ÇOK KAN LAZIM

 Ankara İlahiyat fakültesinde okurken bizden bir sınıf geride Mehmet Arif (soyadını hatırlayamadım) isminde Kütahyalı bir hemşehrim vardı. 

Kütahya'da okuduğum liseden de sima olarak tanıyordum. Kibar, efendi bir arkadaştı. Ney üflediğini Ankara'da öğrendim.

Bir Ramazan  günü Mehmet Arifin mide kanaması sebebiyle hastaneye yattığını öğrendim. Okulun panosunda da M.Arif için fazla miktarda kana ihtiyaç olduğu yazılıyor, kan verilecek yer belirtiliyor ve öğrenci arkadaşlara çağrı yapılıyordu. O dönemde kendisine kırk ünite kan verildiğini öğrendim. 

Arkadaşta hemofili (kanın pıhtılaşmaması rahatsızlığı) hastalığı varmış meğer. Normalde kanamalarda kan hücreleri o bölgede pıhtılaşıp kanamanın durmasını sağlarlarmış. Bu arkadaşta kanın pıhtılaşma özelliği bulunmadığından  bir yeri kanadığında tıbbi müdahale edilmeden kanı durmazmış. İç kanamalarda ise müdahale durumu olmadığından verilen kan da akıp gittiğinden dolayı fazla miktarda kan vermek gerekiyormuş.

Önceki senelerde de (Ben Ankara'ya nakil yapmadan) Mehmet Arife değişik zamanlarda fazla miktarda kan verildiğinden arkadaşları latife olsun diye "vampir Mehmet" lakabı takmışlar.

Ertesi yıl böbreklerindeki bir kanamadan dolayı otuz ünite kan verildiğini aynı sene iç kasıktaki kanama sebebiyle onbeş ünite kan verildiğini öğrendim.

Ben de arkadaşımıza iki ünite kan vermiştim. Oradaki kan alan görevli bu durumdaki kişilerin hayatlarının çok zor olduğunu en küçük bir yaralanmada uzun süre hastanede kaldıklarını söylemişti.

Mehmet Arif isimli bu arkadaşımızın fakülteden sonra öğretmen olduğunu duymuştum. Öğretmenliğinin ilk yıllarında da maalesef aynı hastalık sebebiyle vefat ettiğini öğrendim. Allah Teala rahmet eylesin.

Arkadaşımız hasta yattığı dönemlerde şuna benzer şeyleri düşünmüştüm:

İnsan vücudunda birbirinden bağımsız bir çok sistemler var. Bunların birisindeki bir problem bile kişinin hayatının zorlaşmasına veya vefatına sebep oluyor.

Bu arkadaşın vücudundaki bütün organları, sistemleri normal, kalp-damar sistemi de normal. Kanında vücudun ihtiyacı olan şeyler  mevcut. Sadece yaralanma durumunda orayı tamir edecek faktör sekiz eksikliği var ve hayatını nasıl etkiliyor.

İnsan vücudundaki mükemmelliği her şeyin planlanmasını düşündüm. Sonra bu bedeni en güzel ve mükemmel biçimde yaratanı düşündüm. 

Rahman suresinde defalarca tekrar edilen "Öyleyken Rabbinizin hangi nimetini inkar edebilirsiniz" ayetini düşündüm.

"Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız" ayetini düşündüm. Bizler nimet olarak sadece bazı şeyleri biliyoruz, fakat bilmediğimiz bizim için nimet olan ne gibi nimetler olduğundan habersisiz.

 

 

HASTAYA MORAL GEREKİR

HASTAYA MORAL GEREKİR

Hastalığın iyileşmesinde, ilaçlardan sonra, bazen ilaç kadar etkili en önemli faktör hastanın moralinin düzgün olmasıdır.

Bir arkadaş, tanıdığı bayan bir hastadan şu şekilde bahsetmişti. “ Yıllar önce, Tavşanlı'da oturan bir ablamız hastalanır. Doktorlar kanser teşhisi koyarlar. Muhtemelen hastanın psikolojisini bilen çocukları hastalığın kanser olduğunu annelerine söylemezler. Tedavi için Bursa'ya gidip gelirler. Hastanın durumu zaman içerisinde epeyce iyileşir.

Bursa'ya gidişlerin birisinde doktoru değişmiştir. Doktor, gerekli tetkik ve tedavilerini yaptıktan sonra (hangi sebeple söylediyse) hastalığın kanser olduğunu söyler hastaya. Hastanın morali birden çöker. Arabalarıyla götürdükleri annelerini ambulansla Tavşanlıya getirirler ve hasta bir hafta içerisinde ölür.

Bu konuda toplumumuzda maalesef dikkat etmeyen kişiler bulunabiliyor.

Hasta ziyaretlerimde az da olsa şahit olduğum (muhtemelen sizler de şahit olmuşsunuzdur)durumlardan bahsedeyim.

Ziyaretçi hastaya soruyor: Hangi doktora muayene oldun? Nerede ameliyat olacaksın? Veya seni kim ameliyat edecek?

“Falan doktor veya falan hastane.”

“Sakın o doktora(veya o hastanede) ameliyat olma. Falanca ona ameliyat oldu öldü. Falancı o doktora gitti hiç faydası olmadı.” gibi lüzumsuz, moral bozucu laflar.

Başka şahit olduğum şeylrler de var:

Hastanın hastalığı sorulup üzerine konuşmalar yapılırken (ziyaretçiler bu konuda kendi aralarında sohbete dalıyorlar) bu hastalıktan ölen tanıdıklarından bahseden mi ararsınız. İyileşemeyip sakat kalanlardan bahseden mi?

Bu durumda hastanın morali nasıl olur acaba?

