OĞLUNDAN DAYAK YİYEN ADAM- İBRETLİK OLAYLAR

 Yakın bir akrabamdan dinlediğim ibretlik bir olay. O da olayın şahidinin kendisine anlattığını söylemişti.

Tavşanlı küçük bir ilçe iken, Hacı Emin efendi olarak tanınan, hem imamlık yapan hem de caminin yakınlarında küçük bir bakkal dükkanı işleten bir muhterem zat var imiş. (O dönemlerde imamlar maaş almadığından muhtemelen geçimini bu yolla temin ediyordu) (Bazı büyüklere sorduğumda Hacı Emin Efendiyi tanıdıklarınıi fakat böyle bir olayı duymadıklarını söylediler. İhtimaldir ki, gıybet olur düşüncesiyle Emin efendi bu olayı anlatmamıştır. AU)

Bir gün Mehmet isimli bir şahıs.(Yenilerde vefat etmiş) bakkal dükkanına uğradığında hocayı göz yaşları içerisinde  ağlarken bulmuş.” Hayırdır hocam! niçin ağlıyorsun? Bir problem mi var?” gibi sorular yöneltmiş hoca efendiye.

Hacı  Emin efendi, birkaç metre ileride, yolun karşısındaki kahvehanenin önündeki peykeyi göstermiş ve demiş ki:

“Şu  peyke var ya, orada falanca oturuyordu. Biraz önce onun oğlu geldi, babasına birkaç yumruk vurdu, tokat attı gitti. Ama ben ona ağlamıyorum. Bundan çok yıllar önce - ben o zaman biraz gençtim- tam burada şimdi dayak yiyen şahıs da babasını dövmüştü. Ben babasını döven  kişinin oğlu tarafından aynı yerde dayak yediğine şahit oldum. Rabbul Aleminin bu tecellisine ağlıyorum.”

 


BİR ANNENİN KARNINDAKİ BEBEĞİYLE SOHBETİ.

 Anne karnındaki çocukla annesinin (hayali) konuşması:

*-Bak çocuğum yakında benim bedenimdeki hayatın sona erecek. Doğacaksın ve artık dünya denilen bir yerde yaşayacaksın.

-Anneciğim orası nasıl bir yer. Büyüklüğü nasıl?

*Çook büyük.

-Şu anda bulunduğum yerden ne kadar büyük?

*-Bunu sana tam anlatamam ancak gördüğünde anlayabilirsin.

-Peki anneciğim. Ben burada göbeğimden besleniyorum. Her şeyim sana bağlı. Senden ayrıldığımda ben ne yaparım. Açlıktan, havasızlıktan ölürüm.

*-Aman evladım şu düşündüğün şeye bak. Orada çok farklı şeyler olacak. Ağzından, burnundan nefes alıp vereceksin. ağzından besleneceksin. Orada sana uygun çeşit çeşit rızıklar yaratılmış yaşına göre o rızıklardan alacaksın. Önce sıvı şeylerle besleneceksin. Sonra ağzında dişler çıkacak onlarla katı şeyleri çiğneyerek yiyeceksin. Orada süt ürünleri var, meyveler, sebzeler var değişik etler var. Etlerin pişmesi için ateş var ve hepsinin lezzetleri farklı farklı. Biraz büyüdüğünde yürümeye hatta koşmaya başlayacaksın. ellerini, parmaklarını kullanacaksın. Gözlerinle etrafı göreceksin. Kulaklarınla çevrendeki sesleri işiteceksin. Daha pek çok şeyler yapacaksın.

-Anneciğim anlattıklarından hiç bir şey anlamıyorum. değişik lezzetler, yürümek, koşmak, yemekleri çiğnemek, görmek, duymak bunların ne olduğunu pek anlayamıyorum.

*-Elbette tam anlayamazsın bu anlattıklarımı ancak orada yaşamaya başladıktan sonra tam anlayabileceksin.

*-Hem orada çeşit çeşit giysiler de var. İçinde kalacağımız evler var.

-Ay anne hiç bir şey anlayamıyorum ama merak ediyorum.

-Anneciğim dünyada başka neler var?

*-Evladım çok büyük ormanlar var. Nehirler, göller,denizler var. Denizlerde çeşitli türde ve büyüklükte balıklar var. Ekim yapılan tarlalar, bağlar bahçeler var. Çeşit çeşit hayvanlar var cıvıl cıvıl kuşlar var. Arabalar,trenler uçaklar var. Şehirler, köyler var. Daha pek çok şeyler var.

-Anlattıklarını hayal etmeye çalışıyorum ama pek beceremiyorum. Çok merak ettim doğrusu.

-....

Bu hayali konuşmayı devam ettirebiliriz. Fakat asıl maksadımız şudur:

Anne karnındaki çocuğa dünyayı ve dünyadakileri anlatmak ne kadar zorsa, Dünyadaki bir kişinin de Ahireti tam anlaması o kadar zordur.

Anne karnına göre dünya nasıl ise, Ahiret te dünyaya göre öyledir.

 

SAKAT MANTIK...

 SAKAT MANTIK:

Kendisinin veya sevdiklerinin başına olumsuz şeyler geldiğinde "Allah Teala imtihan ediyor" deyip, sevmediği kişilerin başlarına olumsuz şeyler geldiğinde ise "Allah belasını verdi ". "Allah çarptı " gibi şeyler söylemek islami açıdan sakattır.
Ne biliyorsun belki tam tersidir. Veya iki taraf da imtihan oluyordur. Veya iki taraf da ceza görüyordur.
Yani bu meselede çeşitli ihtimaller söz konusudur. Kesin konuştuğuna göre ona vahiy mi geliyor acaba? Yoksa nereden biliyor???

BAŞKENTTE GÖZ MUAYENESİ.

Yıl 1983, aylardan mayıs veya hazirandı. Ankara’da öğrenciyim. Gözlerimdeki problem sebebiyle göz bankası adı verilen göz hastanesinde muayene olmak istedim.

O zamanlar hastanelerde randevu almak diye bir uygulama yoktu. Sabahtan gidilip sıraya girilir, sıra gelince kayıt yaptırılır, muayene sırası gelince de ilgili birimde muayene olunur ve gerekirse diğer tedavi prosedürü uygulanırdı..

Bu göz bankasına sabahleyin gittiğimde ne sıra var ne kayıt. Daha doğrusu kayıtlar dolu diyorlar. Sonra öğrendim ki muayene olmak için ikindiden sonra geliniyormuş ve oradaki muayene için gelen( gayri resmi sıra yazan) bir kişiye adını yazdırıp sabaha kadar orada bekleniyor ve ertesi gün muayene olunuyormuş.

