SÖYLEMEK- YAPMAK

Bir kişinin bir dakikalık güzelce ellerini sabunla yıkaması, temizliğin öneminden bahseden konferans vermesi, yazılar yazmasından daha iyidir kendi bedenine fayda açısından.

Bir kişinin yarım saat temiz havada yürümesi, yürümenin,egzersiz yapmanın faydalarını saatlerce anlatması veya sahifelerce yazmasından daha yararlıdır kendi bedeni açısından.

Kişinin dengeli beslenmeye dikkat etmesi de onunla ilgili kitap yazmasından daha faydalıdır kendi bedenine yarar sağlaması bakımından.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Diş sağlığı, ikili ilişkiler, ibadetler, güzel ahlak vb konularda o şeyi uygulamak anlatmaktan,çok daha değerlidir.

Haa uyguladıktan sonra başkalarının yararlanması için anlatmanın bir sakıncası yoktur diye düşünüyorum.

 


BİR GÜN BU MAKAMDAN AYRILACAĞINIZI UNUTMAYIN

    Yeni bürokrat olmuş iki öğrencisi dervişi ziyarete gelmişlerdi.

 Hal hatır sorma faslından sonra  derviş dedi ki;

Gerçi telefonda tebrik etmiştim ama tekrar yeni görevleriniz hayırlı olsun. Rabbim layıkıyla hizmet edebilmeyi nasip eylesin.

Genç bürokratlar teşekkür ettiler. Birisi müsaade alarak dedi ki:

Hocam! bizim fazla vaktimiz yok. Arkadaşımla sizi ziyaret edip hayır duanızı almak ve bu konuda nasihatiniz olursa dinlemek için geldik.

   Derviş, ziyaretten memnun olduğunu aktardı. Onların başarılı olmaları ve istikametten ayrılmamalarını Rabbü’l -Aleminden niyaz eyledi.

 Sonra dedi ki:

Gençler! Başlangıcı olan her şeyin mutlaka sonu da vardır. İnsan hayatı böyle olduğu gibi, küçük-büyük görevler, makam -mevkiler de böyledir. Bulunduğunuz makam-mevki ne olursa olsun bir gün sona ereceğini unutmayın.

Şimdi birkaç kısa hatırlatmada bulunayım.

Birincisi, makamlar birer emanettir. Sizin kendi mülkünüz değildir. Buralarda tasarrufta bulunurken bu bilinçte olursanız dünya ve ahirette bu konuda rahat edersiniz. 

İkinci olarak, makam-mevki sahibi olanlarda müşahede ettiğim durum şudur.

Bazıları makamı bir elbise olarak telakki ettiler. Görevleri bittiğinde veya ayrılmak durumunda kaldıklarında bunu elbiseyi çıkarmak olarak değerlendirdiler. Normal elbiselerini giyip hayatlarına devam ettiler.

Fakat bazıları makam-mevkiyi vücutlarının bir organı (veya vücutlarına takılmış protez bir organ) gibi gördüler. Oradan ayrılmak durumunda kaldıklarında bunu bir organlarını kaybetmek gibi algıladılar. Bu onlara çok ağır geldi.

Sizler bunun bilincinde olunuz. Bulunduğunuz makamı bir gün çıkaracağınız kıymetli bir elbise olarak düşününüz. Hatta işten mesaiden sonra o elbiseyi çıkarıp normal giysilerinizi giyiniz. Gittiğiniz her yere o giysilerle gitmeyiniz ki İleride zorluk çekmeyesiniz.

Üçüncü olarak, eski dostlarınızı ve onların uyarılarını dikkate alınız. Makamınızdan dolayı elbette çevreniz genişleyecektir. Bu yeni arkadaşlarınızın ne kadarının samimi, ne kadarının menfaat icabı dost olduğunu o makamdan ayrıldıktan sonra anlayabilirsiniz.

 Dördüncüsü sizi yüzünüze karşı övenlere karşı dikkatli olun. Bu tür övgüler nice yiğitlerin ayağını yerden kesmiş, hakikati ancak yere düştüklerinde anlayabilmişlerdir.

Son olarak, Sakın adaletten ayrılmayınız, ve makamınızı kullanarak kimseye haksızlık yapmayınız. Eğer haksızlık yapmanız yukarıdan istenirse  direniniz. Yapılan her haksızlık ahirette büyük problem olarak bize döner.

Rabbim niyetinizi ve işlerinizi düzgün eylesin. Hayırlı icraatlarınızde yardımcınız olsun. Kötülerden ve kötülüklerden korusun.

   Genç bürokratlar çok teşekkür ederek müsaade istediler. Giderlerken gözlerinde memnuniyet, zihinlerinde dervişin nasihatleri vardı 

   

 


HESAP GÜNÜ VAR, HESAP VAR...

Derviş dedi ki:
Bak kardeşim! 
Madem ki hesap gününe ve  hesaba inanıyoruz;
O gün gelmeden, hesabımızı ona göre yapıp Ona uygun davranmalıyız.
Bugünkü genel problemimiz; Hem hesap gününe inanıyor hem de hesap yokmuş gibi yaşıyoruz.

HİKMETİN ÖNEMİ

İmkanlarınız müsait, 500 000 lira veya daha fazla  vererek kaliteli lüks bir araba aldınız diyelim.

Her şeyiyle mükemmel bir araba... Fakat yeterli miktarda yağ koymayı ihmal ettiniz. Ne olur?

Arabada çeşitli arızalar meydana gelir değil mi?

 500 liralık yağ koyma ihmali, 500 000 liralık arabayı işlevsiz hale getirebilir.

Yaptığımız işlerde hikmetin olması ve olmaması da arabadaki yağa benzer benzer.

Yaptığınız işle ilgili ne kadar donanımlı olursanız olunuz, eğer hikmet boyutunuz eksikse istenilen neticeyi elde edemezsiniz.

Mesela:

Dini bilginiz çok iyi düzeyde diyelim. Eğer bunu hikmetle harmanlayamamışsanız çevrenize pek faydanız olmadığı gibi vatandaşın contasını da yaktırabilirsiniz.

Diğer işleri de buna kıyas ediniz. İdarecilik, çocuk yetiştirme, siyaset v.b.

Neyi, ne zaman, nerede, ne kadar, kime, nasıl söyleyeceğinizi (davranacağınızı) bilmek hikmetin gereklerindendir.

 


KINAYICILARIN KINAMASINDAN KORKMAMAK

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir." (Mâide : 54)

Ayet-i Kerimede övülen müminlerin özellikleri.

*Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler.

 *Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar.

 *Allah yolunda cihad ederler.

 *(Allah Teala'nın hükümlerini uygulama konusunda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. 

İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir." (Mâide : 54)



BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUN?

   Burnundan solur vaziyette, kapıyı çalmadan dervişin odasına girdi. Sesini yükselterek konuştu:

-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

Derviş, gayet sakin bir şekilde adamın yüzüne baktı ve dedi ki:

-Biliyorum da senin söylediğin anlamda kim olduğunu bilmiyorum.

-Ben falancanın yeğeniyim. Kendine dikkat et.

Derviş, yüzündeki ifadeyi sertleştirerek kararlı bir ses tonuyla konuştu:

-Beyefendi size haksızlık mı yapıldı?

- .......(cevap yok)

Ben ne yapıldığını özetliyeyim.

Siz ayrıcalık istiyorsunuz, hakkınız olmayan şeyi talep ediyorsunuz. Talebiniz olmayınca da beni falanca ile tehdit ediyorsunuz.

Peki, ya siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?

Siz söylemeden ben söyleyeyim.

Her şeye gücü yeten Aziz ve Kahhar olan Allah Teala'nın kuluyum.

Ben çok acizim lakin O çok güçlü. O haksızlık yapanları ve şımarıkları sevmez. Ve Azizün züntikamdır. Sen de kendine dikkat et.

-O ne demekmiş?

-Araştırdığında anlarsın.


DERVİŞİN İSTEDİĞİ MAKAM

Arkadaşı, sohbetteki samimiyetten de cesaret alarak dervişe sordu.

-Derviş! yaşınızın altmışa yaklaştığını söylüyorsunuz.

Dünyada çok arzuladığınız bir makam- mevki oldu mu?

Derviş çok uzaklara bakarak biraz düşündükten sonra:

"Evet oldu kardeşim. Hem de çok arzu ettiğim bir makam oldu.” Dedi.

Biraz durakladıktan sonra devam etti:

“ Arzu ettim etmesine de, bu işte arzu tek başına yeterli olmuyor ki."

Şimdiye kadar dervişin amirlikte gözü olmadığını, bu konudaki teklifleri kabul etmediğini bilen arkadaşı  biraz hayretle sordu:

-Hangi makamdı o derviş!?

Derviş:

-"İbadullahissalihin (salih kullardan olmak) "makamı kardeşim. Bizim gibi kullar için ulaşabileceğimiz en büyük makamlardandır.

 O makama da ancak salih amellerle ulaşılır. İhlas, gayret ve devamlılık gerektirir. İşte bunlarda eksikliğimiz var maalesef"

Sonra gözlerini hafif kıstı, arkadaşından gözlerini kaçırdı. Yan tarafa dönüp mendilini çıkardı.

HAKARET

İçinde hakaret barındıran sözler (söylendiği, yazıldığı veya paylaşıldığı) zaman;
Bir faydası oluyor mu acaba?
Kanaatimce bu tür şeylerde sadece provakatörler amacına ulaşır.

TEFEKKÜR ETMEK İSTEYENLER İÇİN...

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır." (Bakara : 164)

Şimdi üzerinde düşünülerek dersler çıkarılacak, ibret alınacak şeyleri maddeler halinde yazalım ve üzerinde tek tek düşünelim (tefekkür edelim)

*Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında,

 *gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde,

İ*nsanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde,

 *Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda,

*Yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında,

 *rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde

 düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır."


ZİNAYA YAKLAŞMAYIN BİLE...