Geçen yıl covit testimiz pozitif çıkıp, ilk gün öksürük nöbetleri de fazla olunca ister istemez olumsuz yönde etkilenmiştim. Kan tahlilleri ve tomografi neticem iyi çıkınca moralim düzelmişti. Ertesi gün bir arkadaş aradı. Hoş beşten sonra, mahallesindeki covit olan bir şahıstan bahsetti. “Bir hafta önce o şahıs ölmüş, bir gün önce de annesi ölmüş.” bunu anlattı. Benim düzgün olan moralim eksilere gitti birden. Kendimi yarım saatte zor toparladım.

Hasta zaten kendi derdiyle uğraşırken onun moralini olumsuz yönde etkileyecek konuşmalardan kaçınmak gerekir. Bunun için de hastayla konuşurken veya hasta yanında konuşurken konuşmalarımızı özenle yapmamız, söyleyeceklerimizi seçerek söylemek gerekir.

Ayrıca moral çöküntüsü stresi de tetikler

Konunun uzmanlarının söylediklerine göre, aşırı stres bağışıklık sistemini olumsuz yönden etkiliyormuş. Bağışıklık sisteminin olumsuz etkilenmesi ise hastalığın iyileşmesinin gecikmesi ve yeni hastalıkların ortaya çıkması ihtimali demektir.

Ali USLU 16/09/2021 TAVŞANLI

 

MAKAM-MEVKİ VB BAZILARINI DEĞİŞTİRİR.

   Ankara’da öğrencilik yıllarımda kaldığım bir vakıf evinde, bir yıl İlahiyat ve Siyasal Bilgiler fakültesi öğrencilerinden oluşan bir evde kalmıştım.

   Yıllar önce Tavşanlı'ya yakın ilçelerin birisinin kaymakamının ismini duyduğumda acaba beraber kaldığımız arkadaş mı? diye merak edip araştırdım. Ev arkadaşım olduğunu öğrenince, kaymakamlığa telefon açtım. Şoförü olduğunu söyleyen şahıs telefonu açtı. Kendimi tanıtıp, kaymakam beyin ev arkadaşı olduğumu söyledim. (Maksadım arkadaşı ziyarete gitmekti) Biraz sonra tekrar aradım. (Cep telefonları yaygın değildi ve benim cep telefonum yoktu. Yani dönüş durumu yoktu.)Yine şoförü açtı. Kaymakam beyin tanıyamadığını söyledi. Tamam dedim ve telefonu kapadım. Kendi adıma değil, ama o arkadaşın adına üzüldüm.

Öğretmenliğimin ilk yıllarında, Tarsus'ta aile olarak defalarca birbirimize gidip geldiğimiz bir öğretmen arkadaş, daha sonra akademisyenliğe geçmişti. Epey sonra, bir öğrencimin üniversiteyle ilgili bir problemi olmuştu. Prosedürü öğrenmek için arkadaşın fakültesini arayarak arkadaşa bağlattırdım. Konuşması gayet resmiydi. Sorduğum soruya lütfen cevap verdiğini fark ettiğimde teşekkür ederek telefonu kapattım. Kendi adıma değil ama o arkadaşın adına üzüldüm.

Hani Hüseyin Avni Paşa'ya babası: "Ben sana paşa olamazsın demedim, adam olamazsın dedim" demesi hesabı, arkadaşın adam olamamasına üzüldüm.

Maalesef bazı kişilerin makam ve mevkileri değiştikçe kişilikleri de değişiyor.

Bir arkadaş anlatmıştı: “... … .bey benim komşumdur. Önceleri yolda selamlaşır hal hatır sorardık. Şu makama geldikten sonra, yolda karşılaştığımızda selam vermez ve konuşmaz oldu. Ne zamanki o makamdan ayrıldı tekrar selam verip konuşmaya başladı.

Bazıları da zenginleştiğinde kişilikleri değişiyor. Zenginliklerini kaybettiklerinde tekrar fabrika ayarlarına dönüyorlar. Böylelerini de biliyorum.

Herkes böyle mi elbette değil. Yukarıda bahsettiğim makamlardan çok daha üst düzey görevlere gelip kişiliklerinde en küçük değişiklik olmayan arkadaşları da biliyorum. Veya zenginliğin kendisini değiştirmediği mütevazi kişileri de biliyorum.

Sohbetlerimde böyle konular için taş örneğini veririm. Yıllarca kuru yerde sapa sağlam duran taşlar vardır. Ne zamanki şartları değişir, su, nem veya güneşin etkisiyle dağılır giderler. Zenginlik, makam-mevki, şöhretin değiştirdiği kişileri bu taşlara benzetirim.

Fakat bazı taşlar yıllarca nehirde durduğu veya güneş altında kaldığı halde yapılarında en küçük bir değişiklik olmaz. İşte kişilikleri değişmeyen kimseleri de bunlara benzetirim.

Makam-mevki, zenginlik gibi şeyler kişinin elbisesi gibidir. Bu gün yeni elbise giyen yarın eski elbise giyebilir. Veya tam tersi, bu gün eski elbise giyen yarın yeni elbise giyebilir. Önemli olan insanın kendisidir. Yani şahsiyetidir.

 

YARATILAN HER ŞEY HAREKET HALİNDE

 Üzerinde yaşadığımız Dünya Gezegeni kendi ekseninde saatte 1666 km hızla dönüyor.

Aynı Dünyamız Güneşin etrafındaki yörüngesinde saatte 108 000 km hızla gidiyor.

Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş sistemi SANİYEDE 220 000 km hızla Samanyolu Galaksisi'nde hareket ediyor.

İçinde Dünyamızın da bulunduğu Samanyolu Galaksisi de saniyede 630 000 km hızla hareket ediyormuş.

Yani değil bir saniye, bir salise bile aynı yerde durmuyoruz efendim. Hem de dört farklı koldan hareket ediyoruz.

 


AYETLERLE BİLİMSEL VERİLER ÇATIŞIRSA

OKUDUĞUNUZ AYET MEALİYLE, ÖĞRENDİĞİNİZ BİLİMSEL VERİLER ÇELİŞİRSE...