Kaldığım evden bir battaniye alarak saat 17.00 civarında hastanenin bahçesine vardığımda muayene için daha önce gelmiş başka kişiler de vardı.

Oradaki vatandaşa ismimi yazdırdım ve beklemeye başladım. Her iki saatte bir isimler okunuyor orada bulunmayanlar listeden çıkarılıyordu. Bu şekilde sabah olduğunda 15 kişi kadar kaldık. Sabah mesaisi başlayınca liste görevli memura veridi ve o listeye göre esas kayıtlarımız yapıldı.

Fakat bir çok kişi gelip muayene olup gittikleri halde bizim listedeki şahısları arada bir çağırıyorlardı.

Akşama kadar gözümüz kulağımız görevlide oralarda bekledik. saat 16-16.30 civarı benim ismimi de çağırdılar. Girip muayenemizi olup çıktık.

Peki akşama kadar 15 kişinin haricinde muayene olanlar kimlerdi acaba?

Gerçekten bilmiyorum ama bazı tahminlerim var.

Fakat tahminlerimi söylemeyeceğim. Sizler de tahmin edebilirsiniz.

 


KÖYÜMÜZDE ODA KÜLTÜRÜ.

ÇOCUKLUĞUMDAKİ ODA KÜLTÜRÜ

Çocukluğumda köyümüzde bulunan oda kültürünü aktarmaya çalışayım.

Köyümüzde caminin yanında oda bulunurdu. Bu odaya genellikle orta yaşın üstündekiler gelmekle beraber bir yaş sınırlaması yoktu. Cami için biraz erken gelenler veya soğuk günlerde ısınmak için gelenler de olurdu.

Ben de zaman zaman o odaya takılırdım. Odanın yazılı kuralları yoktu ama eskiden beri, belki nesilden nesile devretmiş yazısız kuralları vardı.

Mesela odaya birisi gelip selam verdiğinde sohbete ara verilir, selam alındıktan sonra gelen şahıs oturur, orada bulunanlar gelen şahsa tek tek "merhaba" derler, gelen şahıs da "merhaba" diyerek herkese cevap verir, sohbet kaldığı yerden devam ederdi.

Odada gürültü olmaz, her kafadan bir ses çıkmazdı. Ya susulur ortalığı tam bir sükunet kaplar, ya da konuşan olursa o dinlenirdi. Bazen de birileri soru sorar, muhatap cevap verir, ilave yapmak veya söze karışmak isteyenler de sırası gelince söze girerler ve bu konuşmaları herkes dinlerdi.

Odadaki kişiler, ya bağdaş kurarak otururlar ya da diz çökerlerdi. Oda dolu olduğunda yeni gelenler için toparlanılır ve ona yer açılırdı.

Odada konuşanlar genelde yaşlı ve tecrübeliler olurdu. Gençler ve çocuklar sadece dinlerlerdi. Konuşmalar, ya dini bir konuda, ya da geçmişte yaşadıkları önemli olayları anlatma şeklinde olurdu.

Soba yandığı günlerde odaya gelenler yanlarında bir-iki kesilmiş odun getirirlerdi. Böylece odanın yakacağı karşılanmış olurdu.

Köye gelen misafirler (dilenci, yolcu gibi kimseler) odaya gelirler. Onlara odaya yiyecek getirilir, yatacaklarsa yatak getirilirdi.

Kahvehanede durum biraz farklıydı. Kahvehaneye gelen şahıs selam verir, arkadaş grubuna uygun bir masaya veya masaya yakın bir yere otururdu.

Genelde her masa kendi aralarında muhabbet eder ve içeride bir uğultu olurdu. Bazen önemli mevzu olursa herkes konuşmayı keserek konuşana odaklanırdı.

Odada sigara içilir miydi hatırlamıyorum, ama kahvehanede her zaman yoğun bir sigara dumanı olurdu.

 

HAYATIMDAN KESİTLER- 4 (KÖYÜMÜZDE KIŞ AYLARI)

KÖYÜMÜZDE KIŞ AYLARI

Köyümüz Tavşanlı ve Kütahya ya göre rakımı daha yüksek olduğundan, bir de esintinin bol olduğu bir mevkide bulunduğundan kış ayları çevreye göre biraz daha sert geçer. Tavşanlıda kar olmadığı çoğu zamanlar köyümüzde kar olur. Tavşanlı'ya kar yağdığında, yağan kar bir kaç gün sonra kalktığı halde, köyümüzdeki kar günlerce, hatta haftalarca kalkmazdı.

Kar çok yağdığında okula gitmemiz için büyükler küreklerle çiğir dedikleri patikaya benzer yollar açarlar oralardan gidip gelirdik. Sadece okul yolunda değil, köy içinde de buna benzer çiğir açılırdı.

Kar yağdıktan sora rüzgarın etkisiyle puşkun yapar Patlakların avlu duvarının yüksekliğine kadar puşkun sürerdi.

Köylülerin büyük çoğunluğu çiftçilikle uğraştığından kış günlerinde onların yapacağı pek iş olmazdı. Sadece hayvanları olanlar, ahır işlerine bakarlar, bir de güzün getirdikleri odunlar sobaya sığacak hale getirirlerdi.

Keçileri olanlar bazen hayvanlarını dağa götürüp çam pürçüklerini yedirirler; bazen de getirdikleri çam dallarını avluya koyarak hayvanlarına yedirirlerdi. Kış günlerinde en çok uğraşanlar kamyonculukla uğraşanlar olurdu.

Kış günlerinde, çocuklar gündüz okula, orta yaşlılar kahveye veya odalarına, bizim yaşlı olarak gördüklerimiz odaya giderlerdi. Caminin yanındaki yazları mektep olarak kullanılan mekan, kışları oda kullanılır ve genelde yaşlılar burada toplanırlardı. Odaya gidenler giderken yanlarında bir-iki tane odun götürürlerdi.

Gündüzleri ev ve ahır işleriyle uğraşan kadınlar ise uzun kış gecelerinde eşi kahveye veya odaya gittiğinde çocuklarını alır “otmağa gitmek” denilen komşulara misafirliğe giderlerdi. Misafirliğe gitmek için gidilecek yere haber verilmez teklifsiz bir şekilde gidilirdi. Bu durumu kimse yadırgamaz, özel hazırlık falan yapılmaz, kimse kimseyi eksik gediğinden dolayı ayıplamazdı.

Bize misafirler geldiğinde, annem veya ablalarım kuzinede mısır patlatarak ikram ederler, bir de bahçemizden getirdiğimiz ve uygun yerlerde muhafaza ettiğimiz elmalardan ikram ederlerdi.