"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur." (İsrâ : 32)

    Dikkatinizi çekti mi acaba. Kuran, "zinaya yaklaşmayın" diyor.

Yani değil zina yapmak, yaklaşmayın bile...

Yaklaşmak bile tehlikeli demek ki.

Rabbimiz bizim, biyolojik ve psikolojik yönlerimizi en iyi bilendir.

Bizim güçlü ve zayıf yönlerimizi en iyi bilendir.

Çünkü O yaratmıştır. "Yaratan bilmez mi?" (Mülk/ 14)

    Zinaya yaklaşanların bir kısmı, aile facialarından cinayetlere kadar bir çok problemin de sebebi olan o çirkin günahı işlemek durumunda kalabilirler..

Ne kadar iyi yüzücü de olsalar nehirde girdaba yakalananların hayati tehlikesi vardır.

Zinaya yaklaşmak da nehirlerdeki girdapta yüzmeye benzer.

Pekii bu ayetten bu gün neler anlamalıyız.

Hangi şeyler, hangi yerler ve hangi davranışlarımız bizi bu ayetin kapsam alanına koyar?

Elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi iç alemimizde bunları maddeler halinde sıralayalım.

1-.....   2-.....    3-......   .......

Rabbimiz bizleri ve Ümmet-i Muhammed'in çocuklarını nefislerimizin ve şeytanların şerrinden muhafaza eylesin. 

GENÇLİKTEN ŞİKAYET EDEN KİŞİ İLE DERVİŞ.

-Derviş! gençlik nereye gidiyor böyle?

*-Nereye gidiyormuş?

-Görmüyor musunuz?, sokaklarda hapçısı, tinercisi..., kız erkek ilişkileri desen çığırından çıkmış, neredeyse sokak ortasında...

"Anladım" dedi derviş ve devam etti: " Demek ki şeytan ve avanesi bizden çok çalışıyorlar. Veya biz yeteri kadar çalışmıyoruz.

-Biz ne yapabiliriz ki...

*-Şimdiye kadar neler yaptınız? Kaç kişinin elinden tuttunuz.? Hadi sokaktakileri geçelim. Komşularınızla, onların çocuklarıyla ilgilendiniz mi?

Akrabalarınızla, yeğenlerinizle ilgilendiniz mi? Veya ilgilenenlere yardımcı oldunuz mu?

- ......!

*-Ama şeytan ve avanesi ilgilendi.... TV. proğramlarıyla, internetiyle, modasıyla v.b şeylerle ilgilendi.

Şikayet etmek çok kolay değil mi? Hem sorumluluğu da başkalarına atmış oluyoruz...

Kanaatim odur ki; Rabbimiz bizi, çevremize karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizden sorumlu tutacak. Onların davranışlarından değil.

Haa unutmadan şunu da söyleyeyim. Toplumumuzda çok kaliteli gençlerimiz de var elhamdülillah. Hem erkeklerden hem de kızlardan var. Ben onları zamanın evliyaları gibi görüyorum.

HADDİNİ BİLDİRMEK

   Derviş, bağrışmaların geldiği tarafa döndüğünde, iki kişinin bağrıştıklarını gördü. Ne dedikleri anlaşılmıyordu. Aceleyle yanlarına yaklaştığında birisi susmuş diğerinin gözü dönmüş vaziyette hem bağırıyor hem de hakaretler ediyordu. Onun eski bir arkadaşı olduğunu fark edince biraz hayret etti. Varıp uygun sözlerle arkadaşını sakinleştirirken bir yandan da koluna girerek olay mahallinden uzaklaştırdı.

Yürüyerek çeşme başına götürdü. Arkadaşından ellerini yüzünü yıkamasını rica etti.

Arkadaşı iyice sakinleşmiş, yüzü normale dönmüştü. Derviş dedi ki:

Arkadaşım!Seni hiç böyle görmemiştim. Ne bu şiddet bu celal ! .... şahsa ağzına geleni söyledin.

Arkadaşı:

-Haddini bilmeyene bildirmek lazım hocam.

Derviş:

-Peki ama had bildireyim derken haddi aştığının farkında mısın?

*-Vallaa ben öfkelenince kendime hakim olamıyorum.

- Anladım. Öfkelenince had aşılabilir (hadsizlik yapılabilir)diyorsun yani!

*-...........???

Arkadaşı hatasını anlamıştı. Gözlerini dervişten uzaklaştırmış vaziyette dudakları kıpırdıyordu. Derviş arkadaşının ne dediğine dikkat kesildi.

"Tövbe Ya Rabbii, yanlış yaptığımı yeni farkediyorum. Bağışla.." diyerek mırıldanıyordu.

HALK BİLMESE DE

Yaptığınız iyilikleri/ güzel şeyleri Allah ü Teala'nın rızası için yapmış iseniz,
iyilik yaptığınız kişiler nankörlük etseler bile önemli değildir.
Çünkü siz, iyiliğinizin karşılığını Allah Teâlâ'dan zaten tam olarak aldınız.
İnsanların teşekkürü ve vefası, olsa olsa bir ikramiye mahiyetindedir.
Ali USLU - 14 ARALIK/ 2019 TAVŞANLI

BAŞARI

Elde edilen başarı, hem dünyada hem ahirette kazandırıyor ise esas başarı budur.
Dünyada kazandırdığı halde ahirete pek faydası yoksa; eh buna da başarı diyelim.
Fakat dünyada kazandırdığı halde ahirette kaybettiriyor ise buna başarı denilmez.
Denilse denilse baş belası denir.

Ali USLU

SERAP

        Hiç serap gördünüz mü?
Görmediyseniz bile, ne olduğu hakkında yine de az-çok bilginiz vardır.

Ben serapla ilgili bir şeyler duymuştum, fakat nasıl olduğunu bilmiyordum.

Ta ki 1988 yılında bir otobüs öğrencimin başında görevli olarak umreye gidene kadar.

Çöl ortamında yaptığımız işte o yolculuk esnasında serapın ne olduğunu defalarca  öğrencilerimle birlikte müşahede ettik.

Otobüsle giderken ilerideki bir bölge, küçük bir göl gibi gözüküyor.

Bunu otobüsteki herkes görüyor. Fakat otobüs oraya yaklaştığında oranın su ile alakası olmadığını diğer yerler gibi çöl kumu olduğunu görüyorsunuz.  Bu sefer, göl gibi gözüken su, biraz daha ileride gözüküyor. Nihayet oraya vardığınızda yine bunun su olmadığını görüyorsunuz. Bu durum aynı şekilde devam edip gidiyor.

Bu görüntünün sebebi Güneşin  ve kavurucu sıcağın etkisi imiş.

Hayata dair hedeflerimizin bir çoğu da bu serapa benzer. Önünüze hedefler koymuşsunuzdur. Oraya vardığınızda mutlu olacağınızı düşünürsünüz, bununla ilgili hayaller kurarsınız. Uğraşırsınız, çabalarsınız, hayalinizi gerçekleştirdiğinizde mutlu olursunuz fakat kısa bir süre sonra aradığınızın onda (gerçekleştirdiğiniz hedefte) olmadığını anlarsınız. Bu sefer başka bir hedef koyarsınız. Neticede nereye varsanız aradığınızın o olmadığını fark edersiniz.

Bu durumumuz çölde serap gören susuz kimseye ne kadar benziyor değil mi.

Suyu gördüğünü zannediyor seviniyor oraya varmak için gayret ediyor . Oraya vardığında aradığının orada olmadığını fark ediyor.

Aslında dünyalık hangi şeye ulaşırsak ulaşalım kalıcı mutluluğu yakalayamayız. 

Çünkü mutluluğun gerçek kaynağını, bizleri yaratan haber veriyor.

"... Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." ( Ra'd : 28)


GENÇ DAVA ADAMLARINA

AŞAĞIDAKİ GÜZEL YAZI İKTİBAS (ALINTI) DIR (A.U.)

Genç Dava Adamlarına...

Savunduğun değerleri önce kendin yaşa. Örnek ol ki sözünden ziyade halin tesirli olsun. Yaşamadan savunduğun değerler, zamanla bir ideolojiye dönüşür. Din, bir ideoloji değil hayat nizamıdır. Unutma! Çok güzel savunsan da yaşamadığın değerlerin bu dünyada da ahirette de sana hiçbir faydası olmaz.

***

Dava yolunda sabrın, direnişin ve istikrarın anahtarı sağlam bir maneviyattır. Namazlarını cemaatle kılmaya gayret et. Her gün Kur’an’dan muhakkak bir bölüm oku. Sünnet konusunda titiz davran ki hayatın bütünüyle ibadete dönüşsün. Dilini sürekli Allah’ın zikriyle ıslak tut. Gözünü haramdan koru ki zihnin berrak, çehren nurlu, kalbin ferah olsun.

***

Yediğine içtiğine dikkat et ki sözün tesirli olsun. Sinirlensen de küfürlü konuşma. Karşı cinsle münasebetlerine dikkat et. İzzetli ol. Laubaliliğe varmayan bir samimiyet, resmiyete varmayan bir ciddiyet sahibi ol ki şahsiyetini koruyasın. Unutma! Asıl Müslümanlık kaliten, en yakın arkadaşının yanındaki kadardır.

***

Protokol uygulamaktan uzak dur. Kapın kardeşlerine açık olsun. Seni arayanların telefonlarına muhakkak dönüş yap. İnsanları dinle, fikirlerine değer ver ki onlar da sana değer versin. Nasihat ettiğin gibi nasihat almasını, tenkit ettiğin gibi tenkit dinlemesini de bil. İnandığın doğruların arkasında duracak kadar cesur, yanlışları söyleyecek kadar mert ol.

***

Unutma! Allah seni emperyalizmle, siyonizmle imtihan ettiği gibi kendi dava kardeşlerinle de imtihan edecek. En çetin imtihan dava içindeki imtihandır. Kırılsan da kalp kırma. Üzülsen de üzme. Sana yapılmasını istemediğin şeyi dava kardeşlerine yapma. Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de kardeşlerine öyle davran.

