)

Evine gideceğim arkadaşa telefonla durumu bildirip teşekkür ettim. Grubumuza da durumu izah edip teşekkür ettim.

Çok zaman geçmeden eski öğrencim telefon etti.

“Hocam bize et verecek şahsa durumu bildirdim. Çok kızdı. Benim hayrıma nasıl mani olursunuz diyor. Ben eti getiriyorum, nereye getireyim diyor. Ne yapalım?”

“Cumhurun kahvenin orada buluşalım madem hem çay içeriz” dedim.

Yapacak bir şey yok sözleştiğimiz yerde buluştuk. Tanışıp çay içtik. Adam koyunun ön budunun tamamını almış, Yanına da bir kg civarı dondurulmuş koyun kavurması koymuş, bana vermeye çalışıyor.

Dedim ki: “ Kardeşim! ben zaten annemin yiyeceği kadar kuzu eti aldım. Getirdiklerinizi hasta kişinin yemesi mümkün değil. Madem ısrar ediyorsun az bir miktar kabul edebilirim.”

Adam çok kararlı bir biçimde “Ben bunlara niyet ettim, niyetimi bozamam." diyor başka da bir şey demiyor.

Baktım ikna mümkün değil mecburen alıp annemin evine götürdüm.

Hiç tanımadığım, beni de tanımayan bu kişinin yaptıkları beni çok duygulandırmıştı.

Bunlar bizim memleketin müstesna güzelliklerinden olsa gerek.

Anadolu'nun gani gönüllü iyilik sever insanları...

Bu tür olaylar geleceğe ümitle bakma konusunda bana cesaret veriyorlar.

Bu vesile ile Anneme ve tüm geçmişlerimize Rabbim'den rahmet ve mağfiretler diliyorum.

Ali USLU 05/09/2020- TAVŞANLI

LÜTFEN BİR DAKİKA-2

 Lütfen sadece bir dakikanızı ayırarak tefekkür ediniz.

Göz kapaklarınız için Allah Teala'ya teşekkür ettiniz mi?

Gözlerimizin korunması için  her 3-5 saniyede gözlerimizi kırparız. Çok özel dizayn edilmiş bu göz kapaklarımız sayesinde dakikada yaklaşık 15 kez gözlerimizi kırparak gözlerimizi temizlemiş ve korumuş oluruz. Bunu yaparken çoğu kez fark etmeyiz bile. Bu o kadar hızlı olur ki görüşümüz engellenmez. Uyanık olduğumuz müddetçe gözlerimizi günde yaklaşık 15 000 kez temizleriz.

Bu temizleme işlemi esnasında az miktarda su-yağ karışımı salgılanır. Bu sıvı sayesinde gözlerimiz ve göz kapaklarımız zarar görmezler. İşlevini tamamlayan bu sıvı gözlerimizin buruna yakın yerindeki  iki kanaldan buruna giderek hem gözde birikmezler hem de burnumuzun nemli kalmasına yardımcı olurlar. (Ağladığımızda burnumuzun akması da bundan dolayıdır.)

Yani her yıl yaklaşık beş milyon kez gözlerimizi kırparız. 

Ömrümüz boyunca tabir caizse göz sileceğimiz olan göz kapaklarımız hiç arızalanmadan ve eskimeden çalışmaya devam ederler.(İstisnalar hariç)

Göz kapaklarımızın ve çalışma sisteminin arızalanması veya eskimesi durumunda neler yaşayacağımızı düşününüz.

Mesela göz kapağı açılmasını sağlayan kas sisteminin arızalandığını kapağın  kapandığında her defasında elimizle açmaya çalıştığımızı düşününüz.

---

Ey bizleri( her organımızı yerli yerince var ederek) yaratan ve yaşatan Rabbim.

Hayatım boyunca gözlerimizin her kapanıp açılışı adedince sana hamd ediyorum. Şükürler ediyorum.