Küçüklüğümde köyümüzde, birisi "Baş gardiyanın veya gardiyanın gayvesi, diğeri Mollaların Abdullah'ın gayvesi" dedikleri iki kahvehane bulunurdu. Gardiyanın kahvesini Gayveci Ömer lakaplı Ömer Kocaağa çalıştırırdı.

Köyün yakınındaki yoldaki virajda sık sık kamyonlar kayar kendi çabalarıyla çıkamadıkları zaman kahvehaneye gelip yardım isterler, traktörü olanlar ve bazı köylüler yardıma giderlerdi.

Kış günleri okuldan sonra ve tatil günleri biz çocukların en büyük eğlencesi "kayık kaymak" dediğimiz karda ve buzda kayma etkinliği idi.

Kaydığımız mekanların en önemlisi koca bayır dediğimiz Kıranbaşındaki mezarlığın yanından Fıncağa kadar kaydığımız yerdi.

Bazılarının kayık dediğimiz tahtadan yapılmış üzerine oturulan bir aygıtı olur, onun üzerine oturarak kayarlardı.

Bazıları altı yalabıklaşmış eski yemenilerle kayardı. Bazıları da zirai donatımdan alınmış naylon gübre çuvallarına oturarak kaymaya çalışırdı.

Tabi, kayarken düşenler, birbirine çarpanlar, gülmeler, ağlamalar, bağrış çığrış birbirine karışırdı.

Soğukların şiddetli olduğu zamanlar Çobanların çayırı dediğimiz mevkide sular donar ve pürüzsüz bir zemin oluşurdu. Bazen oraya gider önce biraz koşup hızımızı aldıktan hızımızın etkisiyle ayakta kayardık. Buzun ince yerlerinin kırıldığı ve ayaklarımızın ıslandığı da olurdu.

Bazen de köy içindeki yolların uygun olanlarında kayardık. Fakat oradan gelip geçenler düştükleri için kayganlaştırdığımız yerlere kül dökerler ertesi günü orada oynayamazdık.

Oyunun verdiği heyecandan olsa gerek bizler üşüdüğümüzü pek fark etmezdik. Oyun sırasında gerek düştüğümüz için, gerek dengeyi sağlamak için ellerimiz sık sık yere değer ve ıslanırdı. Ellik dediğimiz eldüveni olanların eldüvenleri de aynı sebeplerle ıslanır ve elleri de ıslatırdı. Çoğu zaman pantolonlarımızın diz ve arka kısmı ıslanırdı.

Eve gelip sobanın yanına vardığımızda üşüdüğümüzün farkına varırdık. Sobaya yaklaştırdığımız ellerimiz bir müddet sonra sızlamaya başlardı. Sonra ısınan vücudumuz gevşer uykumuz gelir sobanın yanında uyuya kalırdık.

Fakat soğuğa küçükten alışkın olduğumuz için olsa gerek pek hastalanmazdık.

Kış günleri kara lastiklerin içine annemizin ördüğü kalın yün çoraplarımızı giyerdik. Eğer çoraplar ıslanmazsa ayaklarımızı sıcacık tutardı. O dönemler mont, parka gibi şeyler bilmezdik. Annemizin ördüğü yün kazakları giyerdik. Bir çoğumuzun ceketi de olmazdı.

Kışlarımızın havası soğuktu fakat işlerin azlığı sebebiyle kış aylarında komşuluk ve akrabalık ilişkileri daha güçlendiği için içimiz daha fazla ısıtırdı.

19/12/2021 ALİ USLU- TAVŞANLI

 


YAŞLI MÜMİN VE YAŞLI ATEİST

 Biri ateist biri mümin iki yaşlı kimsenin psikolojisini düşünüyorum.

yaşlı mümin okulunu bitirmeye az zaman kalmış bir öğrenci gibi hayal ediyorum. Okulunun bitmesi onu yeni bir hayata geçişi olacaktır.

Yaşlı ateisti ise uzun yıllar emek verdiği iş yerinin elinden alınıp bunca çalışmalarının boşa gittiğini düşünen kişinin içine düştüğü durum gibi düşünüyorum.

TUTKULAR İNSANI KÖR VE SAĞIR EDERMİŞ.

    Uzun  yıllar önce bir lisede çalışırken  lise birinci sınıftaki öğrencilerimi daha iyi tanımak maksadıyla onlara şöyle dedim:

“ Sizi şahsen ve ismen tanıyorum. Fakat isminizden öte pek tanımıyorum. İnsanlarla iyi iletişim kurmak onları daha yakından tanımakla mümkündür. Bu nedenle  sizi daha yakından tanımak istiyorum. Birer parça kağıt çıkarınız ve kendinizi nasıl tanıtmak isterseniz o şekilde yazınız.”

Sınıfta oldukça neşeli görünen bir kız öğrencim şu şekilde yazmış.

"Hocam, bakmayın benim okuldaki neşeli halime… Evde benim ağzımı bıçak açmaz. Benim buradaki neşeli halim belki de dertlerimi unutmak veya bastırmak içindir…

  Benim annem olacak o kadın, başka adamla kaçtı. Ondan nefret ediyorum ama içimdeki sevgiye de engel olamıyorum. Bazen düğünlerde karşılaşıyoruz bana konuşmak için fırsatlar arıyor fakat ben  yanaşmıyorum vs…"

     Bu minval üzere dertlerini anlatmış. Müsait bir zamanda çağırdım. Anlattı ağladı biraz rahatladı. Annesiyle ve kendisiyle ilgili bir çok şey anlattı. Ona önce bu olaydan dolayı kendisinin hiç bir sorumluluğu olmadığını bundan dolayı da hiçbir zaman utanmaması gerektiğini anlatmaya çalıştım.

Başka kardeşleri olup olmadığını sordum. Biri kendisinden büyük diğeri küçük toplam üç kardeş olduklarını söyledi.

 Dikkatimi en çok yukarıda da belirttiği gibi öğrencinin annesini hem sevmesi hem de ondan nefret etmesi çekti.

Annesine karşı  derinlerde bir sevgisi vardı. Fakat yaptıkları yüzünden de ondan nefret ediyordu. Belki annesini sevmeyip sadece nefret etse iç alemi daha huzurlu olacaktı fakat zıt duyguların arasında sıkışmış bir durumda idi. Tabii çok üzüldüm.