***

Laf taşıyan, dedikodu yapan, gıybet eden insanlardan uzak dur. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma. Yüzde yüz emin olmadığın konu hakkında ısrarcı olma. Kimsenin ayağını kaydırmayı, önünü kesmeyi, engel olmayı aklından geçirme. Kulis yapma. İkbal peşinde koşma. Unutma! Allah bir şeyi takdir etmişse buna kimse engel olmaz. O’nun takdir etmediğini ise hiçbir güç ve kuvvet yapamaz. Hiç aklından çıkarma, herkes ettiğini bulur, herkes ektiğini biçer.

***

Her işinde samimi ve ihlâslı ol. Kimseyi de samimiyetsizlikle ve riyakârlıkla suçlama. Kalpleri ancak Allah bilir. Unutma! Niyetlere bakmak Allah’ın işidir. Sen yapılan işin doğruluğuna veya yanlışlığına bak. Sonuç Allah’a aittir.

***

Davamı daha çok insana ulaştıracağım diye inancından taviz verme. Başka kesimlere hoş görüneyim diye eğilip, bükülme. Unutma! İslam kâmil bir dindir. Hakkı savunmak için de adaleti savunmak için de zalimlere karşı durmak için de İslam’ın kavramları yeterlidir.

***

İslam düşmanlarının kavramlarıyla ve sloganlarıyla konuşma. Onların sembollerini kullanma. Onların reklamlarını yapma. Hayırlı ya da faydalı her şeye muhalefet eden müzmin muhaliflerden olma. Bir şeye yanlış diyorsan onun doğrusunu da söyle ki samimiyetin sorgulanmasın. Unutma! Biz, batıla benzememek için saçını, sakalını, bıyığını, giyim ve kuşamını onlardan farklı kılan, onlarla aynı gün oruç bile tutmayan bir Peygamber'in (s.a.s) ümmetiyiz. Hak ile batılı birbirine karıştırma. Senin sebep olduğun bir milimlik sapmanın ileri de kaç bin kilometrelik bir ihtilafa sebep olabileceğini ve bunun vebalini taşıyamayacağını aklından hiç çıkarma.

***

Dini değerleri ve sembolleri hafife alma. Allah'ın ve elçisinin sözlerini dikkate almayan, dini ve dindarları küçümseyip onlara haksız ithamlarda bulunan; iftirayı hakikat, yalanı ifşaat, olmayanı icraat diye anlatanların boyalı sözlerine aldanma. Aman ha aman, kimsenin hakkını ya da âhını alma. Alanların yanında durma. Seninle aynı görüşte olmasalar da farklı görüşteki Müslüman kardeşlerine, ilim adamlarına, Müslüman şahsiyetlere; özel hayatını, ailesini ve çocuklarını kamunun menfaati uğruna feda etmiş yöneticilere saygısızlık etme. Ekmek yediğin devletine, seni makam ve mevki sahibi yapan milletine nankörlük etme. Davanı da muhakkak savun. Ama davan kazansın diye yanında yer almayanları ötekileştirme ki senin ahlakın ve edebin onlar üzerinde de etkili olsun. Unutma! Eldeki kumaş bu ve sen bu kumaşla Müslümanların ve ümmetin derdine çare üreteceksin.

DEVEYE BAKMIYORLAR MI? NASIL YARATILMIŞ!

"Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!" (
Gâşiye : 17)

Yukarıdaki ayeti çok önceleri okuduğumda dikkatimi çekmiş ve develer üzerinde biraz araştırma yapmıştım. Araştırma neticesinde gördüm ki, develer çöl ortamının her şartına göre dizayn edilmiş harikulade hayvanlar. 

Develere olan hayretimiz, Onu yaratana hayran olmayı beraberinde getiriyor. Deve ile ilgili araştırmaları okumak, belgeselleri izlemek aslında bu ayetin tefsiri gibidir.

Geçenlerde bu ayeti-i kerimeyi tekrar okuduğumda sizinle bu düşüncelerimi paylaşmak istedim. Aşağıdaki internetten indirdiğim kısa yazıyı da bu vesile ile paylaşıyorum.

Not:Buradaki bilgiler özet niteliğinde kısa bilgilerdir.

Develerin özellikleri

Develerin özellikleri oldukça fazladır.

En belirgin özelliği hörgüçlerinde yağ depolayabilme yeteneği olan bu hayvanın; uzun yay biçimli boynu, yarık üst dudakları, geviş getirenlerde görülmeyen üst kesici dişleri, sırt bölümündeki hörgüçleri vardır.

Bunlardan birisi de deve sütünün inek sütünden daha yararlı olmasıdır. Deve sütünde bulunan C vitamini oranı inek sütünden 3 kat daha fazla miktardadır.

Develerde 3 göz kapağı bulunmaktadır. Kum fırtınalarına karşı göz kapaklarını kapatma özellikleri bulunur.

Develerin bacak yapıları oldukça güçlüdür. Uzun bacakları, yastıklı ve iki parmaklı ayakları kumda ya da karda yürümesini kolaylaştırır. Aynı yandaki bacaklarını birlikte kaldırarak kendine özgü bir biçimde koşar. Çöl halkının yaşamında önemli yerleri vardır; 300 kg’lık yükü saatte 5 km’lik hızla günde 160 kilometre yürüyebilme özelliğine sahiptirler.

Ayrıca iki sırada üç tane koruyucu kirpiği, tüylü kulak delikleri, gereğinde kapanabilen burun delikleri, keskin görme ve koku alma duyuları da kum fırtınası gibi elverişsiz çevre koşullarına uyum sağlamasına yardımcı olur. Gövdesini örten iki tip kıldan alttaki ince ve kısa olanlar bazı yumuşak ve dayanıklı kumaşların yapımında kullanılır. Genellikle çökerek dinlendiği ve bu konumdayken yüklendiği için gövdesinin yere değen bölümlerinde nasırlaşmış deri katmanları oluşur.

Develer açlık ve susuzluğa nasıl dayanıyor?

Deve, 50 °C sıcaklıkta 9 gün aç-susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının %22’sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun %12’sini kaybettiği zaman ölürken, develer vücudundaki suyun %40’ını kaybettiği halde ölmezler. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut ısısını 41°C’ye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sayede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minimum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut ısısını 30°C’ye kadar düşürebilmektedir. Deve bir su kaynağı bulunca 80-90 litre su içer.

Develerin yaşam şekli ve beslenmesi hakkında bilinmesi gerekenler

Deve güç iklim koşullarına dayanıklı, az besinle yetinebilen hayvandır. Gerektiğinde dikenli bitkiler ve kuru otlarla beslenebilir. Yeterli yiyecek bulamayınca hörgüçlerindeki yağı kullanır. İyi beslenmiş devenin yağla dolu olan hörgücü dik durur. Yağ azaldıkça daralır ve ucu bir yana doğru sarkar.

VİRÜS VE TAKVA

   Uzun zamandan beri hemen hemen tüm dünyayı meşgul eden virüsten korunmak için çok dikkat ettiğiniz zamanlar oldu mu hiç.

Olduysa, muhtemelen şunları yapmışsınızdır:

1-Mümkün mertebe kalabalık yerlere girmemeye çalışmışsınızdır. Hatta bazıları belki evden dışarı çıkmamışlardır.

2- Çarşıya çıkmak durumunda kalmışsanız, mümkün mertebe  mesafeye dikkat etmiş ve maske takmışsınızdır.

3-Hijyen kurallarına  dikkat etmişsinizdir.( Elleriniz başta olmak üzere beden ve giysilerinizi  temizlemişsinizdir.)

4-Sağlıklı beslenmeye dikkat edip bağışıklık sisteminizi güçlü tutmaya çalışmışsınızdır.

Bu yaptığınız şeyleri  dinen yasaklanmış veya hoş görülmeyen şeylere karşı uyguladığınızda buna takva diyoruz.

Şöyle ki:

Takva sahibi kimseler (müttakiler)

1-Günah ihtimali olan yerlere yaklaşmamaya çalışırlar.

2-Günah ihtimali olan yerlerde bulunmak durumunda kalırlarsa mümkün mertebe günahla arasındaki mesafeyi açarlar. Ve onun bulaşmaması için önlem alırlar

3-Manevi hijyene dikkat ederler. Günah olma ihtimali olan bir şey yaptıklarında tevbe ve istiğfar ederler. Hatta günah işlemedikleri halde bile tevbe ve istiğfara devam ederler

4-Manevi yapılarını güçlendirecek gıda alırlar. Yani farz ve nafile ibadetlere devam ederler.

18/07/2020  Ali USLU - TAVŞANLI


PROBLEMLERDEN BAHSETMEK...

Problemlerin olduğu bir yerde, problem yokmuş gibi davranmak yanlıştır.

Fakat devamlı problemler üzerine konuşmak da doğru bir davranış değildir.

Bu meseleyi hastalıkla ilgili bir örnekle açıklamaya çalışalım. Diyelim ki (hafazanallah) sizin veya ailenizden birisinin sağlık problemleri var. Önceleri pek önemsemediniz, geçer dediniz. Fakat aradan uzun süre geçmesine rağmen hastalıkta bir düzelme yok, ne yaparsınız?

Tedavi çareleri ararsınız, işin uzmanlarını araştırırsınız değil mi?

 Diyelim ki gittiniz bir uzmana. Uzman size ciddi bir hastalıktan bahsetti, emin olamadınız, başka bir uzman doktora gittiniz, O da benzer şeyleri söyledi.

İyice emin olmak için fakülteye gittiniz, orada da benzer şeyler söylendi.

 Artık zihninizde hastalıkla ilgili  şeyler netleşmiştir değil mi? Hastalığın mahiyeti hakkında karar vermişsinizdir. Yani problemin ne olduğu ortaya çıkmıştır.