Öğrendiğiniz bilimsel verilerle, okuduğunuz bir ayet meali çelişse ne yaparsınız? Veya böyle bir durumla karşılaştıysanız neler düşündünüz?

Ben böyle bir durumla karşılaşmıştım.

Lise ikiye gittiğim zamanlarda Yasin suresinin mealini okuyordum.

"Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri(düzenlemesi)dir." (Yâsîn : 38) Ayet-i kerimesini okuduğumda bu ayetin coğrafya dersinde öğrendiğimiz bilgiye uymadığını düşündüm. Öğrendiğimiz bilgi şöyleydi:

Güneş sabittir hareket etmez, fakat bulunduğu yerde döner. Güneşin çekim kuvvetinden dolayı oluşan yörüngelerde gezegenler Güneşin etrafında dönerler.

Kendi kendime düşündüm ayet yanlış olabilir miydi? Haşa bu mümkün değil. Kainatı yaratan Allah Teala'nın bilgisi yanlış olamazdı. İmanımı yokladım elhamdülillah imanım sağlamdı.

Peki coğrafya dersinde öğrendiğimiz bilgi yanlış olabilir miydi? Bu mümkündü, ama Güneşin, gezegenlerin gözlenebildiği bir devirde bunun yanlış olması da zor bir ihtimaldi.

Sonra kendi kendime dedim ki: "Vardır bunda anlaşılacak bir şey." Kafamdaki soruyu buz dolabına kaldırdım. O zamanlar öğretmenlere pek soru sormazdık. Belki de ben öyleydim.

Aradan bir kaç yıl geçti, elime geçen bilimsel bir dergiyi okuyordum. (muhtemelen Bilim ve Teknik Dergisi) Uzayla ilgili bir makaleyi okurken şöyle bir bilgi gördüm. "Güneş sisteminin de bir yörüngesi vardır. Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisinin etrafında ikiyüz ellibeş milyon yılda dönüşünü tamamlar.

Bu olayı şuna benzettim: Bir gemi düşünelim geminin ortasında sabit duran büyük bir cisim var, etrafındakiler o cismin dönüyorlar. Gemi hareket halinde olduğu için hareket etmediği söylenilen o cisim de hareket ediyor aslında.

Bu bilgiyi öğrenince zihnim lise ikide zihnime takılan probleme gitti ve problemin çözüldüğünü fark ettim.

Bu mevzuyu anlatmaktaki maksadım anlaşılmıştır umarım. Öğrendiğimiz bilgiyle, Dinimizin verileri zihnimizde çelişirse acele edip (bilimin verilerini de mutlak doğruymuş gibi kabul edip) imanımızı tehlikeye atmayalım. Vardır anlaşılacak bir durum.

Ben şahsen bir konuda Kuranda geçen açık bir ayet varsa, ayetteki bilgi, bilimin verileriyle çelişse, hiç düşünmeden Kuranı tercih ederim. Çünkü bilim tarihinde kesin doğru olarak verilen bazı bilgilerin sonraki zamanlarda değiştiğini biliyoruz.


TRAFİKTE ÇOK AGRESİF OLUYORUM

Hocam!

-Buyur.

-Trafikte çok agresif oluyorum. Bir gün başımın belaya girmesinden endişeleniyorum bu konuda neler tavsiye edersiniz.

-Kardeşim, trafikte bazen ben de agresif, yani sinirli ve gergin oluyorum. O zaman yapılan küçük hatalara bile ikaz kornası basıyorum. Lâ havle çekiyorum. Bazen ağzımdan hakaret cümleleri çıkıyor.(Tabii karşı taraf duymasa da Kiramen Kâtibin kaydediyor). Bu durumun tek olumlu yanı kişinin durumunu fark etmesidir. O zaman çaresi daha kolay oluyor.

-Nasıl yani?

-Mesela ben trafikte çok gerildiğimi, gereksiz yere sinirlendiğimi fark ettiğimde kendi kendime "sakin ol Ali. Nedir seni bu kadar agresif yapan" diye kendime telkinde bulunuyorum. O zaman sakinleşiyorum.

Bir de hangi zamanlar daha çok agresifleştiğim üzerinde düşündüm, analizini yaptım, şu sonuçlara ulaştım.

*Yetişmem gereken yere az bir zaman kalıp, hızımı yavaşlatan engeller olduğunda.

Mesela önümdeki araç yavaş gidiyor ve arabayı sollama durumu yoksa... Trafiği aksatan durumlarda... Yol hakkı benim olduğu halde kavşakta ve yolda önüme çıkan olduğunda... Birisi ikaz kornası çaldığında vb...

Fakat dikkat ettim eğer yetişeceğim yere yetişmek için yeterli zamanım varsa aynı durumlar olsa bile, gayet sakin ve rahat oluyorum.

Demek ki bu durumun çaresi gideceğimiz yere zamanından biraz önce çıkmaktır.

İkincisi kafan bir şeye bozulduysa... O zaman da insan trafikte agresif oluyor. Bunun çaresi de kafa ayarları düzgün değilken araba kullanmamaktır. Çok mecbur kalınırsa kendine sakin olma yönünde telkinler vererek araç kullanmaktır.

Agresiflik hakkında bunları söyleyebilirim. Bunun haricinde şu şeylere de dikkat etmelisin.

Birincisi, kafan çok meşgul iken kullanma. Kafası aşırı meşgul olan kişi bir nevi sarhoş sayılır. Bu durumda hata yapma ihimali artar. Ayrıca başkasının hatasını tolere etme ihtimali azalır..

İkincisi: Hız sınırlarına dikkat et. Hızlı giden sürücü de başkalarının yaptığı hatayı tolere edemeyebilir. Mesela aniden önüne çocuk fırlayıverse hızlı gidiyorsan kurtarma ihtimalin azalır.

Üçüncüsü: Araba kullanırken telefonla meşgul olmamalısın. Telefon sebebiyle meydana gelen kazalar oldukça fazladır.