Göz kapağı sistemindeki  hücreler sayısınca ve bu hücrelerin her bir işlevi sayısınca sana hamd ve şükürler olsun.

Bizleri nimetlerinin farkına varan ve şükredenlerden eyle nankörlerden eyleme.

 


SADECE BİR DAKİKA!

   Lütfen bir dakikalığına durunuz, sakinleşiniz... mümkünse arkanıza yaslanıp derin bir nefes alınız. Biraz bekleyip bunalınca yavaş yavaş nefesinizi bırakınız.

Bu hareketinizle solunum sisteminizdeki milyarlarca hücrelerin faaliyete geçtiğini ve yaklaşık otuz trilyon hücrenize oksijen gönderdiğinizi düşününüz.

Verdiğiniz nefesle birlikte hücrelerinizde kirlenen havayı geri verdiğinizi düşününüz.

   Bu nefes alma işleminin günde yaklaşık 20 000 kez tekrarlandığını bunu yaparken çoğu kez dikkatimizi bile çekmediğini düşününüz.

Almamız gereken hava karışımının gittiğimiz her yerde hazır olduğunu ve azalmadığını tefekkür ediniz.

Arkasından şükür ve minnet duygusu kendiliğinden gelecektir.

 


SABRİ TANDOĞAN'DAN ANEKDOTLAR

   19 yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, tıraş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir yazı gördüm. Lütfen diyordu tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın yanında bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayiine yardımcı olun.

Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu

(Sabri TANDOĞAN/ GÖNÜL SOHBETLERİ / ll. CİLT)

--------

"...Teyzem, evladım tuz lazım oldu, büfeden alır mısın dedi. Bir büfe vardı. Aynı zamanda bakkal görevi yapıyordu. Gittim. Kuyrukta birkaç kişi vardı. Sıraya girdim, benden önce yaşlı bir beyefendi vardı. Sırası geldi. Büfeye yaklaştı, "bana şu parayı lütfen bozar mısınız" dedi. Çok edepli, saygılı bir kimse olduğu her halinden belli oluyordu.

Büfeci birden parladı. "Bugün herkes para bozdurmaya geliyor, burası banka mı" dedi daha bir takım sözler söyledi hırçın ve asabi idi. Cümleleri kurşun gibi çıkıyordu ağzından. Bir yandan parayı bozuyor bir yandan acı acı söyleniyordu.

Yaşlı zat tedirgin olmuş rengi sararmıştı. Birden müdahale etti. "Lütfen" dedi "paramı verin ben vazgeçtim bozulmaktan... " Bu kez büfeci iyice parladı hem bozdur hem bütünle derler bu ne biçim iş anlayamadım gitti türünden yine bir yığın laf etti. Onun üzerine yaşlı zat, 40 yıldır aklımdan çıkmayan şu sözlerle tartışmayı kapattı.

"Bozduğun paraya içinin bütün zehrini akıttın. Ben o parayı ağız tadıyla harcayamam. Güzellikle edep ile yapılmayan hiçbir işten hayır gelmez" dedi.

(Sabri TANDOĞAN/ GÖNÜL SOHBETLERİ /CİLT-2)

 ------------

  Bir zamanlar Ankara'nın meşhur şekercisi Ali uzun'un bir helvacı ustası vardı. O helvayı yemeğe doyum olmazdı. Ağzınızda eriyiverir, dağılıverirdi...  Bir gün kendisine bu kadar güzel helva yapmanın sırrını sordum. Tevazu ile başını önüne eğdi konuşmak istemedi. Sonra ısrar edince anlattı.

 Helva yapmazdan önce gusül abdesti alır, secdeye varır, başarılı olması için Allah'a niyazda bulunurmuş. Sonra imalathaneye girerken santrale haber bırakırmış, beni kim ararsa arasın, bağlamayın. Bu gün imalat günü dermiş. Helvanın yapılması bitinceye kadar kimseyle konuşmaz, ayetler, hadisler okurmuş. Helva bittikten sonra da iki rekat Şükür namazı kılarmış.