Bundan sonra ne yaparsınız? Tedavi yollarını araştırır, çareler üzerinde kafa yorarsınız. Artık teşhisle ilgili araştırmaları bırakırsınız herhalde...

Toplumsal problemler de böyledir. Değişik yer ve zamanlarda, iyi niyetli, işin uzmanı olan farklı kişiler aynı şeyleri problem olarak değerlendiriyorlarsa artık problem belli olmuştur.(Yani hastalık teşhis edilmiştir)

 Bundan sonra, problemleri konuşmaktan daha çok, çözüm odaklı konuşmak gerekir. (Yani tedavi yolları  ve metotları üzerinde konuşmak) gerekir. Veya problemi söyleyip çözüm önerileri sunmak gerekir.

  Problemleri konuşmak  kolaydır , fakat çözüm odaklı konuşmak, çözüm üretmek zordur.

Çünkü bu durum, bilgi  tecrübe ve emek gerektirir.

İNSAN KENDİNİ GÜÇLÜ GÖRDÜĞÜNDE...

İnsan Kadir değil, abdülkadir'dir. (Kadir olan -Her şeye gücü yeten -Allah'ın kuludur)
Hal böyleyken insan, kendisini kadir olarak görüp kendisinde güç vehmetmeye başlayabiliyor.
Kişinin böyle bir vehme kapılması, başına büyük badireler açılmasının sebeplerindendir.
Taki "kadir"in kim olduğu, insanın abdülkadir olduğu iyice hissedilip kavransın.
İnsan haddini bilmediğinde zaman zaman kendisine haddi bildirilir.
Bu durum, doğrudan olabildiği gibi, bazen de başkalarının eliyle olur.
Ve sonunda insan, kendisinin aciz ve muhtaç olduğunu, mutlak kadir olanın yalnızca O olduğunu anlar.
Bu durumu iyice anladığında "la havle vela kuvvete illa billah" cümlesini de idrak etmiş olur.
Not: "insan kadir değil abdülkadirdir" cümlesi alıntıdır.

DERVİŞİN KISKANÇLIĞI

  

   ...

  O gün, gelen misafirleriyle Felak suresi üzerinde konuştular.

"Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım" ayetine geldiklerinde kıskançlık ve kıskançlığın kişisel, toplumsal ve manevi anlamda zararları üzerinde durdu derviş.

“kıskançlıktan (hasetten) sakınınız. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi kıskançlık ta iyilikleri yer bitirir” hadis-i şerifi üzerinde konuştu.

  O sırada misafirlerden birisi pat diye bir soru yöneltti dervişe.

-Sizin kıskançlık duygunuz yok mudur? Veya şöyle sorayım, sizin de birilerini kıskandığınız olur mu?

Arkadaşları, dervişin şahsıyla ilgili böyle bir sorudan dolayı, biraz mahcup bir tavırla soru soranı ikaz etmeye çalıştılar.

Derviş, müdahale etti. "Bırakınız kişiler kafalarına takılanları sorsunlar. Her şeyi bilemeyiz. Fakat bildiklerimiz olursa cevap vermeye çalışırız" dedi.

Beklemediği bu sual karşısında bir müddet düşündü ve dedi ki,

-Bak kardeşim! Bu duygu bizlere imtihan için verilmiş bir duygudur. Peygamberleri  ve nefsini iyice terbiye etmiş kişileri bilemem ama bizim gibi kişilerde bu duygu vardır ve zaman zaman depreşmek ister. İşte o zaman bizim irademiz devreye girer. Bu kıvılcımı ya üfleyerek ve üzerine odun atarak alevlendiririz ya da üzerine biraz daha kül atıp kimseye zarar veremez haline getirebiliriz.

   Böyle yaptığımızda ve bu konuda Allah Teala'dan yardım istediğimizde zamanla bu duygu iyice zayıflar.

Çok şükür Rabbimin yardımıyla bu duygumun iyice zayıfladığını hissediyorum. Kadere inanmanın ve bunu hayatına yansıtmanın da bunda çok büyük etkisi var.

   Bir de şöyle yapmaya çalışıyorum.

Eğer içimdeki o kıvılcımın harekete geçtiğini hissedersem hemen o kişi hakkında dua ediyorum. Hem de kıskançlığa sebep olan konuyla ilgili.

Mesela mal ile ilgili ise "Allah’ım bu kardeşimizin malını helalinden daha da artır." diyorum.

Yani hangi konuda nefsim kıskançlığa meylederse o konuda muhatabıma samimi bir biçimde dua ediyorum. Bu da kıvılcımı iyice zayıflatıyor. Bitkisel hayattaki bir canlı gibi kalıyor.

   Bu tür mevzularla ilgili Yusuf suresinde Hazreti Yusuf'un görüşünü bildiren ayeti kerimeyi aktarayım.

"Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis kötülüğü emreder (teşvik eder) Ancak Rabbimin merhamet ettikleri müstesna"

Peygamber efendimiz şöyle dua edermiş. Biz de bu duaya amin diyelim ve bu duayı her gün yapmaya çalışalım.

“Allah’ım göz kapayıp açıncaya kadar hatta daha az zaman için bile beni nefsime bırakma”

DÜNYANIN EN ZOR UĞRAŞISI

Dervişe dediler ki:

-Size göre dünyanın en zor uğraşısı nedir?

Derviş, hiç düşünmeden "İnsanlarla uğraşmaktır" dedi ve devam etti.

"Çünkü muhataplarınızın içerisinde, haini olur, nankörü olur, cahili olur, anlayışsızı olur, menfaatçisi olur.

Alakasız şeylerden alınanı/darılanı olur, yüzüne karşı dost görünüp arkadan işler çeviren ikiyüzlüleri olur.

İnciteni olur, kaba davrananı olur, psikolojik veya başka başka problemleri olan olur.

Bu tür olumsuzlukları ancak büyük sabırlar göstererek aşabilirsiniz. Bu da gerçekten çok zor bir durumdur.

Bundan dolayı en zor görevi peygamberler üstlenmişlerdir."
Yine sordular:

-Peki, sizce dünyanın en zevkli uğraşısı nedir?

Derviş biraz düşündükten sonra cevap verdi:

-İnsanlarla uğraşmaktır.

İnsanların senin sebebinle mutlu olduklarını görmek, hayatına dokunduğun kişilerin iyiye, güzele doğru gittiklerini fark etmek, yine onların dilleriyle veya gözleriyle "iyi ki hayatıma dokunmuşsunuz" anlamına gelen söz ve mimikleri, onlara yaptıkların sebebiyle Rabbimiz'in rızasını kazanma ihtimalini düşünmek, yıllar geçse de gönülden bir teşekkür veya selam almak insanı en çok mutlu eden şeylerdir.

29 Haziran 2020 Ali USLU/ TAVŞANLI

HİKMET İLE İLGİLİ AYETLER

HİKMET İLE İLGİLİ AYETLER

"Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin." (Bakara : 129)

“Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bakara : 151)

“…Sakın Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara : 231)

“Andolsun, Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân : 164)

“(Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.” (Nisâ : 113)

“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Cuma : 2)

“Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme. Sonra kınanmış ve Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.” (İsrâ : 39)

“Siz evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.” (Ahzâb : 34)

HİKMETİN ÖNEMİ

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara : 269)

“(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl : 125)

 

DİĞER PEYGAMBERLERE VERİLEN “HİKMET”TEN BAHSEDEN AYETLER

“Ve Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretecek.” (Âl-i İmrân : 48)

 “Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.” (Nisâ :54)

“Andolsun, biz Lokmân'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah  her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Lokmân : 12)

 “Biz Davud'un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.” (Sâd : 20)

“İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: "Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin." (Zuhruf : 63)

ELMALILI M. HAMDİ YAZIR TEFSİRİNDE HİKMET

BAKARA 269. AYETİN TEFSİRİ

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

"Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar."  (Bakara; 269)

HİKMET NEDİR
…En genel anlamda hikmet, fayda, yarar ve ihkâm anlamlarından dolayı her güzel bilginin ve her faydalı işin ismi olmuştur. Bununla beraber pratik ilimlerle ilişkisi, teorik ilimlerden daha fazla olduğu gibi, doğrudan doğruya amele tahsisi de ilimden daha fazladır. Güzel ameller içindeki yeri de ilme yöneliktir. Yani bir işi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmak demektir. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; hem ilim, hem iş yapma hikmetin en esaslı mânâsını teşkil eder. Bütün bunlardan dolayı hikmet kelimesi, aşağıda görüldüğü çeşitli anlamlarla tefsir edilmiştir:

 1- Sözde ve fiilde doğruyu tutturma (Mücahid'den İbnü Nüceyh). Söz, fikir ve lafızdan daha geniş anlamlıdır. Fiil de, bu kalbin fiili, dilin fiili gibi diğer amellerden daha geniş anlamlıdır. Herhangi bir hususta kalbinden geçirerek ve dil ile söyleyerek, şu şöyledir demeli ve öyle yapmalı ve yaptığı işte isabet de etmeli; işte bu bir hikmet olur. Şu halde yalnızca sözde doğru söylemek tek başına hikmet olmadığı gibi, yalnızca işi doğru yapmak da hikmet değildir. Sözde isabet etmek, o konu hakkında gerçek ve doğru olan hükmü vermek demektir; o hükmün gerçekten o olayın hakikatına uygun düşmesi, yani gerçek bilgiye dayanması, içinde bilgisizlik, hata ve yalan olmamasıdır. Harekette isabet de, o işin hem özüne uygun olması, hem de gerçekte kendisinden beklenen sonucun gereği gibi ortaya çıkması; yani kötülüğü gidermek, iyiliği elde edebilmek şeklinde sonuçlanmasıdır ki, bunlara o işin hükmü, hikmeti, gayesi, garazı veya illet-i gâiyyesi denilir. Hasılı sözde isabet hakka, fiilde isabet hayra yöneliktir. Hikmetin hakikatı, başlangıcında ilmî anlamda, sonucunda ise amelî anlamda her iki yönünün birlikte bulunması demektir. Bu mânâ daha başka şekillerle de ifade edilmiştir. Şöyle ki:

2- Hikmet hem bilgi, hem de iştir: Bilmek ve bildiğiyle amel etmektir. Bu ikisini birlikte yürütemeyene hakîm denilmez. Mukâtil ile İbnü Kuteybe hikmeti böyle anlamışlardır. Burada ilim, gerçek mânâsıyla ilm-i yakîn (kesin bilgi) demektir. Yani bir şeyin özünü kavramış olmak demektir. Buna açıklık kazandırmak için genel olarak "ilimde ve amelde ihkâm ve itkan" veya "tahkîk-i ilim ve ihkâm-ı amel" tabirini kullanmışlardır. Zira ilmin muhkemliği yakîniyet derecesiyle, amelin muhkemliği kendisinden bekleneni sağlamasıyla ilgilidir. Bu önceki tarif bize gösteriyor ki hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir. Hikmetli hareket de bilimsel temellere dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru olduğu kesinleşen ameldir. Hasılı hikmet, ilim ile iradenin karşılıklı işbirliği sonucu fiil sahasına çıkması ve o fiilin de kendisinden bekleneni sağlamasıdır. Bir başka deyişle hikmet, ilim ile sanatın birleşmesidir.