Aklıma gelen önemli ve son şeyi de söyleyeyim. Trafiğe çıktığında mutlaka euzu besmele çek yani şeytandan Allah'a sığın. Ve Ayetel kürsi'yi okumayı unutma.

-Teşekkür ederim hocam.

-Eyvallah kardeşim. Rabbim cümlemizi kazalardan belalardan muhafaza eylesin.

 

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN (Acil serviste)

Seneler önce, bulantı ve karın ağrısı şikayetinden dolayı rahmetli babamı eski SGK hastanesinin acil servisine götürmüştüm. Akşam 21 00 sularıydı. Acil serviste  tek görevli olan genç bir doktor, gelen hastaları muayene ediyor, tahlil sonuçlarına bakıyor, müdahale edilmesi gereken hastalara müdahale ediyor, oradan oraya koşturuyordu. Bu arada kavgada yaralanan gençler olmuş, onlar geldiler, onlara da müdahale etti.

Bize de muayene sonucu EKG ve kan-idrar tahlili vermişti. Sonuçlar çıktı, serum bağlandı. Bu arada ortalık tenhalaştı. Saat 23 ü geçtiğinde muayene olacak kimse kalmadı. Babam ve başka bir hastanın serumları devam ediyor.Biz de onları bekliyoruz. Serum bitince çıkabilirsiniz demişti.

Muayene olacak ve müdahale edilecek kimse kalmayınca, genç doktor muhtemelen bu fırsatı değerlendirmek istedi, yan tarafa çay içmek için gitti.

Çok kısa bir zaman sonra ( çayının yarısını anca içmişti ki,) 25 yaşlarında bir şahıs elinde bebekle geldi. Doktoru sordu. Oradaki görevli de çay içmeye gittiğini hemen geleceğini söylediler.

Adam birden bağırmaya başladı. "Acil serviste doktor çay mı içermiş...  Kimse görevini yapmıyor... Hastamız ölsün mü…Şikayet edeceğim... vb .

Genç doktor hiç efendiliğini bozmadan ve o şahsa cevap vermeden geldi, bebeğin muayenesini yaptı, ilaçlarını yazıp gönderdi.

Ben  kendi kendime düşündüm. Bizim vardığımızda saat  21.00 gibiydi. Benim şahit olduğum, en az iki saattir bu doktor oradan oraya koşturuyor hastalara yardım ediyordu. Biz gelmeden de Allah bilir ne kadar zamandır koşturuyordu...

Servisin boşaldığı bir zamanda, bir kaç saatin yorgunluğunu atmak için içtiği bir çayı da burnundan getirdiler. 

Demem o ki, biz bazen olayın bir parçasını görüp tavır alabiliyoruz. Halbuki olayın tamamını görsek kendimizin haksız karşı tarafın haklı olduğunu görebileceğiz. Bu olayda olduğu gibi olayın öncesini bilmeden tepki göstermek muhataplarımızı çileden çıkarabilir. Çalışanların çalışma şevkini kırar. Kavgalara sebep olabilir. Biraz sabır bir çok şeyi çözer aslında...

 


DAVET ETTİĞİN MİSAFİRLER ARASINDA AYIRIM YAPILMAZ.

 Bir kaç yıl önce  komşu şehirlerden birisine, arkadaşın davetlisi olarak çocuğunun düğünü için gittik. Orada hem Tavşanlı'dan hem de çoğunluk Kütahya'dan ortak arkadaşlarımızı da gördük. Düğün sahibi olan arkadaşın doğal olarak başka illerden gelen misafirleri de vardı. Arkadaşı düğün salonunun dışında görmüştük.

Salonda merasim başlarken bizim arkadaş mikrofonu aldı. “Bir teşekkür konuşması yapacak” dedim içimden.

Sayın.....  ili valisi ...... bey aramızdalar. Hoş geldiniz efendim.

Sayın......ili istinaf mahkemeleri üyesi ....... bey hoş geldiniz efendim.

Sayın...

Sayın...

Ve diğer makam sahipleri de söylendi. Kütahya'dan gelen misafirler ile ilgili ne isim ne de genel olarak bir teşekkür yok. Halbuki onların içerisinde de makam mevki sahibi arkadaşlar vardı.

Ben arkadaşın yapısını önceden bildiğim için pek alınmadım. Fakat alınan arkadaşlar oldu. Hatta o şehirden katılan (Düğün yapılan şehir) bir arkadaş çok bozuldu . "Valla ben Kütahya'dan gelseydim bu düğünü bırakır giderdim" demişti.

A be kardeşim! Madem arkadaşlarını düğününe davet etmişsin. Onlar da hatırını sayıp başka illerden gelmişler. Misafirlerin hepsi aynı kategoridedirler artık. Toplum huzurunda hoş geldin diyeceksen, ya genel olarak "Uzaktan ve yakından gelen  sayın misafirlerimiz" gibi bir ifade kullanırsın, veya tek tek sadece şehirleri sayarak  .....dan gelen misafirlerimiz" dersin, ya da isim söyleyeceksen isim isim gelenlerin tümünün ismini sayarsın. Kendi davet ettiğin misafirlerin arasında ayırım yapmazsın.

Yoksa insanların bir kısmı kırılır.

Ben bunu düğün için anlattım ama siz diğer toplantılar için de düşünebilirsiniz.

 


bedava okul kitapları

 Okullar açılmak üzere.Uzun zamandan beri devlet/hükümet politikası olarak öğrencilere okul kitapları ücretsiz veriliyor. Bu yıl da inşaallah kitapları ücretsiz olarak verilecek. Bu konunun olumlu ve eğitim açısından olumsuz yönlerini anlatmaya çalışayım.

Önce olumlu yönlerini anlatayım. 

Eskiden bir çok yayın evinin yazdığı ve komisyondan geçen kitaplar okullarda ders kitabı olarak okutulurdu. Her okul, her ders için istediği farklı yayın evinin yayınını seçebiliyordu.