(Sabri TANDOĞAN/ GÖNÜL SOHBETLERİ Vl. CİLT)

 

 


UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-3

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-3

"...BİR AVCI VURDU BENİ"

 Yıl 1974.  Ortaokul birinci sınıfın bittiği yaz tatili. Ağustos ayında ailemle birlikte tarlada bizim tabirle "deste taşıma" işi yapıyoruz.

Deste taşımak: Daha önce biçilip, taşınmak için uygun büyüklüklerde yapılan "deste" denilen ekin yığınlarının traktör römorkuna yüklenip köydeki harman yerine taşınması işidir.

Babam ve bir akrabam traktöre desteleri yüklüyorlar. Ben ve ablam yerde kalan ekinleri tırmık ve ananatla topluyoruz.

Traktör dolunca urganla bağlayıp onlar köye dökmeye gittiler, biz de ablamla kalan işleri tamamlayıp biraz istirahat ettik. O sırada elinde tüfek, önünde köpekle bir avcı gözüktü. Köpek önden gidiyor, bir şeyler arıyor, avcı da peşinde, eli tetikte gözü köpeğin hareketlerinde...

Köpek ve avcı bize doğru geliyorlar.

Babamın traktörle geldiğini görünce kalkıyorum. Köpek  elli adım kadar önümdeki destenin altından iki tane bıldırcın kaldırıyor. Avcı bıldırcınlara konsantra olmuş ki bizi fark etmiyor. iki el ateş...

 Bana saçmalar geliyor... bağırıyorum. Babam koşarak geliyor bir yandan da adama bağırıyor. Avcı bed beniz atmış korkarak geliyor.

Üst tarafımı soydular.Vücudumun çeşitli yerlerine dokuz saçma isabet etmiş. Yanık izleri var fakat kan yok.

Alel acele avcının minübüsüyle Kütahya Devlet Hastahanesine gittik.

Avcı, komşu köyden Avrupa'da çalışan ve tatil için gelmiş bir işçi imiş. Adamın korktuğu her halinden belli. Hastahanede çalışan bir köylüsünü buldu. Tutanaklar falan tutuldu. Şikayetçi olup olmadığımız soruldu babama. Babam şikayetçi olmadı. Hastanedeki kişi (avcının köylüsü) babamın da tanıdığı imiş. Belki o ikna etti bilmiyorum.

Zaten şikayetçi olsak adamın işi yaş. Dava sürerken yurt dışına çıkması problem olacak. adamın izni bitecek vesaire. Davacı olmadığımızda adam rahat nefes aldı.

(Daha sonra köylülerinden öğrendiğimize göre adamın gözlerinde de problem varmış.)

Filmler çekildi.Neticeler beklendi. O zamanlar filmin sonucunu bir kaç saatten önce alamıyordunuz. Saçmaların vücudu yakıp iz bıraktığı fakat içeri girmedikleri tesbit edildi. Bu da bizi rahatlattı. Gece saat 24 e doğru hastanedeki işimiz bitti.

Rabbimize hamdolsun bizi o zaman da korumuş. Kalıcı hasarlar da bırakabilirdi.

Daha sonraki zamanlarda çevremizde avlanma yüzünden ciddi yaralanmalar oldu. Yanlışlıkla ava beraber gittikleri arkadaşını öldürenler oldu.

Muhtemelen bu olayın etkisiyle hiç av merakım olmadı. Avlanmak zihnimde hep olumsuzluklar çağrıştırır.

Silahla kendim oynarım fakat yanımda silahla oynayanlardan rahatsız olurum. Silah atılan düğünlerden uzaklaşırım. Bir de camide özellikle cumaları belinde silah olan polislerin arkasına durmamaya gayret ederim. Rukuya vardığımızda silahın ucu  bana doğrulduğu için rahatsız olurum.