3- Hikmet; ilim ve fıkıh demektir (Mücahid). Bu tarif öncekilerden başka bir şeymiş gibi kabul edilebilirse de öyle değildir. Fıkıh kelimesi esas itibariyle hikmet kelimesinden çok farklı bir anlam taşımaz, aslında bu ikisi birbirinin benzeri gibidir. Mesela: "şunun hikmeti veya sırrı veya ruhu veya hakikatı şudur" demek yerine, "fıkhı şudur" denilir. Hikmet gibi fıkıh da birçok yönden ve ayrıntılı sebepler bakımından derin bilgi ve faydalı iş anlamına gelir. Lügat anlamıyla fıkıh, amaç ve maksadı kavramak demektir. O halde ilim katıksız bilgiyi, fıkıh o bilginin amacını anlamaktır ki, bu anlam, işi de içine alır. "Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih kılar." hadisi şerifi dahi, bu âyetteki hikmetten maksadın fıkıh olduğunu ortaya koyacak bir delil olarak gösterilebilir. Dinde fıkıh ise, dinin amaçlarını kavramak demek olur ki, bunun hakikatı da insanoğlunun kendi yararına veya zararına olan hükümleri, haklarını ve görevlerini bilme melekesidir. Bu da kendi kendini ve Allah katında kendisiyle ilgili olan hüküm ve kuralları tanıması ve ona göre görev bilerek yapması ve bu gücü kendinde bulmasıdır. Şu halde fıkhı olmayan ne kadar bilgili olursa olsun hakîm olamaz. Bu tarife göre, şu da muhakkaktır ki, fıkıhtan başka ilmi olmayanlara da hakîm denilemiyecektir. Gerçekten de fakih olabilmek için fıkhın dayandığı temellerin neler olduğunu da bilmek şarttır. Bu da bütün ilim dallarıyla ilişkilidir. Fıkıh hem nazarî (teorik), hem amelî (pratik) yanları olan bir ilim olduğu gibi, bir bakıma bildiğini yaşama işiyle de yakından ilgili bir ilimdir. Yani ilmi ile amel etmeyene gerçek anlamda fakih adı verilemez. Bundan dolayı ilim, tevhid ilmi ve akaid gibi usûle ait, fıkıh da fürû' ve amele ait kabul edilince bu tarif, hikmet-i nazariye (nazarî hikmet) ve hikmet-i ameliyenin (amelî hikmet) tamamına uygun düşmüş olur ki; hasılı hikmet usûl ve fürû'u, ilkeleri ve amaçları, özündeki bütün incelikleriyle bilip ne yapacağını tayin etmek ve bu bilgilerin gereğiyle amel etmek anlamına gelir. Ancak fıkıhta, yalnızca bilgi söz konusu edilirse o zaman bu tarif, hemen aşağıda gelecek olan dördüncü tarif gibi olur.

4- Hikmet varlıkların özündeki mânâları anlamaktır (İbrahim Neha'î). Mânâlar, âyân (cevher) karşılığı olduktan başka, erken devirlerdeki İslâm âlimlerinin dilinde "sebep ve illet" kelimesi yerine kullanılmakla etkili özellikler, sebepler ve sonuçlar, daha doğrusu sebepler ve amaçlar demek olacağından bunun özeti, varlıkların içyüzündeki gerçeği ve o gerçeğin gerektirdiği özellikleri tanımak ve en etkili özelliği tanımak, o özelliğin değişik amaçlara nasıl yönlendirdiğini anlamaktır. Yani varlıklar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak demek olur. Bu tarif, amel ve uygulamayı hesaba katmamış ve hikmeti yalnızca bilgi yönüyle ele almış olduğundan öncekilerden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü iş ve hareket alanına uygulandığı takdirde de doğruluğu ortaya çıkar. Fakat bilmeyi ve anlamayı, varlıkların taşıdığı mânâlar ile sınırlayıp kavram ve kapsamını genişlettiğinden dolayı bir bakıma özel anlamlıdır. Bilmek ve anlamak demek, mütkan ilim (kesin bilgi) anlamında olup tümevarım metodunu da dile getirmiş olur. Bununla beraber "vav" tertip anlamını gerektirmeyeceğinden, aksine bir anlama da ihtimali vardır. Buraya kadar verdiğimiz bilgilerin hiçbiri Allah'ın hikmet sahibi ve hakîm olmasıyla ilgili değildir. Zira Allah'ın ilmine ve hikmetine "fıkıh" denilemiyeceği gibi, "ma'rifet ve anlamak" da denilemez. Çünkü bu deyimler, öncesindeki bir bilgisizliği de îma ederler. Demek oluyor ki, her marifet hikmet olmaz, işin özünü kavramak da şarttır. Anlamak demek, bir şeyin akılla ilgili yanını kavramaktır. Eğer bu tarife amel şartı ilave edilmiş olsaydı, o zaman böyle bir hikmetin sahibinin, her şeyi yapabilmesi gerekirdi. O zaman da âyette geçen hikmet sözüne uygun düşmezdi. Marifet ve anlamanın eklenmesiyle hikmet, Allah'ın sıfatının tarifinde sakınca doğururdu. Bu tarif, bütün ilimlerin ve fenlerin bir temele irca edilmesiyle hepsini aynı düzeyde ifade eden ve ilâhî hikmetin bilgisi denilen yüce bilgiye uygun düşer. Meşhur olduğu üzere, hikmet bilgisinin "Varlıkların hakikatını tanımak" diye tarif edilmesi de buna benzemekle birlikte bundan daha dar anlamlıdır. Hakikatler, tabiatüstü olduğu gibi, amaçları da kapsamına almaz. Lâkin insanoğlunda böyle bir hikmet bilgisi mümkün müdür? Her şeyden önce marifet ve anlamak bilfiil değil de meleke ve kabiliyet olarak ele alınırsa belki bu tarif gerçeği ifadeye yarar. Ayrıca Allah dilerse mümkün olur. Bu anlamda bir hikmet bilgisi peygamberlerde ve büyük velîlerde bulunabilir. Gerçekten de Kur'ân'ın birçok yerinde "hikmet" peygamberlik kavramıyla birlikte bulunmaktadır ve çoğu zaman da onun yerine kullanılmaktadır. Nitekim tefsir âlimlerinden Süddî bu âyette de hikmeti böyle tefsir etmiştir. Zira peygamberlik hem ilmî, hem amelî yönden ilâhî ihsan eseri olan hikmetin en yüksek mertebesini ifade eder. Bunun içindir ki, İbnü Rüşd, "Tehâfüt" adlı eserinde, "Her peygamber hakîmdir, fakat her hakîm peygamber değildir." diyerek bu hikmeti tarif etmiştir.

5- Hikmet, Allah'ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). Bu tarifte de anlamak için kullanılan akıl, aslında nazarî akıldan da, amelî akıldan da daha geniş bir anlam taşıyorsa da, insanın kendi işlerini kapsam dışı bırakmaktadır.
6- Hikmet, anlamak demektir (Şüreyk). Bu bir lafzî tarif olmakla beraber diğer tariflerin ortak yönünü almıştır. Demek ki, hikmetin en genel anlamı anlamaktır. Mutezile bunu anlama gücü ve yeteneği şeklinde kabul etmişse de doğrusu anlama yeteneği değil, anlamanın kendisidir. Aslında her ikisi de Allah'ın ihsanıdır. Anlaması olmayan hakîm olamaz. Bu üç tarif (Yani 4. 5. ve 6.) hikmeti yalnızca bilgi özelliğiyle ele almıştır. Bunlara karşılık, hikmeti yalnızca amelî değeri ile ele alanlar da vardır. Şöyle ki:
7- Hikmet, icad demektir (Ta'rifat-ı Seyyid'den). Hikmet sebep ve illetlere irca edilen ve onunla ilişkili olduğundan, illiyetin hakikatı da yaratmak ve icad etmek olduğundan, asıl hikmet icad demektir. Fakat bu tarif, her şeyden önce Allah'ın hikmetine uygun düşmektedir. Bir de mutlak anlamda yaratmak yalnızca Allah'ın işi olduğundan, hikmet yalnızca eserleri, sebep ve illetleri yaratmak değil, aynı zamanda o sebepleri birbirlerine karşı çok yönlü fayda ve maslahatları da gözeterek, bir uyum içinde ilişkilere yöneltmektir. Böylece birinci eser, ikinciye, ikincisi üçüncüye ve sonsuza kadar ilk sebep ve illetin etkisine doğru uzanan bir yol olur da eserlerin hepsi birbirlerine perçinlenmiş bir halde aralarında sarsılmaz bir düzen kurulmuş olur ve buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti) adı verilir. İşte hikmetin bütün sırrı bu kurulu düzenin içindedir. Bundan dolayı hikmetin çeşitli isimlerinden biri de "Sünnet-i muhkeme"dir. Hakk'ın nizamı, Hakk'ın şeriati, Hakk'ın dini ve bunlara uymak, uymakla birlikte hakikatın ortaya çıkmasına vesile olan her güzel haslet hep hikmettir. Ve yine bundan dolayı hikmetin bir mânâsı da sebeptir. İşte bu yüzdendir ki, insanlarda dahi basit bir özellik kazandıran sebep ve illetler bulunduğundan, bu hikmeti icad eden Cenab-ı Allah, dilediği insanlara da bundan bir hisse bahşetmiş, yine kendi hikmetinin icabı olarak, insanlara da dış görünüşte basit ve geçici bir düzen kurabilme gücü ve yeteneği ihsan eylemiştir. Bu demektir ki, insanoğlu ortaya koyduğu düzende gerçek yaratıcı değilse de ilâhî yaratışın ortaya çıkmasına bir araç olmak bakımından, aynı yolda O'nun bir vekili durumunda olduğundan yine bir değer ifade etmektedir.