İşin ahlaki boyutu ayrı bir facia ama öyle tahmin ediyorum ki, o kadın gittiği günün hemen ertesi günü çocuklarını düşünüp yaptığından pişman olmuştur. Fakat geri dönülmez bir yola girdiğinden dönüş imkanı da yoktur.

Peygamber efendimizin "Tutkular kişiyi kör ve sağır eder" mealindeki hadis-i şerifi tam da bu tür olaylar için söylenmiş gibidir.

Şeytan bizi dünyada rezil rüsvay eylemek Ahirette de Cehenneme düşürmek için çalışır ve nefsimize hoş gelen bazı şeyleri biz süsleyerek güzel gösterir..

Şeytan dışarıdan, nefsimiz içeriden birleşirlerse işimiz daha zor olur. Bize düşen, nefsimizin arzularının  kötü olanlarına karşı dikkatli olmak ve Allah Teala’ya sığınmaktır. Daha önemlisi nefse ve şeytana fırsatlar vermemektir.

Peygamber efendimizin şu duasını da  dilimizden düşürmemeye çalışalım.

"Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım. Kalbimi senin dinin ve sana itaat üzere sabit kıl. Göz açıp kapayıncaya kadar hatta daha az zaman için bile beni nefsimin eline bırakma"

ABARTILI İFADELERDEN KAÇINMAK LAZIM

    Topluma yön veren alimlerimizden bahseden bir yazı okuyordum. Yazan şahıs sevdiği belki örnek aldığı bu alimimiz hakkında:

“…Kur’an ve sünnetten bir milim ayrılmazdı.” diye yazmış.

Şimdi o kişiye sormak lazım. Amel defterini mi gördün? Nasıl bu kadar iddialı konuşabiliyorsun?

Bildiğin, tanıdığın kadarıyla Kur’an ve sünnete bağlı yaşadığına dair hüsn-i  şehadette bulunabilirsin. Buna eyvallah.

O zatı ben de tanıyor ve seviyorum. Bildiğim kadarıyla İslami kurallara dikkat ederdi.  Sünnet konusunda hassastı. İslam ahlakına dikkat ederdi.

Fakat bir milim ayrılmazdı gibi abartılı ifade O zatların da kabul edeceği bir söz değil. Çünkü büyük zatlar da bazen hata da yapabilir.

Bu tür abartılı ifadeler, O zatların önemini ne artırır ne de eksiltir. Fakat iddia sahiplerini komik duruma düşürür.

İÇİMDEN GELEN DUALAR...

Bu gün ikindiye yakın bir şehrin kalabalık bir caddesinde yürüyorum... Çok değişik insan tipleri, davranışları ve ahlak anlayışları karşısında hüzünleniyorum… İçimden dua etmek geliyor. "Amenerrasulü" olarak bilinen Bakara suresinin son ayetinin son bölümüyle dua ediyorum.

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmil kâfirîn." "Ey Rabbimiz!... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." ( Bakara : 286)

Devam ediyorum.

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmil fâsıkın." ( ... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın fâsıklar - yoldan çıkmışlar- topluluğuna karşı bize yardım eyle.")

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmiz zâlimîn." (... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın zalimler topluluğuna karşı bize yardım eyle.)

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmil müfsidîn." (... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın müfsitler -herşeyi ifsat edenler/bozanlar- topluluğuna karşı bize yardım eyle.)

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmil hâinîn." (... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın hainler topluluğuna karşı bize yardım eyle.)

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmil mudıllîn." (... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın saptıran, dalalete düşürenlere karşı bize yardım eyle.)

"...Va'fü annê, vağfirlenê, verhamnê, ente mevlênê fensurnê alal kavmiş şeyâtîn." (... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın şeytanlar topluluğuna karşı bize yardım eyle.)

"...Va'fü annê, vağfirlenê,verhamnê, ente mevlênê fensurnê alâ enfüsenâ." (... Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!Sen bizim Mevlâmızsın nefislerimizin kötü arzularına karşı bize yardım eyle.)

ŞÜKÜR-TERAPİ

Gönülden şükredebilmek o kadar güzel bir duygu ki, anlatılamaz yaşanır ancak. Bir tüy kadar hafifliyor insan.
Öyle inanıyorum ki, bu tür şükürler bir mümin için çok etkili bir psiko-terapi metodudur.
Şükredebilme nimeti için de, ayrıca şükretmeli.

ÖĞRENCİLERİN ÇIKARDIĞI DERSLER

  Uzakdoğu'yu  bizler daha çok dövüş sporlarıyla biliriz. Ju-do, tekvan-do gibi sporlar Uzakdoğu kökenlidir. Gerçi o sporlar da sırf spor ve dövüş için değil aynı zamanda ruh disiplinini sağlamak için imiş. Zaten kelimelerin sonundaki “do” yol demekmiş.

  Filmlerden izlediğim kadarıyla oradaki üstatların öğrenci yetiştirmeleri benim dikkatimi çekmiş ve çok hoşuma gitmişti. Çünkü pek çok bilgiyi bizzat yaşatarak tecrübe ile öğretiyorlardı. 

 Yıllar önce izlediğim bir filmdeki hoca-talebe ilişkisini hatırlıyorum. Hocanın çekirge isminde bir öğrencisi vardı ve bu hoca  öğrencisine hem spor öğretiyor,(kunkfu sporu) hem beden ve ruh disiplinini öğretiyor, hem de mutlu ve başarılı olmanın yollarını öğretiyordu.

Bir seferinde hocası çekirge ile giderken yere gömülmüş ağzı dar bir küp görürler. İçerisinde kıymetli şeyler vardır. Hocası talebeye elini küpe sokup o kıymetli şeyleri almasını söyler. Çekirge  elini zor-zahmet küpe sokar fakat eline bir şeyler alınca elini çıkaramaz. Ne kadar uğraşsa da elini çıkaramaz. Hocası “elindekileri bırak ve kolunu kurtar” der. Elindekileri bırakan çocuk elini küpten çıkarabilir. Hocası bu sırada dersini verir:

   “Bak Çekirge! Hayatta önemli şeyler vardır. Fakat bir de daha önemlileri vardır. Bazen, daha önemli şeyler için önemlilerin  terk edilmesi gerekebilir”

Öğrenci bu nasihati hayatı boyunca unutmamıştır herhalde. Ben bile unutmadığıma göre…

     İşte bu Uzakdoğu bilgelerinden birisi, öğrencilerini  beş gruba ayırır ve oldukça yüksek bir dağa gözlem yapmak üzere gönderir. Verilen ödeve göre, öğrenciler bulundukları yerlerden, aşağıda ve karşıda gördüklerini not edeceklerdir.