Okulun ilk haftası öğrencilere derse giren öğretmenler tarafından ders kitaplarının yazarı ve yayın evi listesi verilir. Öğrenciler ve veliler o kitapçı senin bu kitapçı benim kitap ararlardı.Bazen de kitaların bir kısmını bir kitapçıda diğerlerini öbür kitapçılarda bulmaya çalışırlardı. Kitapçılar sınırlı sayıda kitap getirdiklerinden bazen erken biter, çok getirenlerin de ellerinde kalırdı.

Özellikle büyük şehirlerin büyük okullarında belirli yayın evleriyle idareciler arasında gizli pazarlıkların döndüğü şayiası konuşulurdu. ( Rüşvetin belgesi olmaz.)

Bazı kitapçılar kitapları diğer malzemeleri (diğer okul malzemeleri, defterler, kalem, kalemlik vb)de oradan almak şartıyla satarlardı.

Bazı derslerin kitapları kitapçılarda erken biter. Kitapçı yayın evinden ister. Yayın evi elinde varsa gönderir, yoksa basılıncaya kadar beklenirdi. Kitapçı kitabın geleceğini söyler, öğrenci ve veli her gün kitapçıya uğramak zorunda kalırlardı. Bazen bu durum  günlerce bu durum devam ederdi. Kitap bulamayan öğrenciler geçen yıl aynı kitabı okuyanlardan temin etmeye çalışırlardı.

Yayın evleri de haklı, kitabının ne kadar okulda okunacağını bilmiyor ki ona göre bassın. Fazla bassa elinde kalacak.

Neticede devlet bu işe el attı ve öğrenci sayısınca kitapları okullara göndererek meseleyi çözdü.

Bu durumda öğrenci ve veliler büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldular. Fakat başka sıkıntılar başladı. Bir eğitimci olarak gördüğüm sıkıntıları ve çözüm yollarını sizinle paylaşayım.

Mesela:

Öğrenci kitabını getirmiyor. 

Soruyorsun evladım kitabın nerede?

"Kaybettim hocam." veya "almışlar hocam" dediğinde yapacağınız hiç bir şey yok.

 Çocuk gerçekten kitabını kaybetmiş olabilir veya kaybetmediği halde öyle söylemiş olabilir.

Kitaplar sayılı geldiği  için yedeğini verme şansı da yok. Satılmadığı için git kitapçıdan al deme durumu da yok.O öğrenci sene boyunca kitapsız olarak derse giriyor.

2- Bir çok öğrenci, kitaplar bedava verildiği için onları kendi malı gibi görüp korumuyorlar. kıymet bilmiyorlar.

3- Eskiden çocuklar kitaplarını para verip aldığından ve kaybettiklerinde tekrar almak mecburiyetinde olduklarından (babalarından yiyecekleri fırçayı da bildiklerinden) kaybetmemeye özen gösterirler. Bir de eskitmemeye dikkat ederlerdi. Çünkü yıpranmamış kitaplar bir sonraki sınıftaki öğrencilere yarı fiyatına satılırdı.

4-Kitaplarını özensiz kullanmayı alışkanlık haline getiren öğrencilerin bazılar bu alışkanlığı diğer eşyalarında da gösteriyorlar. Çocuklar tutumlu olmak yerine savurganlığa alıştırılıyorlar.

Peki bu durumun çözümü yok mudur?

Aslında küçük tedbirlerle bazı problemler çözüme kavuşturulabilir.

Mesela kitabını kaybeden öğrenciler için Milli eğitim yayın evinden ücretli olarak kitap satılabilmelidir. Kitabın fiyatı biraz da pahalı olmalı ki çocuk kitabına sahip çıksın.(Eşofmanına sahip çıktığı gibi). Kitap getirmeyen öğrencinin öğretmene mazereti olmasın.

2 olarak kitaplar öğrenciye zimmetlenebilir. Sene sonunda teslim alınır ,Kaybolmuş veya yıpranmış kitaplardan öğrenciye zimmet çıkarılır. Böylece öğrenci kitapları korumayı ve yıpratmamayı öğrenir ki bu sayede çok güzel alışkanlıklar kazanmış olunur.

3. Olarak yıpranmamış kitaplar öbür sene kullanılmak üzere saklanır. Bu sayede daha az kitap basılır ve çok önemli bir milli servet boşa gitmemiş olur.

Moldavya'daki Türk okuluna öğretmen olarak giden bir hemşehrimiz orada kitaplar öğrencilere zimmetlendiği ,ç,n kitapları çok özenle koruduklarını ve bir kitabın senelerce okutulduğunu anlatmıştı.

 


TELEFON MEVZUU (3...Her arayanı araya almak)

Bu gün bir abimizle sohbet ederken konu telefon konuşmalarına geldi. Çok hoşuma giden bir anekdot anlattı. Ben de onu size aktarayım.
Bu abimiz bir dostunu ziyarete gider. Bir iki kelam ederler, arkadaşına bir telefon gelir. Arkadaşı telefonu açar epey konuşurlar. Konuşma biter, tekrar bir iki kelam ederlerken tekrar telefon gelir. Mevzu tekrar kesilir. Bu olay bir kaç defa daha tekrarlanır. Abimiz uzun süre arkadaşının yanında oturduğu halde arkadaşıyla sohbet etme imkanı bulamaz.
Aklına bir fikir gelir. Arkadaşı telefon konuşmasını bitirince abimiz de yanındaki arkadaşına telefon eder. Ve der ki seninle konuşabilmem için telefon etmem lazım galiba!
Değerli dostlar! Biraz düşünelim... Telefon eden kimselerin sohbetin arasına girme önceliği nedir acaba? Tamam arayan kimseler seni görmedikleri ve durumunu bilmedikleri için seni kendilerince uygun gördükleri zamanda arayabilirler. Senin o durumunu görseler eminim çoğu o anda aramayacaktır. Fakat sen sohbet esnasında her arayanı araya alarak sohbeti bölmek zorunda değilsin. Telefonu meşgule alıp müsait zamanda dönebilirsin.
Haa çok önemli bir durum vardır onlar hariç. Onlar da sohbeti defalarca bölecek kadar çok değildir.
Lütfen yanımızdaki dostlarımıza telefon ettirmeyelim.