Hayvanlara olan merhametimin bu olayla ilgisi var mıdır bilmiyorum.

  Bir de bu olayla ilgili hatırladığım şey beni vuran avcı o günden sonra bizi ne aradı ne de sordu.!

 25/08/2020   Ali USLU       TAVŞANLI

SİZE BASİT GELEN BİR SÖZ BAŞKASININ HAYATINI KARARTABİLİR.

Birilerine karşı söylediğimiz bir söz veya yaptığımız bir davranış onların hayatında çok büyük değişiklikler meydana gelmesinin sebebi olabilir.

 Bu söz ve davranışlar olumlu olabildiği gibi, olumsuz da olabilirler. Fakat etkileri her muhatapta aynı olmayabilir.

Bunun değişik sebepleri olabilir.

Mesela, bazı kişiler daha hassas olurlarken, bazıları daha duyarsız olabilirler. Konuyla ilgileri veya o anki psikolojileri de etkili olabilir. Elbette başka sebepleri de vardır.

 Bu yazıda olumsuz yöndeki söz ve davranışlardan bahsedeceğim.

Bize göre çok basit olan bir söz veya davranış muhatabımızda hayat boyu sürecek travmalara sebep olabilir

 Mesela:

Küçükken korkuttuğunuz bir çocuk büyüdüğünde bile o şeyden veya o nesneden korkabilir.

 Küçükken bilinçaltına sokulan hayali varlıklar,  sebepsiz korkulara sebep olabilirler ve bu korkular ömür boyu devam edebilir.

 Bir yanlışına veya hatasına güldüğünüz bir çocuk veya delikanlı, ömür boyu sıkılgan, utangaç bir kişi olabilir.

 Bir işi yanlış yaptığında alay ettiğiniz bir çocuk veya genç hayatı boyunca kendine güvensiz bir kişi olabilir.

 Verdiği yanlış cevaba öğretmeni veya arkadaşları tarafından gülünen bir öğrenci,okulu bırakabilir veya okuma isteği tamamen kaybolabilir.

 Arkadaşları tarafından küçümsenen bir kişi, o anda kendisini kötü hissetmekten başlayıp depresyona kadar giden bir süreç izleyebilir.

Örnekleri çoğaltabiliriz.

İnşaallah başka yazılarımızda bunların yaşanmış örneklerinden dikkatimi çekenleri yazmaya çalışacağım.


KUR'AN DİNLERKEN...

 Kur'an dinliyorum.

"..Fezkurûnî ezkürküm.." ayeti okunduğunda düşüncelerim yoğunlaşıyor...

Yani " Beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim ( Beni anın ki ben de sizi anayım- Beni hatırlayın ki ben de sizi hatırlatayım) anlamları var.

Ne büyük bir nimet.

Rabbü'l-Alemîn tarafından muhatap alınmak, hatırlanmak, anılmaya değer bulunmak.

***

Ayetin tamamı:

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ

Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin. (Bakara : 152)

 


UNUTAMADIĞIM HATIRALAR-2

ANLAMADAN “HE” DEMEK.

Doksanlı yılların başları.

Milli Gençlik Vakfında arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Konu sabah namazının önemi. Rahmetli olan abilerimizden camcı Ali İhsan Gürsoy abi, bazen namaza kalkamadığını söyledi. Ona “isterse sabah namazı için telefon edebileceğimi” söyledim. Kabul etti.

"Telefon numaranız şu muydu? dedim, evet anlamında “hee” dedi.

Ertesi sabahtan itibaren her gün sabah namazı vaktinde, Ali İhsan abinin ev telefonunu üç kez çaldırıp kapatıyorum. (O zamanlar buralarda cep telefonu yok-veya yaygın değildi) Ev telefonlarında da arayan numara  telefonlarda  gözükmüyordu. 

Allah’tan bir hafta sonra, beraber şehir dışına gidecektik. Sabah namazından sonra çıkmak için kararlaştırdık.