Birinci grup dağın eteklerini dolaşacak, ikinci grup daha yükseklerini, üçüncü grup ortasını, dördüncü grup ortasıyla zirvesi arasını, beşinci grup ise zirvesinden gördüklerini not edeceklerdir.

Bir hafta sonra tekrar görüşmek üzere sözleşirler.

Belirtilen zamanda öğrencilerin hepsi gelirler. Bilge kişi birinci gruba dağda gördüklerini sorar . Onlar dağ eteklerinden  gördüklerini aktarırlar: “Aşağıda bir köy vardı. Köyün arkasında bir yol ve onun arkasında bir tepe gördük. Otlayan hayvan sürüleri vardı. vb.”

İkinci grup: “ Birinci grubun gördüklerini söyledikten sonra, daha ilerilerde gördükleri başka şeyleri de anlatırlar.

Üçüncü grup, 1 ve 2. grubun gördüklerini ve başkaca gördüklerini aktarırlar.

Dördüncü grup, 1,2 ve 3. grubun anlattıklarını artı başka şeyler de söylerler.

Sıra yüce dağın zirvesine kadar tırmanan  beşinci gruba gelir. Derler ki:

“Hocam! biz arkadaşlarımızın tümünün anlattıklarını gördük fazladan şunları da gördük. Bir de biz dağın arka tarafını da gördük oralarda da şunlar şunlar vardı.”

 Hoca bu sefer gruplara ne kadar zamanda  dağa çıktıklarını sorar.

Birinci grup dağın yakınına kadar bineklerle gittiklerini, sonra iki saat yürüdüklerini anlattılar.

İkinci grup, dinlenmelerle birlikte toplam yedi saatte ulaştıklarını anlattılar.

Üçüncü grup, dinlenmeler hariç on dört saat yürüdüklerini aktardılar.

Dördüncü grup, üçüncülerle birlikte gidip gecelediklerini, sabahleyin arkadaşlarıyla birlikte dört saat giderek onlardan ayrıldıklarını ve akşama kadar dinlenerek yürüdüklerini anlattılar.

Beşinci grup ise dördüncü grupla beraber ikinci günün akşamına kadar beraber gittiklerini, geceyi birlikte geçirip sabahleyin yollarına devam ettiklerini, öğleden sonra zirveye ulaşabildiklerini anlattılar.

    Sonra hoca sırayla karşılaştıkları zorlukları sordu.

Birinci grup karşılaştıkları zorlukları aktardılar.

Anlatılanlara göre hepsi bazı zorluklarla karşılaşmışlardı. Fakat, ikinciler birincilerden, üçüncüler ikincilerden, dördüncüler üçüncülerden daha fazla zorluklarla karşılaşmışlardı. En çok zorlananlar ise beşinci gruptakiler olmuştu.

    Hoca bu sefer bu dağ gezisinden ne gibi dersler çıkarabileceklerini sordu öğrencilerine.

İçlerinden kıvrak zekası olan bir öğrenci söz aldı. Dedi ki:

“Hocam! herhalde siz bize hakikat ile ilgili bir ders vermek istediniz. Herkes hakikati bulunduğu yere göre görüyor ve değerlendiriyor. Ben bu dersi çıkardım.” Hocası dedi ki:

“Evet, aferin sana. Hakikat konusunu daha iyi anlamanızı istemiştim. Aslında hakikat değişmediği halde arkadaşınızın da dediği gibi herkes hakikati bulunduğu yere göre görüyor, değerlendiriyor. Doğru olan da bu. Yanlış olan ise, hakikati yalnız kendisinin gördüğünü, doğrunun yalnızca o olduğunu iddia etmek diğerlerini reddetmektir. Dağın üst taraflarına çıktıkça bakış açısı genişledi değil mi? En geniş bakışını zirvedekiler kazandılar.” Ve devam etti:

“Fakat sadece dağa tırmanarak bakışlar genişlemez. Akıl, yaş, tecrübe, yetenek, bilgi, vb. bunların her birisi birer dağa benzerler. Bulundukları yere göre bakış açıları olur. Kişi bu gün düşündüğü şeyleri, üç sene sonra eksik görebilir. O konuda bilgisi veya tecrübesi artmış olabilir. Bir kişinin göremediği bir durumu başka birisi görebilir. Belki daha zekidir, belki daha yetenekli veya tecrübelidir. Olayları değerlendirirken bunları da dikkate almalıyız.”

“Başka ders çıkaran var mı?” dedi hoca.

Henüz üç ay önce aralarına katılan bir öğrenci söz aldı: “Ne kadar sabır gösterirsek o kadar çok şey kazanırız. Zirveye ulaşmak isteyenler en çok sabır göstermesi gerekenlerdir.”

“Doğru söyledin” dedi hocası “Onun için hayatta nereye varmayı hedefliyorsanız ona uygun bir sabır ve performans göstermelisiniz. Az sabırla büyük hedeflere varılmaz” diye ilave etti.

Başka bir öğrenci:  “Hedefler büyüdükçe, o hedefe   ulaşmak için daha uzun zamana ihtiyaç var ve hedefin büyüklüğüne göre  daha çok çalışmak ve gayret gerekiyor” dedi.

Hocası onun sözünü de tasdikledi  “Önemli hedeflere kısa zamanda  ve az çabalarla ulaşılmaz” dedi özetleyerek. Sonra dedi ki:

“Hiç bir bilge kısa zamanda bu makamı elde edememiştir. Aynı zamanda yatarak bilge olan da yoktur.” 

   Kıssa burada bitiyor. Şimdi biz kendimize dönelim; Bilge hoca ile öğrencilerinin konuşmalarından başka  dersler de çıkarabiliriz?  Mesela: Bilgiyi bir dağ olarak düşünsek en zirveden bakanlar kimlerdir?

Bence peygamberlerdir…  Çünkü onlara bilgiyi, her şeyi yaratan Allah Teala vermiştir. Onlar normal bir  insanın sahip olduğu bazı bilgilere çalışarak veya tecrübeyle sahip olabilirler. Bunun dışında Allah’tan vahiy alırlar ve meleklerle konuşurlar. Bakarken dünya hayatını da bilerek baktıkları gibi Ahiret hayatını da göz önünde bulundurlar ve olayları ona göre değerlendirirler. Dolayısiyle Peygamberlerin öğütlerini dikkate alanlar kendilerine iyilik yapmış olurlar ve daha kazançlı çıkarlar.

 

 

 

 

DERVİŞ VE TABİAT

   Derviş, mesafe olarak epey uzakta olan dostunu görmek için ertesi günü yola çıkmaya karar verdi.