PATİNAJ

 Patinaj yapan araba görmüşsünüzdür muhtemelen. Gençlerin hava atmak için yaptırdıkları patinajdan bahsetmiyorum. Tekerin askıda kalması veya yumuşak zeminde lastiğin tutunamaması sebebiyle olan patinajdan bahsediyorum.

Bu durumda gaza basmanızın hiç bir faydası olmaz. Saatlerce gaza bassanız bile arabayı yerinden kımıldatmak mümkün olmadığı gibi; teker yumuşak zemindeyse arabanın iyice yere oturmasına sebep olabilirsiniz.

Şöförlük yapan bir arkadaşa "patinaj yapan arabaya gaza basmaya devam edilse ne olur" diye sorduğumda

"difransiyel dağıtır" demişti.

Sosyal hayatta bir çok kişinin de patinaj yaptığı yerler vardır.

Kendisine söylenilen bir söz, bir tavır veya bir olay onun takıldığı yer olmuştur. Yıllar geçtiği halde o mevzu gündeme geldiğinde orada patinaj yapmaya başlar.

Konuyu bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bu mevzuda  bana aktarılan şeylerin en çoğu şuna benzer mevzulardır:

Düğün aşamasında gelin ile kaynana veya görümce arasında bir problem yaşanmıştır. Bu durum belki o zamanın sıkıntılarından ötürü olmuştur. Belki o zamana kadar biriken  küçük problemlerin patlamasıdır.Veya gerçekten problemli / geçimsiz olan kaynana veya görümcenin psikopatlığıdır.

 Aradan uzun yıllar geçtiği halde (bazen kırk yıl geçtiği halde) eşler arasında bu mevzu tekrar tekrar gündeme gelir. Gelin haklı da olsa bu mevzu'un ikide bir gündeme gelmesi damadı da rahatsız eder ve karı koca arasında tatsızlıklar meydana gelir. O hale gelir ki ne zaman bu mevzu açılsa her iki taraf da geçenlerde söylediği şeyleri tekrar ederler yani badinaj yaparlar. Bu tartışmanın yıllardan beri faydası olmadığı görüldüğü halde yine de  arabayı o yumuşak zemine sürüp patinaj yaptırmaktan, arabayı yıpratmaktan kendilerini alamazlar.

(Bana, genelde bu tür mevzuları erkekler anlattığı için bu örneği verdim. Belki de gelinlerin de buna benzer eşlerinden şikayet ettikleri patinaj yapan mevzular vardır) 

"Aynı şeyleri yaptığı halde farklı sonuçlar beklemek deliliktir" diye bir söz vardır. Bu mevzu kaç defadır gündeme geldiği, her defasında eşler arasında problem çıktığı halde maalesef tekrarlanır durur. Aslında çözüm basittir. Madem bu konu iki tarafın da kırmızı çizgisidir. o halde arabayı o yola sokmamak en mantıklı yoldur. Çünkü yolun varacağı yer bellidir. 

Fakat bazı mevzular vardır ki yukarıdaki gibi ara sıra meydana gelmez. Kişi oraya takılmıştır günün büyük bölümünü onu düşünerek geçirir. Konuşmalarının çoğunu o konuya ayırır. Kendisi rahatsız olduğu gibi çevresini de rahatsız eder hatta bıktırır. Kişi veya ailesi bu tür olayların üstesinden kendisi kalkamayabilir. Nasıl ki patinaj yapan araba birilerinden yardım alarak kurtulabiliyor ise, bu kişiler de eğer problem uzun müddet devam ediyorsa, başkalarından (özellikle konunun uzmanlarından psikiyatrist, psikolog gibi veya bu konuda güvenilir kişiler ) yardım almalıdırlar. 


ANA BABA

ANA-BABA ÇOCUK İLİŞKİLERİ İLE İLGİLİ YAZILARIMIZ

1-http://www.aliuslu.net/2018/02/ana-babaya-iyi-davranmak.html

2-http://www.aliuslu.net/2021/08/psikopat-anne-babalar.html

3-http://www.aliuslu.net/2021/08/anna-baba-mevzuu-3-bu-konudaki-iki-vaaz.html

4-http://www.aliuslu.net/2021/08/ana-baba-mevzuu-4-ufurukten-sebeplerle.html

ZİHNİMİZDEKİ ÇÖPLER

Aşırı öfke durumu "geçici delilik" olarak değerlendirilir ki bence de doğru bir değerlendirmedir. Çünkü o anda akıl devre dışı kalır, ağızdan çıkanı kulak duymaz olur.

İşte bu tür öfke anında söylenen bazı sözler muhatabı çok incitir. Hele aile fertleri veya yakınlar arasında olmuşsa, bazıları bu sözleri unutamaz, aklından çıkaramaz, her hatırlayışında mutsuz olur. Bazen öfkelenir veya ağlar... Bu durum biraz daha uzun sürdüğünde depresyona girerler.

Şöyle düşünelim: Deli olarak bildiğiniz bir kişi size hakaret etse nasıl bir tepki gösterirsiniz? Onun sözlerini ciddiye almazsınız muhtemelen.

Bence öfkelen kişi de geçici delilik halini yaşadığından onun sözlerini de pek ciddiye almamak, normal zamanındaki konuşmaları esas almak daha isabetli olur.

Öfkeli bir kişinin söylediği sözleri çöpe benzetirim. Evdeki çöpleri fazla biriktirmeden ve geciktirmeden çöp konteynerine atarız değil mi? Onları göz önündeki bir yere koysak, her gün defalarca gözümüze takılsa ne olur? Her görüşümüzde rahatsız oluruz değil mi? İşte bu tür sözler de çöp gibidir. Onları her hatırlayışımızda rahatsız oluruz. Zihnimizden temizlemedikçe rahatsızlığımız devam eder. Bir an önce onları zihnimizden atmalıyız ki mutlu olalım.