Sabahleyin aynı saatte ben yine telefonunu aradım. Bu kez bir şey sormak için telefonu açmasını bekledim. Telefon açıldı. Ben “Ali ihsan abi” diye söze başlayınca karşıdaki ses kızgın bir şekilde:

“Ne Ali ihsan abisi yaa” diye öyle bir çıkıştı ki, o anda hatayı anladım. Fakat özür dileyecek durum bile yoktu. Telefonu kapattım.

Hemen  telefonları kaydettiğim telefon rehberi defterime baktım. Meğer bir numara farklı imiş.

Ben Ali ihsan abiye söylerken işte o farklı numarayı söylemiştim. O da tam dinlemeden “hee” demiş.

O gün beraber şehir dışına gitmeseydik,sabah sabah o numaranın sahiplerini daha ne kadar rahatsız edecektik…

Adam, belki savcılığa müracaat edip kendisini rahatsız edenin bulunmasını isteyecekti ki, hakikat anlaşılıncaya kadar neler olurdu? Ne tür dedikodular yayılırdı ilçede.

Neyse Rabbimiz korudu da olumsuzluklarla karşılaşmadık.

Buradan kendime şu dersleri çıkardım.

1-İyice anlamadan “hee” demenin yanlışlığını.

2-Bu tür mevzularda kişi “tamam” dese bile doğruluğunun teyit edilmesinin önemi.

Bu vesile ile yardımsever, gani gönüllü insan Ali İhsan GÜRSOY abimize de Allah Teala’dan rahmetler diliyorum. Mekanı Cennet olsun.

20/08/2020  -    Ali USLU -     TAVŞANLI

BİZ ÇİFT DÜNYALIYIZ KARDEŞİM

  Derviş, kendisini  ziyarete gelen arkadaşının anlattığı bazı kimselerin yaptığı haksızlıkları, olumsuzlukları hiç sözünü kesmeden dinledi.
Arkadaşı sözünü bitirdiğinde Ona dedi ki:
-Ah be kardeşim!
Biz çift dünyalı kimseleriz. Buna kesin olarak inanıyoruz.
Şayet öyle olmasaydı biz de istediğimizi yer, içer, gezer, eğlenir. İstediğmize verir istediğimizden alırdık. Kimse bize de bir şey diyemezdi belki.
Ne varki her icraatımızın hesabını vermek üzere yaşıyoruz.
Bundan dolayı hesap günü gelmeden hesaplı hareket etmek durumundayız. 

UNUTAMADIĞIM HATIRALAR-1

     ADLİYEDE

1979/80 Eğitim-öğretim yılında Kütahya IHL. den mezun olmuştum. Parasız yatılı okuduğumuz için o dönemde mecburi hizmetimiz vardı. Yani, imamlığa başlamam gerekiyordu. (Görev almayanlar devlete tazminat ödüyordu) Fakat bir engelle karşılaştık. Yaşımız 18 olmadığından memur olabilmem için mahkemeden kaza-i rüşd belgesi(*) almam gerekliymiş.

   Muhtemelen haziran veya temmuz ayıydı. Tavşanlı Sulh hukuk mahkemesine dilekçe yazdık. İmza için bir yere gönderdiler. Bahsedilen odaya vardım dilekçeyi verdim. 