Teheccüd vaktinde  kalkıp, yavaş yavaş abdest aldı ve huşu içerisinde namaz kıldı. Sonra Ümmet-i Muhammed'in selameti için dualar etti. Duasının sonuna doğru  “Allah’ım bana eşyanın hakikatini öğret” diye de dua etti. Yatağına girip huzur içerisinde uyudu.

Sabah namazına kalktığında içinde tarifi zor bir huzur-mutluluk hissetti. Namazını kılıp,  evde bulunan yiyeceklerden biraz yeyip yola revan oldu.

“Sıcaklar bastırmadan epey yol almalıyım.” diye düşündü. Yürüdü ,yürüdü. Yürürken etrafı seyrediyor, bazen zikrediyor, bazen de ilahiler mırıldanıyordu.

 Etrafını seyrederken “Canlı-cansız her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini “ bildiren Saff suresi 1. Ayeti hatırladı. Ayet üzerinde tefekkür daldı.

Sonra,“sübhanallah” dedi bütün samimiyetiyle. O anda tesbih eden varlıkların arasına kendisinin de katıldığını, kürrede zerre olduğunu hissetti.

 O gün gördüğü ağaçlar taşlar ve bitkiler farklı gözüküyordu gözüne.

İçinden selam vermek geldi çevresindeki varlıklara.

selam verdi  gördüğü her ağaca... Taşlara selam verdi. Ot cinsinden küçük bitkilere toptan selam verdi. Toprağa selam vermeyi unutmuştu. Biraz mahcubiyet içerisinde  ona da selam verdi. Selam verdikçe gönlü hem ferahlıyor hem de genişliyordu.

Yorulduğunu fark etti. Bir ağacın gölgesine oturmadan önce ağaca selam verdi. Oturdu ve ağaca teşekkür etti. Gözü, bir şeyler taşımaya çalışan karıncaya ilişti. Karıncaları düşündü.

“Yeryüzünde yaşayan her tür canlı ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer ümmettirler. (Ena’m/ 6)” ayetini hatırladı. Yüksek sesle adeta bağırırcasına selam verdi tüm karıncalara ve yeraltında yaşayan canlılara. Aniden sesini kesti. Sesinin başka insanlarca duyulup yanlış yorumlanmasından endişe duydu. Sonra düşüncesinin yersiz olduğuna karar verdi.

Ağaca gelip konan kuşu fark etti . Ona da selam verdi, sonra yine bağırarak tüm kuşlara selam verdi.

Gözü bir taşa ilişti. Taşı şefkatle eline aldı. “sen kaç yıldır buradasın? Burada bulunuş amacın nedir?” diye sordu. ”Kainattaki hiçbir şeyin boşa yaratılmadığını” bildiren ayeti hatırladı. Taşın içindeki trilyonlarca atomu düşündü. Her bir atomun elektronlarının hareketini, tesbihatını düşündü. Selam verdi  taşdaki  tüm atomlara. Sonra  bir canlıyı bırakıyormuş gibi usulca bıraktı aldığı yere.

Fatiha suresinde her zaman okuduğu  “Hamd, Alemlerin rabbi Allah’a mahsustur” ayetindeki “alemler” kelimesini daha iyi anlamaya başladığını hissetti.

Kalktı ve yola revan oldu. Önce yola selam verdi. Sonra gördüğü büyük cisimlere tek tek, küçük cisimlere toptan selam vererek devam  etti.

 Hafif bir rüzgar esti ona da selam verdi. Göğe baktı bulutu gördü ona selam verdi. Uzaktaki dağa selam verdi bağırarak. Ses yankılanıp geri geldi. Yankılanmayı selamına verilmiş cevap gibi hissetti.

Akşama yakın bir su kenarında mola verdi. Suya selam verdi. Suyun gittiği yerleri düşündü. “Gittiğiniz yerlere de selam götürün” dedi.

Akşam namazından sonra gözlerinin gayrı ihtiyari kapandığını fark etti. Biraz vücudunu, biraz da gözlerini dinlendirmek için uzandı. Yatar yatmaz kendinden geçmişti.

Uyandığında “Allahümme ente’s-selamu ve minke’s-selam” (Allahım sen Selamsın ve Selam sendendir.) diyordu hala.

 

 

 

EĞİTİMDE YAPILMIŞ YANLIŞLIKLAR...

  

Bir öğretmen arkadaş anlatıyor.

Orta okulda başarılı bir öğrenciydim ve dersleri çok severdim. Bir gün milli tarih dersinde bayan öğretmenimizin sorusuna cevap vermek için parmak kaldırdığımda beni kastederek:

"Sen söyle şişko." dedi.(O zamanlar biraz topluca bedene sahiptim) Tabi bazı arkadaşlar da gülüştüler. Çok mahcup oldum. O günden sonra o hocanın dersine katılmadım.

***

Lisede okuttuğum bir öğrencimin anlattıkları:

İlköğretimde derslerim biraz zayıftı. Fakat çok güzel resim yapardım. Resim yarışmalarına katıldığımda (diğer derslerim zayıf olduğu için iyi resim yapamayacağımı düşünen öğretmenlerim) resmi kime yaptırdığımı sordular hep. Bu beni çok üzmüştü ve resim yapmayı da bıraktım. Şimdi derslerim iyi olduğu halde kendime güvenemiyorum.

***

Maddi durumu iyi olan bir dostumun anlattıkları:

"Ben çocuklarımın harçlıklarını şu şekilde veririm:

İlkokula gidenlere haftalık olarak veririm. Ortaokula ve liseye gidenlere de aylık veririm. Bu sayede dengeli harcamayı öğrensinler, bir ay yetirmeyi öğrensinler.

Sekizinci sınıfa giden  oğluma aylığını verdiğim hafta, sınıflarının rehber öğretmeni, sınıf başkanına okul veya sınıf için toplanması gereken para toplamayı söylemiş. Başkan topladığı paraların bir kısmını kaybetmiş veya çaldırmış. Öğretmene söylemiş. Öğretmen sınıfta çocukların üstlerini çantalarını aramış. Bizim çocukta fazla para çıkınca, bizim çocuğu çağırıp  hırsızlıkla suçlamış. Çocuk ağlayarak geldi. Duruma müdahale ettim. Öğretmen özür diledi v.s"

***

Bir tanıdığımın anlattıkları:

  İlk okula giderken, çok sıkıştım öğretmenimden izin istedim öğretmen vermedi. Sonunda altıma yaptım. İyi ki arkadaşlarım fark etmediler. Son saatti çıkınca hemen eve gittim. Fakat o öğretmeni hiç sevemedim.