Zihnimizden temizlemeyi ister af ederek yapalım ister başka bir şekilde. Mübarek Kitabımızın Al-i imran suresi 134. ayette "Öfkelerini yutanlar ve insanları affedenler" övülür ve bu davranışların Cennet'e girme vesilelerinden olduğu bildirilir.

Ali USLU 29/08/2021 TAVŞANLI

HAYATIN ALLAH İÇİN OLMASI

Demek kolay, lakin uygulamak için çok büyük gayret ve dikkat gerekli.

"De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, hayatım da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir." (En'âm suresi 162. ayet)

Namazlarımızın ve diğer ibadetlerimizin Allah için olması da nispeten kolay diyelim.

Ya "hayatımızın Allah için olması"... Yani hayatımızın her safhasının (eğlence zamanlarımız, üzüntülü zamanlarımız, iş hayatımız, aile hayatımız, evde dinlenirken, yolda yürürken, TV seyrederken, internete girdiğimizde vb her anımızın) Allah Teala'nın rızasına uygun olması... Çok özen gösterilmesi gereken bir mesele değil mi?

Rabbimiz uygulayabilen bahtiyarlardan eylesin.

 


CEP TELFONU MEVZUU (2-yapılan yanlışlıklar)

 Geçen yıl akşam saat 22 civarında köyden Tavşanlıya geliyorum. Telefonum çalmaya başladı. Bir seansta ne kadar çalıyorsa o kadar çaldı. Telefonum cebimde olduğu için arayanı göremiyorum. Seyir halinde cebimden çıkarmaya çalışmak ta tehlikeli olacak. Tekrar çalmaya başladı yine çalma süresi bitince kapandı. 

İki kez üst üste sonuna kadar telefon çalınca insan endişeleniyor doğal olarak. Çok önemli bir durum olmasa bu kadar çalmazdı. Çoluk çocuğun / akrabaların başında bir iş mi var acaba? diye düşünüyor insan ister istemez. Geceleyin yol kenarında durmak ta mantıklı gelmedi. En yakın benzin istasyonuna girdim. Telefona baktım. Okuldan bir arkadaş aramış. Sordum hayrola ne var. Çok basit bir mevzu ,daha önce haberim olan bir mevzuyu hatırlatmak için aramış. 

Dedim niçin bu kadar ısrarla çaldırdınız?

-Belki duymamışsındır diye!!!

Bak arkadaşım! telefon çalarken kişi namazda olabilir, lavaboda olabilir, trafikte olabilir, uykuda olabilir, yemekte olabilir, elleri telefonu kullanmaya müsait bir durumda olmayaabilir. Aciliyet söz konusu olan bir şey varsa elbette defalarca arayabilirsin. Fakat çok önemli değilse bir kaç kez çalınca kapatırsın. Kişi duyduysa müsait olduğunda sana geri döner. Diyelim ki duymadı. Telefonu eline aldığında cevapsız aramayı görür ve sana döner. Diyelim ki görmedi veya unuttu sana dönmedi. Belli bir zaman sonra tekrar arayabilir veya mesajla durumu bildirebilirsin.

    ***

   Zamanını unuttum önemli bir toplantıdayız. Telefonum sessizde aradığını görüyorum ve meşgule alıyorum. İki dakika sonra aynı şahıs tekrar arıyor, tekrar meşgule alıyorum. Sonra tekrar arıyor çok önemli bir mevzu olduğunu düşünerek müsade isteyip çıkıyorum ve telefonu açıyorum. Hayrola çok önemli bir konu mu var diyorum. Bir şey soracaktım diyor. 

Bak kardeşim, önemli bir toplantıdayım öyle olmasa bile önemli bir meşguliyetim veya telefon kullanmama engel bir durumum olabilir. Telefonu meşgule almanın manası "şu anda müsait değilim müsait olunca sana döneceğim" demektir.

    ***

Diyelim ki makam sahibi bir kişinin makamına gittiniz önemli bir mevzu konuşuyorsunuz, konuşmanın önemli bir yerinde sekreterden izin almış  birisi gelip sizin konuşmanızı bölüyor. Siz tekrar söze giriyorsunuz tekrar birisi geliyor.. Bu durum konuşmanızın sonuna kadar bir kaç kez tekrar ediyor. Ne hissedersiniz?

Böyle bir durum pek olmaz ama önemli bir konuşma esnasında birisi her gelen telefonu açıp cevap veriyorsa bu durum buna benzer. Siz ikinci plana atılmış gibi olursunuz. Telefonla arayan kimsenin ayrıcalığı nedir acaba. Konuşmanın önemli yerinde onu araya alıyorsunuz diye düşünür insan. Böyle durumlarda arayan amirinizdir, veya daha önce aradığınız bir kişi size dönmüştür veya önemli bir durum vardır anlarım da her gelen telefona da cevap verilir mi. Telefonu meşgule alıp daha sonra dönersiniz o kadar...

     ***

  Gerek yolda gerekse kapalı mekanlarda sıkça rastladığımız bir durum da şu: Konuşan kişi muhatap uzakta olduğu için bağırılacağını düşünüyor her halde neredeyse gücü yettiğince bağırarak konuşuyor. Mecburen etrafındakiler kulak misafiri oluyor.

Bağırmaya hiç gerek yok be kardeşim, normal konuştuğunda da muhatabın duyar.

     ***

Çok kişinin katıldığı bir toplantıdayız. Bir kişinin telefonu sesli olarak çalıyor. Herkesin dikkatini çekiyor. Arkadaş işaretle müsade isteyip dışarı çıkıyor. Biraz sonra aynı kişinin telefonu yine çalıyor. Toplantıyı yapan amirimiz  arkadaşlar toplantıya girerken lütfen telefonlarımızı kapatalım diye ikaz ediyor. Onun ikazından ben bile utanıyorum.