Özetleyecek olursak, Fahruddin Razî'nin beyanına göre, bu mânâca Allah'ın hikmeti, her zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratması demek olduğu gibi, kulların davranış ve eserlerinde de bu böyledir. İnsanların hikmeti de başka kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymak, sünnetullah denilen kâinat düzenini anlayıp ona göre keşif ve icadlarda bulunmak demektir. Yani sadece kendisine yarayacak birşey değil, başkalarına da yarayacak eserler ortaya koymasıdır. Ancak insanların haddi zatında yaratılmış ve birtakım sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmış oldukları bilinip dururken, birtakım keşif ve icadlar ortaya koyan kimseler, kendilerini ilk sebep yerine koyup öyle sanırlarsa, ilim açısından sonuçtan sebebe yol bulup geçememiş ve bir yerde takılıp kalmış olacaklarından, dışa bağımlı olan zahiriyeden sayılırlar ve hikmet ehlinden olamazlar.

8- Hikmet, varlık düzeninde herşeyi yerli yerince koymak demektir ki, bu tarif de görünüşte bütün varlığı açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilâhî hikmeti, ilâhî sıfatları topluca tarif sayılır. Ancak herhangi bir şeyi kendi yerine koymak denildiği zaman, cüz'î hikmete de uygun düşeceğinden, insanların hikmet özelliği için de geçerli olur. Ayrıca buradaki yerli yerine koymayı, yaratılış anındaki ilk yerleştirmek veya yaratılmış olan mevcut düzendeki yerinin ne olduğunu keşfedip kavramak şeklinde iki türlü anlamak da mümkündür. Bununla beraber bu tarif, hikmetin, varlık düzeni içinde çeşitli varlıkların yerini ve değerini anlamanın gerekli olduğunu dile getirmektedir. Bundan dolayı, hiçbir sıra ve düzen gözetmeden ortaya konan icad, hikmet kavramının dışına çıkmak olur. Bununla beraber bu tarif, yaratılmış varlık düzeni içinde kulların ne gibi düzenlemeler yapabileceği açısından daha ziyade adaletin tarifi olmak üzere meşhur olmuştur. Şu halde pratik açıdan hikmet adalet demektir. Amelî hikmet denilen ahlâk ilmi, ahlâkı, ifrat ile tefrit arasında adalet temeline dayandıran bu mânâyı almışdır.
9- Hikmet güzel ve doğru işlere yönelmektir. Bu tarifte hikmetin, güzelliği ve iyiliği hedef tuttuğu ve bu amacın sınırlı olmayıp sonsuza kadar durmadan ilerlemeyi gerektirdiği ifade ediliyor. Bundan dolayı hikmetin bir meleke ve bir huy olduğu kesin demektir. "Sonucu iyilik olan işi yapmaktır." şeklindeki tarifi de buna çok yakın bir tariftir.
10- Siyasette, insanın gücü yettiği kadarıyla yüce yaratıcıya benzemeye çalışmasıdır ki, bu da ilmini bilgisizlikten, icraatını zulüm ve haksızlıktan, ikram ve ihsanını cimrilikten, hoşgörüsünü bunaklıktan arındırmak ile mümkün olur. Fahruddin Razî'nin tefsirinden alınan bu tarife göre, siyaset deyimi bu tarife bir özellik kazandırıyor gibi görünüyorsa da, "Hepiniz çobansınız ve her çoban sürüsünden sorumludur." hadîsi şerifinin anlamı derinden derine düşünülürse, kapsamının genişliği iyice anlaşılır. Bununla beraber bu tarif, daha ziyade hikmetin hakimiyet mânâsıyla olan ilişkisini ön plana çıkarıyor.

11- Hikmet, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu tarif de yine Fahruddin Razî'ye aittir. Nitekim bir hadîsi şerifte, "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın." buyurulmuştur. Fâtiha Sûresinde ilâhî ahlâkın bir tecellisini görmüştük. Nûn Sûresinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz hakkında, "Doğrusu sen büyük bir ahlâk üzere yaratıldın." (Kalem, 68/4) buyuruldu. Bu âyet de bunun canlı bir örneğini göstermektedir. İlahî ahlâk veya büyük ahlâk adı verilen şeyin Kur'ân ahlâkı olduğu da tefsirlerde açıklanmıştır. "Ben ahlâk yüceliklerini kemale erdirmek için gönderildim." hadîsi şerifi gereğince Hazret-i Peygamber'in peygamber olarak gönderilişinin sırrı da bu noktada toplanmıştır. Şüphe yok ki akıl, anlayış, iman, marifet ve ilim böyle bir ahlâklanmanın öğelerinden değilse bile şartlarındandır. "Bunu ancak üstün akıllılar anlayabilir." meâlindeki âyeti de bu anlama açıklama getirmiştir. Hikmetin kâh ilim, kâh amel, bazen de her ikisi birden olmak üzere ele alınmış olması da bundan ileri gelmektedir. Bundan dolayı sebepler ile sonuçlar, ilkeler ile amaçlar arasındaki inceliklere ve ilişkilere dönük olan gerçekleri, hikmet ile uygulama arasındaki sebep sonuç düzeni içinde görmek ve göstermek bakımından, ilk tariflerde dile getirildiği üzere; hikmet, ilimde ve amelde sağlamlık, sözde ve işte isabet diye tarif olunduğu zaman, hemen hemen bütün tarifler gözetilmiş olur. Bunun gibi sebep durumunda olan birinci şıkkın varlıkta da önceliği olduğuna göre ilim ile; sonra bu ilişkiden maksadın sonuç ve amaç olması, varlıkta sonra gelen amacın bilgide önceliği bulunması bakımından "amel" ile tarif edilmiştir. Fakat şunu gözden uzak tutmamak gerekir ki, sebep sonuç ilişkisini ve bu ilişkide kötülükleri önlemek ve faydaları sağlamak kavramını daima gözetmek durumunda olan hikmet, sonuçta amele yönelmeyen ve pratiği gözetmeyen ilme, aynı şekilde ilimden etkilenmeyen amele ve her ikisinin birlikte iyiliği elde etmek değil de kötülüğü hedef tutan kısmına uygun düşmeyeceğinden, bu çeşit bilgiye hikmet denilmesi doğru olmaz. Bir bilgiye hikmet denebilmesi için üzerinde faydalı bir işin eserinin görülmesi gerekir. Herhangi bir faaliyete hikmet adı verilmesi de hem ilmî temellere dayanması ve ilmin gereklerine uygun olarak ortaya konması, hem de kötülüğü ve zararı amaçlamamış olması gerekir. Bundan dolayı, uygulama alanı olmayan herhangi bir nazarî bilgi bizzat bir hikmet olmadığı gibi, tesadüflere bağlı olarak meydana çıkmış olan herhangi bir iş de öyledir. Bunun için ilâhî hikmetin içinde ne kuru ve nazarî bilgi vardır, ne de tesadüfe dayanan bir hareket, bir oluş. Bundan dolayıdır ki, sebepler düzenine dayalı olarak kurulmuş olan bilginin hakikatı, tesadüf eder. Çünkü tesadüf, gerçeğe ve bilinene göre değil, sebebini bilmeyen bilgisizliğe göre tesadüftür. Tesadüf nazariyesi daima bilgisizlik nazariyesidir. Böyle olduğu içindir ki, varlığın başlangıcı konusunda tesadüfe dönüşmekten kurtulamıyan tabiat nazariyesi, tabiatın ilk başlangıç ve ilk sebep olduğunu savunan görüş, her yönüyle ilim dışıdır. Ve bütün ilimlerin ve fenlerin akışına ters düşen bir cehalet nazariyesidir. Gerçekten de bütün olayları ve oluşları ve bütün yücelikleri bir bakıma tesadüfe bağlayan bir fikrin, ne kendisinde, ne eserinde hikmet nasıl olur da söz konusu olabilir. Hikmet ve varlık düzenindeki sağlamlık kesinlikle ilme, ilim de "âlim-i kül" (herşeyi bilen) ve "hakîm-i mutlak" (mutlak hakîm) olan bir ilk sebebe dayanır. Ve âlemde görülen hikmet, mutlak hakîm olan Allah'ın gücüne ve hikmetine şahittir. Ve insandaki hikmetin temeli de işte O'na iman etmek, O'nu tanımaktır. İnsan hikmetinin amacı da O'nun kurduğu düzendeki incelikleri, o düzenin kanun ve kurallarını ve sebep sonuç açısından işleyiş şeklini anlamaya çalışmak, ona uygun davranmak, onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve her işinde doğru ve faydalı olanı yapmaktır. Demek ki ilk sebep olan Allahü teâlâ ile yaratılmışlardan her birinin iki türlü ilişkisi vardır. Birisi O'na, doğrudan doğruya O'na bağlanan sebep ilişkisidir ki, her şeyin kendine mahsus olan özelliği buna bağlıdır. Eğer bu özel sebep ilişkisi ve bağı olmasaydı varlıkta hiçbir şey, diğerinden ayrıcalık kazanamaz, ferdî özelliği ve ferdî kişiliği olan varlıklar gerçekleşemezdi. Bu nokta, müminin Allah'a tevekkülünün, yüce gücüne ve mucizelere imanının temelidir. Burada akıl değil, yalnızca iman hakimdir.