Memur dilekçeye bakıp "baş katibe git" dedi. Hay hay efendim deyip baş katibin odasına vardım. Dilekçeyi verdim. O zat da dilekçeye bakıp Cemal'e git  dedi. (Burası demin uğradığım yerdi. Neyse tekrar Cemal beye gittim. Kapıyı tıklattım. Adam beni görünce dilekçeye bakmadan "başkatibe git" dedi. Beni o gönderdi dememe fırsat vermedi. Baş katibe tekrar gittim. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Baş katip kafasını salladı "Cemal'e git" dedi Efendim O beni buraya gönderdi dediysem de sert bir şekilde "Cemal'e git" dedi. Tekrar Cemal beye gittim. Kapıyı tıklattım girdim. Yüzüme baktı ve "başkatibe git" dedi. Ne olduğunu anlayamıyorum sinirlerim gerilmeye başladı. Baş katibe gittim tekrar kapısını çaldım Adam yüzüme baktı bir şey demeden kalktı, kolumdan tuttu Cemal'in odasına kadar getirdi, kapıyı gösterip işte burası dedi. Kendimi aptal yerine konulmuş birisi gibi hissettim. Tekrar kapıyı tıklattım içeri girdim. Adam yine "başkatibe git" deyince patladım. "Şimdi kolumdan tutup kapıya kadar o getirdi" diye gürledim. Burnumdan soluyorum. Cemal bey dilekçeyi aldı ve imzaladı.

    Neden böyle yaptıklarını bir türlü anlayamamıştım. Sonra büyüklerimle bu durumu paylaştığımda sebebini öğrendim. Meğer o memur benden rüşvet istiyormuş.

   Liseyi yeni bitirmiş beş parasız gençten rüşvet istiyormuş ...

(*)Kaza-i rüşd belgesi. Kişinin rüşdüne ehil olduğu Her türlü hukuki sorumluluğa haiz olduğuna dair bir belge.

Mahkeme gün veriyor. Anne-baba "çocuğumuz her türlü sorumluluğu alabilir" diye mahkemede muvafakat veriyorlar. İkinci aşamada kolumuza resmi mühür vuruluyor ve yazıyla hastaneye sevkediyor. Doktor da fiziki duruma bakıp onay verirse, son olarak hakim de onay verirse kaza-i rüşd belgesi alınıyor.

   

 


İRONİ

  Değerli kardeşim! Akşam yemeği  fotoğrafınızı paylaşmışsınız. Fakat bazı yemeklerin ne olduğu konusunda tereddüt ettim. Lütfen daha ayrıntılı paylaşıp bizleri merakta bırakmayınız.

  Her akşam yediği yemeği paylaşan kardeşim! Dün akşam yemeğinizi paylaşmayı unutmuşsunuz. Takipçileriniz merakta kaldılar. Hatta bazıları geç saate kadar uyuyamadılar.

    Değerli dostum! Tatilde gezdiğin yerleri tüm yerleri paylaşmışsın ama oradan oraya nasıl, ne ile ve kimlerle gittiğini paylaşmamışsın. Bu bizde çok büyük merak uyandırdı.

     Sık sık aile fotoğrafı paylaşan kardeşim! Aile fertlerini sima olarak tanıdık. Fakat sağdan sola isimleri, yaşları, tahsilleri hatta hobileri v.b. hakkında bilgi verirseniz memnun oluruz. İnsan merakta kalıyor.

   Her saat neler yaptığını, o anki psikolojik durumunu paylaşan kardeşim! Geceleyin kaç kez uyandığınızı, rüyanızda neler gördüğünüzü yazmıyorsunuz. Fakat takipçileriniz sizin her halinizi merak etmekteler. 


BU İŞİN LİMİTİ YOK.

 Sosyal medyadaki paylaşımlardan ve çevreyi( şehir, ülke, dünya) gözlemleyebildiklerimden çıkardığım sonuç:

İnsanoğlu için alçalmada ve yükselmede sınır yok...
 


SÖZ ÜZERİNE

Dervişe dediler ki :

-Derviş! sözü nasıl söylemeliyiz?

Derviş biraz düşündü ve:

-Size söyleyeceğim şeylerin bir çoğu bu konuda daha önce söylenmiş  sözleridir. Lakin hangi sözün kime ait olduğunu bilemem. Yani bu konuda aktardığım sözlerin çoğu bana ait değildir. Bu böyle biline." dedikten sonra devam etti.

Efendim,  Araplarda bir atasözü vardır el-lisanü mizanul akl. Yani dil aklın ölçüsüdür diye.