  İyi ki arkadaşları fark etmemişler. Ya fark edip de onunla dalga geçselerdi onun psikolojisi nasıl etkilenirdi. Hayatına nasıl yansırdı?

 

 

 

 


HAYATIMDAN KESİTLER-1 (DOĞDUĞUM EV)

 1962 yılının muhtemelen ekim ayında, Tavşanlı ilçemize bağlı Şahmelek Köyünde, altı ahır, üstü iki oda ve bir yazlıktan oluşan bir evde evin 4. çocuğu olarak doğmuşum.

Malzeme olarak taş, çamur ve ahşap kullanılarak yapılmış olan evimiz oldukça eski bir evdi. Anlatılanlara göre dedemiz (babamın anne tarafından dedesi) evi yıkıp yeni ev yapmaya karar verdiği yıl seferberlik çıkmış. Seferberliğe giden dedem şehit olmuş geri dönmemiş. Evde dul bir eş ve bir kız kalmışlar. Onlar da geçimini nasıl temin edeceklerinin derdine düşmüşler. 

Çok fakir olan babamın babası iş güvesi olarak o eve damat gelmiş. Lakin babam henüz 7 yaşında iken dedem 32 yaşında vefat etmiş. Babam ve annesi o eski evde  yaşamak zorunda kalmışlar. Evin duvarları ve çatısı epeyce yıpranmasına rağmen önemli yerleri kalın “öz”lerden yapıldığı için olsa gerek ev hala ayaktadır.

Odalarımızın tavanındaki ağaçlar ve tahtaları simsiyahtı. Muhtemelen aydınlanma için yakılan çıraların, ve ocak başında yemek yapmak ve ısınmak için yakılan odunların isi uzun yıllar içerisinde tavanı bu hale getirmişti.

Odamızın birisinin kuzey yönüne bakan duvarında tahminim 35 cm  55 cm boyutlarında sabit (açılıp kapanmayan) bir penceresi vardı.  Kış günlerinde ikindi zamanından sonra ev karanlık olurdu. Zaten küçük bir gaz lambamız vardı. Avlumuza bakan odada ise  nispeten daha büyük pencere vardı. Oranın akşamı biraz daha normal zamanda olurdu.

Lodos estiği zamanlar ahıra giren kuvvetli rüzgar tahtalarının aralığından  odalardaki kilimleri alttan şişirirdi.

İki odanın açıldığı yazlık dediğimiz bir boşluk vardı. Yazlıktan yukarı baktığımızda eski tip el yapımı kiremitlerin altında eskimiş ve seyrek bir biçimde dizilmiş bedavra tahtalarını (çam ağaçlarından yarılarak elde edilmiş ince ve kısa tahtalar) ve kiremitleri görürdüm. Özellikle çatının omurgasındaki kiremitler iki yana kaydıklarından bazı yerlerinden gök yüzü görünürdü. Kar yağdığında rüzgarın da etkisiyle yazlığın bir kısmına kar birikirdi. Kar yağmadığı günlerde de rüzgarın etkisiyle kiremitlerin üzerindeki karlar  yazlığa birikirdi. Sabahleyin annem  onları süpürürdü.Yazlığın güneye bakan duvarında camı ve çerçevesi olmayan bir pencere vardı. Yaz aylarında iyiydi ama, kış aylarında oradan bol rüzgar ve soğuk içeri dolar, bazen de rüzgarın etkisiyle yağan kar içeri girerdi.

Yazlık dediğimiz yerin bir tarafında biri büyük biri küçük karşılıklı iki anbar vardı. Büyüğüne buğday, küçüğüne un koyardık.

Yazlığın avluya yakın kısmında ise küçük bir balkona benzer ağaçtan yapılmış bir çıkıntı halinde tuvaletimiz vardı. Tuvaletimiz, ahırın artıklarının atıldığı  b*kluk denilen yerin üst bölümüne yapıldığından kanalizasyona gerek yoktu

Tuvaletin kenarları da bedavra tahtasıyla kaplanmıştı.Tabi kışın soğuk günlerinde bir taraftan gelen rüzgar öbür tarafa geçerdi. Şiddetli rüzgarlarda ince tahtaların uçlarının titremesi  ve hareketi sebebiyle anormal sesler çıkar, rüzgarın tahtaların aralarından geçerken çıkardığı ses de ürkütücü olurdu.

Evimize çıkılan ağaç merdivenin sadece basacak yerleri vardı, karşılarına gelen tahtaları yoktu. yukarı çıkılırken ayaklar rahat basarken, inerken ayakları yan basmak dırumunda idik. Dikkatsiz basıldığında ayak kayabilirdi. Belki bu sebeple birkaç kez merdivenden yuvarlandım çocukken. Ben yuvarlanınca çıkardığım gürültüden veya bağrışımdan yanıma gelirler, annem başımın yanlarını ellerinin içine alır "baş değil taş, baş değil daş" diyerek, başımı ön, arka ve  yanlardan sıkar, sıkarken hep aynı sözleri tekrar eder en sonunda  tülbentle  başımı sıkıca sarardı (bağlardı)

Benden sonra doğan kardeşimle birlikte  toplam beş çocuklu bir aile olarak 1971 yılına kadar bu evde yaşadık.

HAYIRLI EVLAT, HAYIRLI DAMAT...

 Dün, İmam Hatip Lisesinde okuttuğumuz eski öğrencilerimizden (sonradan öğretmen olan) bir öğretmen kardeşimizle konuşuyordum. 

Eşi de eski öğrencilerimden olduğu için çoluk-çocuk, ev ahvalini sordum.

Dedi ki:

"Hocam! kayın peder kanser hastası, tedavi görüyor. Dermanı yok ve bakıma muhtaç, Lavaboya  giderken yardım gerekiyor. Kayın valide desen, kendisine zor bakıyor. O da bakıma muhtaç. Uzaktan bizim bakımımız da tam olmuyor. Hanıma dedim ki, “Onları evimize getirip burada bakalım.” Şimdi ikisini de getirdik, onlara bir oda verdik. Eşimle birlikte bakmaya çalışıyoruz."

Bu sözler beni çok duygulandırdı. İnanın gözlerim yaşardı. “ İşte insan evladı...” dedim içimden. Bu davranışlarından dolayı kendisini ve eşini tebrik ettim.

“Kayın pederinin başka çocukları var mı?” diye sordum.

“Hocam! Kayın birader var, başka şehirde. Onun da kendine göre sıkıntıları var. Baldız da kronik hasta, tedavi görüyor. En uygun bizim bakmamız.” dedi. Bu söz de beni mutlu etti. Güzel empati yapıyordu. Hanımının annesi babasına bakmak için eve getirme teklifini damadın yapması ise ayrı bir güzellik.