Diğeri ise şimdiki zamandan ezele, ezelden ebede doğru zincirleme olarak akıp giden bir sebepler ve sonuçlar ilişkisidir ki, bunda bütün varlıklar birbirlerine tutunarak bir bütün hâlinde yaratılışın başlangıcı ve sonucu itibariyle Allah'a dayanır. Bu da ilâhî hikmet meselesidir ve akıl ile ilmin alanıdır. İnsanoğlunun hikmeti, genel ve özel karakterli bu iki türlü ilişki ve bağlantının gözetilmesine uygun düşecektir. Bu ikisi birlikte gözetildiği takdirde akıl ile kalb birleşecek ve o zaman insan, insan-ı kâmil olacaktır. Ve insan-ı kâmil olanlar ebediyete kadar varlıkta bir hakimiyet sırrına nail olurlar da hiçbir zaman bunu kendilerinden bilmezler ve kendilerine mal etmezler, kendilerinde meydana gelen o hâli, ilâhî hakimiyetin bir akışı olarak tanırlar. Nitekim Hazret-i İbrahim ölüyü diriltme sırrına erdiği halde, "Ben diriltiyorum, ben öldürüyorum." demedi de "Rabbim diriltiyor, Rabbim öldürüyor." (Bakara, 2/258) dedi. Halbuki Nemrud, bir mülke nail olmakla, "Ben diriltirim, ben öldürürüm." şeklinde iddiaya kalkıştı. "Üstün akıllılardan başkası düşünüp anlayamaz."
İnsanlarda hikmetin başı olan akıl, yalnızca ilâhî bir ihsan olduğu gibi, şeref ve güç kaynağı olan kalb de yine ilâhî bir ihsandır. Bunlar doğrudan doğruya Allah'a dayanırken, bunların eserleri olan fiil ve hareketler de kesb (kazanma, çalışma) sebeplerine bağlı olarak hem doğrudan doğruya, hem dolaylı olarak yine ilâhî ihsan eseridir. "O dilediğine hikmeti verir." ifadesi, kayıtsız şartsız her iki ilişkiyi birlikte ifadeye yöneliktir. âyeti de zekâ itibariyle vehbî olana, düşünme itibariyle kesbî olanla vehbî olana, her ikisine birlikte bir uyarıdır. Demek ki sırf kendi kerem ve fazlından Cenab-ı Allah, dilediğine hak ile batılı, şeytanî olanla rahmanî olanı anlayıp ayırd edebilecek ve ona göre doğru olanı yapacak, kötülüğü giderip iyiliği elde edecek bir hikmet ve hakimiyet bahşeder. Hikmet ise bir sonuca birçok sebebin etkili olabileceğini gerektirdiğinden "çok hayır" demek olur. Fakat bilgi ve anlayış, sağlam iş için bir sebep ve şart olmakla beraber, yine tam ve yeterli bir sebep değildir. Bundan dolayı akıl ve anlayış sahiplerinin, kendi kesb ve gayretleriyle düşüncelerini ve iradelerini kullanmaları da hikmet açısından, bu hakimiyete ve çok hayra erebilmek için şarttır. Bu şekilde her akıl sahibinin kendi akıl derecesine göre hikmetten bir hissesi vardır. Her zaman insanoğlu, şeytanî telkin ile rahmanî telkini anlayıp ayırd edebilmek için, işin başlangıcında aklını ve düşüncesini uyanık tutmak zorundadır. Daha sonra bu düşünce ve o hikmet ilâhî feyzin de yardımı ile insanda bir meleke oluşturur ve nihayet insan derecesine göre, ilâhî ahlâk ile ahlâklanır. Pratik aklı gelişir, kuvvetlenir; dolayısıyla bildiği ve yaptığı şeyler gerçekten ve doğruluktan şaşmaz olur. Şu halde düşünceyle pratik bilgiye sebep olması bakımından, hikmetin ön şartı sayılabilir. Bunun için nazarî ilim, hikmetin başlangıcı sayılarak "nazarî hikmet" adını almıştır. Lâkin yalnızca nazarî bilgiye saplanıp kalmak, yolunu şeytana kestirmek demektir; bu olsa olsa filozofluktur. Yani hikmetin kendisini değil, hikmetin lafını etmektir. Sırf felsefe ile uğraşmanın ayıp sayılması da bundandır. Bunların pek çoğunun sözü işine uymaz. O zaman sözü doğru ise, yaptığı yanlış; yaptığı doğru ise söylediği yanlış olacağından, bunların varlıkları bir çelişki ortaya koyar. Bu tutumları yalnızca kendilerini perişan etmekle kalmaz, başkalarını da yoldan çıkarır, bunlar şeytan ve şeytanlık kavramının kapsamı içine girerler. Bundan sakındırmak için, "Siz faydalı bilgiyi isteyiniz ve faydasız ilimden Allah'a sığınınız!" buyurulmuştur. İşte birçok âlimlerin, hikmeti tarif ederken amelde ısrar etmeleri, bilgiyi abesle iştiğalden ayırt etmek ve faydalı olanı elde etmek amacını gerçekleştirmek içindir. Zira ilim ve marifet pek yüksek bir şey olmakla beraber, lafta ve uygulama dışı kaldıkça ya da uygulamada onun tam zıddı ortaya kondukça, boşuna bir uğraştan başka bir şey olmaz. Amel denilen şey olmasaydı, bilginin bilgi olduğu gerçekleşemezdi. Allah ü Teâlâ bile kâinatı bilip de yaratmasaydı hikmeti mevcut olmazdı. Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmak sözü de bu noktada çok önemlidir. Buna karşılık diğer bir kısım âlimlerin, tarifte ilmi ön plana almaları da ilimsiz amelin hikmet olamayacağını bilhassa vurgulamak içindir. Yoksa herhangi bir işi ve faaliyeti hedef tutmayan, varlıkta gerçekleşmesi hayır hedefine yönelik olmayan ilme de hikmet demek için değildir. Demek ki asıl hakikat ikisinin birleşmesindedir. O halde önceki tarifleri esas olarak almak, sonrakileri de onların birer yönden açıklaması görmek gerekmektedir. Bundan dolayı, ilim ile ameli, hikmetin birer çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek gerekir. Yani hikmet denilen şey, ya gerçek bilgi, ya doğru hareket değil; doğru bilgi ile doğru hareketin bütünüdür. Bunların her birine tek başına hikmet denilmesi mecaz, ya da ıstılahtır. Bu açıklama ile amelin imandan bir cüz (parça) olmadığı halde, dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar. Böylece akıldan sonra, anlamak ve düşünmek hikmetin şartı olduğundan pratik bilgiden önce nazarî bilginin dahi insan hikmetinin bir cüz'ü değilse bile bir başlangıcı olacağı ve bunun mutlaka pratik bilgiyi, onun da faydalı ve hayırlı olan ameli hedef tutması ve "Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat, 51/56) âyetinde de işaret buyurulduğu gibi, bilgiden kulluğa geçilmesi gerektiği yolundaki ilâhî hikmetin gerçekleşmesinin önemi anlaşılır ki, İslâm fıkhının üslubu da zaten budur. Herhangi bir konuda nazarî bakımdan derinleşmek ve orada saplanıp kalıp amel ve faaliyet alanına geçememek hüsran demektir. Aslında nazarî anlamda hikmet, objektif ve sübjektif yönleriyle varlıktaki ilâhî kanunların akış şeklini gözlem konusu yapmak ve onlardan düşünüp bir sonuç çıkarmaktan meydana gelir. Kâinat bir hikmet kitabıdır. Kur'ân ise bu hikmetin ilâhî dille oluşumunu anlatır ve hatırlatır. Kâinat bir hâl, Kur'ân ise bu hâlin başı ve sonudur; akıl sahipleri şimdiki hâli görüp, öncesini ve sonrasını da akılla kavramaya çalışmalı ve böylece hikmete ermelidir. Şimdiki hâli görmemek veya onun içinde boğulup kalmak, ondan öncesine ve sonrasına intikal edememek veyahut edip de bir yerde yine takılıp kalmak, baştan sona kadar hikmet düzenini takip etmemek, ettikten sonra da onun icabına uygun olarak hareket etmeyip aksine davranmak, işte bunların hepsi hikmete aykırı düşen şeylerdir. Bu şekilde hikmetin başı ve başlangıcı varlıklara dikkatli bir gözle bakabilmek, tanıyabilmek, kavrayıp üzerinde düşünebilmek ve bir sonuca varabilmektir. Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim, ortası din, ibadet ve tâat, sonu da ahiret mutluluğudur. Bunun içindir ki hikmet çok hayrı içine alır. Bu mânâları tesbit için de denilmiştir ki:

12- Hikmet, Allah'ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. (İbn Kasım'dan Kuşeyrî).

13- Hikmet Allah'a tâat, fıkıh ise din ve ameldir (Kuşeyrî). Buraya kadar verdiğimiz bu onüç tarif, hikmetin mânâsını, efradını cami', ağyarını mânî bir şekilde anlamaya yeter. Fakat daha ziyade aydınlanabilmek için şunları da göz önünde bulundurmalıyız ki, her birinde başka bir fayda bulunmaktadır:

14- Hikmet bir nurdur ki, vesvese ile gerçek makâm arasındaki fark bununla kestirilir. (Ebû Osman).