Bir kişinin zikri ,fikri düşüncesi iç alemi bilgi düzeyi karakteri vesaire çoğu kez konuşmasından anlaşılır.

 Kuran-ı Kerimde Rabbimiz sözle ilgili şöyle buyuruyor:

"Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Yoksa şeytan aralarını bozar..." (İsrâ : 53)

Gerçekten de dikkatsizce, özellikle öfkeyle söylenmiş sözler sebebiyle nice dostluklar sona ermiş, nice yuvalar dağılmıştır.

Yine Rabbimiz Ahzap:70. ayette " doğru söz söyleyin" diye emrederken, Hacc :30 da "yalan sözden kaçının" buyurur

Nisa 148 de ise "Allah çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez..." Buyurarak herşeyi konuşmamamız, bu konuda seçici davranmamız konusunda bizi uyarır.

Yine K.Kerimde Hz. Musa'ya Firavuna gidip yumuşak söz söylemesi tembihlenmiştir ki Firavuna bile yumuşak söz söylenmesi gerekiyorsa birbirimize nasıl nasıl konuşmamız hemen anlaşılabilir. 

 Peygamber efendimizin konu ile ilgili tavsiyelerinden birisi şöyledir:

 Mealen:"Ya hayır söyle ya da sus."

Çünkü her sözümüz amel defterimize kaydediliyor. Yarın ya lehimizde ya da aleyhimizde delil olacaktır.

 Meşhur bir atasözümüzde

"Söz gümüşse sukut altındır." Denilmiştir.

 Uzak doğuya ait bir söz var aklımda:

"Konuştuğunda bildiklerini tekrara etmiş olursun. Ama dinlersen yeni şeyler öğrenebilirsin."

 Efendim, söz:

*Uygun zamanda, uygun yerde ve uygun muhataba söylendiğinde değerlidir.

*Meramımızı ifade edecek en uygun kelimeler seçilmelidir. Kısa öz ve net olmalıdır.

*Söz de  muhatap da yorulmamalıdır.

*Söz muhatabın doğru anlayacağı kadar açık ve net olmalıdır.

*Konuşurken dinleyenleri gözlemek gerekir.

Eğer hatır için dinliyorlarsa derhal konuşma bırakılmalıdır.

*"Sözün tamamı ahmaka anlatılır" diye bir atasözümüz vardır. Bu durum herkesin anlayabileceği mevzular içindir. Bazı özel mevzular en ince detayına kadar anlatılması gerekebilir.

*Allah Teala iki kulak bir ağız vermiş; ki iki kez dinleyip bir kez konuşmak lazım.

Fakat dilimizi de etten ve kemikten iki duvar arkasına hapsetmiş ki rastgele konuşulmasın."

*Rastgele söylenmiş sözler özensiz yakılmış ateşe benzerler. Bazen büyük yangınlara sebep olabilirler. Bu sebeple nice ocaklar sönmüş, nice yiğitler toprağa düşmüştür.

 Atalarımız sözün nasıl söyleneceğini dair bir deyim bırakmışlar bize:

"Doha vardır öküz durdurur, doha vardır saban kırdırır"

 *Yunus Emre ne güzel demiş:

Söz ola götüre başı,

söz ola bitire savaşı,

söz ola ağulu aşı

yağ ile bal ede bir söz."

Yunus Emre'nin bu şiiri halk arasında

"söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı" şeklinde meşhur olmuştur.

 *Söz namustur" sözünü de iyi anlamak gerekir.

Efendim biz de sözü fazla uzatmayalım ki kendimizle çelişkiye düşmeyelim.

12/08/2020.  Ali USLU  - TAVŞANLI

MANŞET!

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN -10

 FAKİRLİĞİNİZDEN UTANDIĞINIZ OLDU MU Fakir oluşunuzdan dolayı utandığınız oldu mu hiç? Benim oldu...   Aslında fakirliğimden değil de, fakir...