Anne- baba yaşlanıp bakıma muhtaç olduklarında, çocukları için hem zor hem de çok kazançlı bir dönem başlar. Bu zor dönem çocuklar için aynı zamanda Ahireti kazanma yolunda büyük bir fırsattır .

Rabbim bizleri hayırlı evlat olanlardan, ve hayırlı evlat sahibi olanlardan eylesin.

 


ELE GEÇEN FIRSATLAR

 Anne-babaları yaşlanıp da bakıma muhtaç hale geldiklerinde, çocukları için imtihanın en zor dönemi, fakat en karlı fırsat zamanlarıdır.

Bu fırsatları değerlendirenler belki Cenneti kazanacaklar; değerlendirmeyenler ise ne gibi fırsatlar kaçırdığını Ahirette anlayacaklardır

SUYUN SAHİBİNE TEŞEKKÜR...

 Sabah lavaboda abdest alırken aklıma geldi...

Her gün defalarca kullandığımız, içtiğimiz, yemek yaptığımız, çamaşırlarımızı, bulaşıklarımızı  yıkadığımız , kişisel temizliğimizi yaptığımız ve bizim için hayati öneme sahip olan su nimeti, ne kadar da sıradan hale gelmişti bizim için. 

O musluklarımızdan akan suların hikayesini düşündüm. Denizlerden, okyanuslardan buharlaşması, yağmur bulutu oluşu, rüzgarın sürüklemesiyle memleketimize gelişi, bulutun yoğunlaşıp yağmur olarak tane tane yağması, suların bir kısmının yeraltı depolarında birikmesi, yer altı depolarının birbirlerine bağlantılı kanallarının olması ve bir birlerini beslemeleri, kaynağımıza gelişi ve oradan çıkışı. (ki aylarca buralara önemli bir yağmur yağmadığı halde su akmaya devam ediyor) Suyun borularla ilçeye oradan da evlerimize kadar gelişi.

Ve her gün defalarca kullandığımız halde çoğu kez Onu yaratan ve bizim hizmetimize sunan Rabbimize teşekkürü unutmamız. 

Vakıa suresinde Rabbimiz düşünmeye davet ediyor.

"İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?" (Vâkıa :68, 69, 70)

Mülk suresi son ayetinde ise yine düşünmeye ve şükre davet ediyor: "De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?" (Mülk : 30)

Zümer suresinde, bu konudaki başka bir nimetini hatırlatıyor: "Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi..." (Zümer : 21)

Ey bizleri yaratan ve yaşatan Rabbimiz

İçtiğim ve kullandığım su damlaları, su molekülleri adedince sana hamd olsun.

 Suların oluşma aşamasından  evimize gelene kadarki her safhasıdaki her nimetin için ayrı ayrı hamd olsun. Şükürler olsun.

Yağan yağmur taneleri adedince, göğe yükselen su zerreleri adedince sana hamdolsun şükürler olsun. Bizleri nimetlerin farkına varıp şükredenlerden eyle; nankörlerden eyleme. Yaptığımız hatalar yüzünden veya başka sebeplerle verdiğin nimetlerini geri alma.

 


DİYELİM Kİ....

Diyelim ki, mahallenize bir grup silahlı maganda/serseri geldiler. Ellerindeki silahlarla rast gele ateş ediyorlar, yanlarındaki torpilleri ateşleyip sağa sola savuruyorlar... Bu durumu görür görmez ne yaparsınız?

Çocuklarınız oralarda ise, telaşlanıp hemen onları bulup eve alırsınız; sonra, evin daha güvenli yerine geçersiniz değil mi?

Çocuklarınızı o magandaların yakınlarında, onları seyretmeye bırakmazsınız herhalde...

Bu örneği şunun için verdim.

Bu günkü internet ortamı bu magandaların tehlike saçtığı ortamlardan daha korunaklı değil maalesef. Eğer dikkat edilmezse çocuğun başına, onun maneviyatını mahvedecek bir çok şey düşebilir. Çocuğun maruz kaldığı şeylerin tedavisi imkansız veya çok zor olabilir.

Geçenlerde oğlu liseye giden bir baba telefonla aradı. Çocuğuna iki ay kadar önce istediği bilgisayarı aldığını anlattı. İnternete bir yerlere giriyormuş.

Çocuk bir gün annesine, “karşı cinslerden hoşlanmadığını, erkeklere ilgi duyduğunu" söylemiş. Hatta bir erkekle sevgili olmuşlar. vb. şeyler anlatmış. Aile tabi ki dehşete düşmüş.

Adamcağız belki çareler gösterebilirim diye bizim telefonu bulup aramış. (Bu tür şeyler bizi aşan şeyler) Aile için çok zor bir imtihan. Allah Teala göstermesin bu durum bütün ailelerin başına gelebilir.

İnternette girdiği sitelerden kafası karışıp dini ve ahlaki konularda bizim istemediğimiz yollara sapan bir çok genç, hatta orta yaşlı bile var maalesef.

Demem o ki, çocuklarımızı maddi tehlikelere karşı koruduğumuz gibi onları manevi tehlikelerden de korumaya çalışmalıyız.

“Bu nasıl olacak” derseniz, elimizde sihirli bir reçete yok. Fakat şunlar tavsiye edilebilir.

Onlarla daha çok vakit geçirelim. Kendi değerlerimizi onlara güzellikle anlatıp sevdirelim. İyi kimselerle arkadaşlık kurmalarına dikkat edelim. Onlar için bol bol dualar edelim. İmkanlarımıza göre çocuklarımızın beden ve ruh sağlığı için, maddi ve manevi tehlikelerden korunması için sadakalar verelim. Onları sosyal medyanın insafına terk etmeyelim.

Sosyal medyadan uzak tutmak için, onları, sportif, kültürel veya sosyal etkinliklere veya zararsız hobilere yönlendirebiliriz. 

“Benim çocuğuma bir şey olmaz” demeyelim. Unutmayalım! bir gram zehir güçlü bir pehlivanı bile öldürebilir.

Rabbim nefsimizi ve neslimizi, görünür –görünmez, her türlü tehlikelerden muhafaza eylesin.

 


MANŞET!

ARAMIZDA HIZLA YAYILAN SAPIK MEZHEP

Ülkemizdeki müslümanlar arasında son yıllarda ortaya çıkan ve git gide hızla artan bir sapık (dalalet) mezhep var. Ben buna " herkes bö...