15- Doğru ve hızlı karar verebilmektir. (Bündar İbni'l-Hüseyn).

16- Doğruya iletmektir. (Fadıl).

17- Ruhların sükûn ve güvenliğinin son durağıdır. (Kettanî).

18- Sebepsiz işarettir. Yani öncesinde herhangi bir illet ve sebebe bağlı olmadan, Hak teâlâ'dan kayıtsız şartsız vârid olan, içinde şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye sormaya hacet bırakmayan işarettir.

19- Bütün hallere hakkı tanık tutmaktır.

20- Din ve dünya düzenidir.

21- Ledünnî ilimdir.

22- İlham vârid olması için sırrı saklamaktır.

23- Bunların hepsidir.

Görülüyor ki bunların bir kısmı hikmet, ilim ve ameldir derken, bir kısmı da meseleyi kalbe ve vicdana dayamışlardır. Gerçekten de ilim ve amel, akıl ve irade söz konusu edilirken, hakikatte ikisinin birleşme noktası olan vicdandaki duyguları hesaba katmamak doğru olmaz. Çünkü, "Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz." âyetindeki "lüb" kavramıyla aklın bu özüne işaret edilmiştir. Bilincin bilinci demek olan vicdan, nefsin kendini kendinde olduğu gibi bulmasıdır ki; bunun aşamaları nefsin, zamanın akışı içinde kendi varlığını tanımasını sağlar. Her nefis, kendi vicdanına bir göz atışta, kendi varlığının ikilik içindeki birliğini görür ki; biri bulan nefis, öbürü bulunan nefistir. Bulan kim, bulunan kimdir? Burada hayret verici bir vahdet (birlik) sırrı kendini gösterir. Kalb denilen şey de işte nefsin bu birlik merkezidir. Yürek denilen cismanî kalb, bedendeki dolaşım sisteminin, sinirlerin ve adelelerin çeşitli dokularına sahip olduğu gibi; ruhanî kalb de böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Cismanî kalb nasıl periyodik hareketlerle sürekli olarak bir açılıp büzülme nöbetini tekrarlıyor ve cismanî hayat onun bu açılıp büzülmesi sayesinde sürüyor ve ona borçlu bulunuyorsa, ruhanî kalb de böyle bir manevî açılıp kapanmanın sürüp gitmesi içinde varlığını sürdürür. Manevî hayat bu bir anlık atışların merkezi olan vicdana borçlu olarak varlığını sürdürür. Her iki mânâsıyla hayatın kökü, kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismanî kalbin açılıp büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir güç alıyorsa; iç dünyamızda ruhanî kalb de açılıp büzülmesinde "ruh-ı emrî" ile rahmâniyetin nefeslerinin yardımından feyz alır. Rahmânî nefeslerin çekilmesi bir büzülme, akışı ise bir genişleme ve ferahlama ifade eder. Buna ruh ilminde "kabz ve bast hali" adı verilir: "Allah kabzeder, bast eder." (Bakara, 2/245) âyeti buna işaret eder. İnkıbazın inbisata (büzülmenin genişlemeye) dönüştüğü vicdan ışıltıları ruhta bir haz ve ferahlık, inbisatın inkıbaza dönüştüğü vicdan anları da ruhta bir elem ve sıkıntı doğurur. İnkıbaz, ruhî kalbin kendine dönüşü, duyduğu acı da bu dönüş içinde yok oluştan azıcık tadışıdır. İnbisat ise kalbin, rahmânî nefeslere kavuşması, aldığı haz ve lezzet de bu kavuşma içinde varoluşu tadışıdır. İlâhî kabz, insan ruhuna bir önceki imdadı yutturup, asıl hasleti olan yokluğu tattırmak üzere, kalbi kendine döndüren bir terk ve yöneltmedir. İlâhî bast ise, bunun aksine kalbi kendinden alıp varlığı tattıran bir imdattır. Bunun içindir ki, insan kendi kendine terk edildiği zaman pek ziyade kabz hâline dönüşür ve acı duyar da kendisini her şey zanneden o azgın insan o anda Hak'dan azıcık bir imdat almak için kıvrandıkça kıvranır. Hasılı hayat gerek dışta, gerek içte Hak ile böyle sürekli bir alış veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin sürüp gitmesi bir hastalık (melankoli) demek olduğu gibi inbisat hâlinin de sürüp gitmesi yine bir hastalıktır. İnkıbaz-ı küllî de, inbisat-ı küllî de ölüm demektir. Biri boğar, biri çatlatır. Sağlıklı hayat kalbdeki inkıbaz ve inbisatın nöbetleşe olarak sürüp gitmesinde; kâh elem, kâh haz şeklinde durmadan değişmesindedir. Geleceğe göre hikmet, ümitsizlik ile ümidin dengede durmasında, ümitle korku arasında (beyne'l-havfi ve'r-reca) kurulan uyumdadır ve bu uyumun sağlamlığındadır.

Hikmetin mastar mânâsı açıklanırken, isim anlamlarından birçoğu da bu arada dolayısıyla anlatılmış oldu ki, bunların bir kısmına özel olarak, bir kısmına da genel olarak hikmet adı verilir. Bundan dolayı sağlam bilgi, güzel huy, faydalı sanat, herkesin faydasına olan hizmet, sebep ve sebebiyet, bir kötülüğü önlemek veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir şey, ibret ve ders almayı gerektiren herhangi bir söz ve nasihat, tuhaf bir şeyin sırrını anlamaya yönelik çaba, peygamberlik, sağlam gelenekler, Allah'ın değişmez kanunları, Peygamber'in sünnetleri, şeriat, din, kitap, Kur'ân, İncil. İşte bunların her biri hikmetin çeşitli mânâlarından birer tanesidir.
Mukatil'den rivayet olunuyor ki, "hikmet" Kur'ân'da dört türlü tefsir edilir:

1- Kur'ân'ın öğütleri mânâsına ki, Bakara Sûresi'nde, "Ve Allah'ın size indirdiği kitap ile size öğüt vermek için indirdiği hikmet..." (Bakara, 2/231) bu mânâyadır.
2- Anlamak ve bilmek anlamına hikmet ki, "Yemin olsun ki, Biz Lokman'a hikmet verdik." (Lokman, 31/12) âyetinde olduğu gibi.
3- Nübüvvet (peygamberlik) mânâsına hikmet ki, "Gerçek şu ki, Biz İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik." (Nisa, 4/54) ve "Ve Allah Davud'a hükümdarlık ve hikmet verdi." (Bakara, 2/251) âyetlerinde bu anlamadır.

4- İnce sırları ile Kur'ân demektir ki, "Rabbinin yoluna hikmetle davet et." (Nahl, 16/125) ve yine bu âyetteki "Her kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir." bu anlamdadır.
Fahruddin Razî de bu dört mânânın, iyice araştırılınca "ilim" mânâsına geldiğinin anlaşılacağını söylemiştir. İbnü Mes'ûd, Dahhâk ve daha başkalarından bu âyette hikmetten muradın Kur'ân olduğu rivayet edilmiştir. Ayrıca Abdullah İbnü Abbas'dan gelen bir rivayette, "Kur'ân'ın nâsih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, mukaddem ve muahharını bilmektir." diye; İbrahim, Ebû'l-Âliye ve Katade'den, "Kur'ân anlayışı" diye; Hasen'den "Dinde takva = " diye; Rebî' b. Enes'den "haşyet" diye tefsir edildiği de nakledilmektedir. Bunlar da daha yukarıda kaydettiğimiz mânâlara eklenince toplamı yirmi dokuz çeşit tefsire ulaşır. Bunların bir kısmı masdar, bir kısmı hasılı masdar, bir kısmı da isim cinsinden kelimelerdir. Tariflerin bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir kısmı da her ikisine birden raci olduğundan buraya kadar yapılan açıklamalar da kısmen tarife, kısmen misale ait olmak üzere tariflerin toplamından üç farklı tefsir şekli çıkar:
1- Faydalı amele götüren bilgi,

2- Bilgiye dayalı olarak ortaya konan faydalı amel,
3- İlimde ve amelde ihkâm (sağlamlık).

Bir başka deyişle, sözde ve işte isabet veya ilim ve fıkıh mânâlarıdır. Bu mânâlar birbirlerinin yakını ve gerekçeleri durumundadırlar, hikmeti bunlardan birine mahsus kılmaya hiçbir ipucu yoktur. "Lâm"ın ahde hamledilmesi ile hikmetin, nübüvvet ve Kur'ân mânâları ihtimal dahilinde, ve, yani "dilediğine..." ve "çok hayır" gibi ifadeler buna bir ipucu gibi ise de âyetin gerek yukarısı ile bağlantısı, gerekse "bunu üstün akıllılardan başkası anlamaz" şeklindeki sonucu ve ayrıca bunun kesbî ilimlere de işarette bulunması, genel anlamda hikmet cinsinden olan herşeyi kapsamı içine aldığında şüphe ve tereddüde yer kalmaz. Tefsir ilminde otorite sayılan âlimlerin tercihleri, bu üç mânâdan mastar veya hasılı mastar olarak hiçbirine tahsis etmeden tefsir etmişlerdir. "Çok hayır" diye övgüye layık kılmaktan da anlaşılacağı gibi, yukarıda açıkladığımız şekilde çok hayır, ancak ilimle amelin birleşmesinden doğar. Kötülüğü önlemek, iyiliği elde etmek şeklindeki esas anlamının bilfiil gerçekleşmesi de buna bağlıdır. Her çeşit hikmet Allah'ın ihsanıdır, fakat "çok hayır" kâmil hikmettedir. Ekmel hikmet de "hayr-ı kül"dür.

MANŞET!

SÖYLEMEK- YAPMAK

Bir kişinin bir dakikalık güzelce ellerini sabunla yıkaması, temizliğin öneminden bahseden konferans vermesi, yazılar yazmasından daha iyidi...