Kardeşim toplantıya girerken telefonu kaptır veya sessize alırsın. Haydi diyelim dalgınlığına geldi bir kez sesli arandın artık ikinciye müsade etme. Yoksa birileri terbiye eder.

   ***

Camide cemaatle namaz kılarken çok rastladığımız bir durum. Bazıları sessize almayı unutuyorlar. Namazın ortasında çalmaya başlıyor. Bazen tekrar tekrar ısrarla manaz bitene kadar bir kaç seans devam ediyor. Israrla arayana ne demeli.

Namaz kılmaya devam eden kardeşim zaten telefonun çalarken senin kafan oraya odaklandı namazdan manen çıktın. Selam ver, telefonunu kapat, sonra namaza tekrar başla baştaki rekatlarını da namaza sonradan yetişen kimse gibi kıl. En azından cemaatin dikkatini dağıtmamış olursun.

     ***

Ben telefon çalınca acele telefona koşmam. Hele yemekteysem hiç gitmem. Nasıl olsa arayan kişinin numarası belli. Müsait olunca dönerim.

Eskiden ev telefonlarında arayan şahış belli olmadığından geri dönüş şansımız yoktu. Bu sebeple acele telefona koşardık. Zannedersem o alışkanlık cep telefonlarında hala devam ediyor.


ANA-BABA MEVZUU (4... üfürükten sebeplerle gelin boşatmak)

 Dünkü yazımızda Ulu camide vaaz eden şahsın ana-baba haklarını anlatırken "annen baban karını boşa dese boşayacaksın" sözünü yazmış ve eleştirisini yapmıştım. Bu sözü daha önceleri de camide olmasa da köy odasındaki sohbet ortamında (o zamanki büyüklerin konuşmalarında) dinlediğimi hatırlıyorum.

Bu anlayışın toplumdaki yansımasını, cehaletle vicdansızlık birleşince ne gibi trajik sonuçlar doğurduğunu aktarmaya çalışayım. 

Bizim köyden bir kız komşu köye gelin gider. Yokluk ve yoksulluğun zirve yaptığı yıllardır. Gelin gittiği evde de eve serilecek kilim yoktur. Tahtanın üzerinde oturmak için küçük minderler vardır.

O dönemlerde bizim buralardaki evlerde soba yokmuş.(Benim çocukluğumda bile köyümdeki bazı evlerde soba yoktu) Soğuk kış günlerinde ocak başına yakılan odunlarla ısınılırdı. Tabi evin ısısının büyük bölümü  geniş bacadan çıkar giderdi. Doğal olarak insanlar imkanı varsa iyi giyinmek zorundadır yoksa yapacak bir şey yok.

 O dönemlerde bütün evlenen erkekler babalarının evinde kalmak zorundaymış. (Benim çocukluğumda da çoğunluk öyleydi) Ekonomik olarak babaya bağlı. Onun tarlasında çalışacak ve onu hayvanlarıyla uğraşacak. Baba evden kovsa gidecek yeri yok. Bu sebeple baba o evin bir nevi kıralı gibiymiş. 

   İşte bu soğuk günlerin birisinde iyice üşütmüş ve soğuktan sinir ve sindirim sistemi arızalanmış olan gelin, evde kayınpederiyle otururken (zaten tek odada ateş yandığından mecburen aynı ortamda oturuluyor.)  farkına varmadan sesli biçimde yellenmiş. Ancak sesinden anlayabilmiş olayı… Tabii çok utanmış ve ayağındaki mesi tahtaya sürtüp ses çıkarmaya çalışmış. (Bu sesin mesten geldiğini ima etmek istemiş.) Kayın peder demiş ki: "Tamam sesini mes sesine uydurdun diyelim; ya kokusu ne olacak?"

Gelinin o anki psikolojisini, mahcubiyetini düşünebilirsiniz. Oğluna bunu boşa demiş ve boşamışlar. Hani basit sebepler için üfürükten sebepler denilir ya, bu olayda hem mecaz hem de gerçek anlamda üfürükten sebeplerle gelini boşamışlar. Baba evine gelen gelin daha sonraki yıllarda başka bir köye gelin gitmiş. Çocukluğumda o kadını altmış yaşlarında olarak hatırlıyorum. Muhtemelen doğumu 1915-25 arası.

Yine köyümüzde annesinin evine gitmesine izin verilmeyen bir gelin, annesinin çok ağır hasta olduğunu haber alıp, harman yerinden evine giderken gizlice, beş dakika annesinin evine uğrar. Bu durumdan oğlanın ailesi bir şekilde haberdar olur ve o gün gelinin bileti kesilir.

Rahmetli annem bunun gibi bir çok trajik olaylar anlatmıştı. Beni çok etkileyen bir tanesini ayrı bir yazıda anlatmak istiyorum inşaallah.

Bu tür olayların arkasında cehalet var, empati eksikliği var, kanuni boşluklar var, Çocuğun babasına ekonomik yönden bağımlı olması var ama buna ilaveten yanlış dini öğretiler de var. Yukarıda bahsettiğim yanlış dini öğreti  tabiri caizse “delinin eline sopa vermek” gibi bir şey.

Toplumda herkes böyle miydi? Elbette değildi, ama az veya çok böyle kimseler de vardı maalesef.

 


ANNA-BABA MEVZU'U (3- bu konudaki iki vaaz)

 Tahminen yirmi yıl kadar önceydi. Cuma vaazında vaaz eden şahıs (vaiz değil) ana-baba hakları mevzuunda konuşuyor. Konuşmasının bir yerinde diyor ki:

"Annene babana itaat edeceksin. Hatta onlar karını boşa deseler boşayacaksın" Hoppala... Ya bu ne biçim mantık. Gerçi o mantığın mantığını! tahmin edebiliyorum.

İbrahim aleyhisselamın oğlu İsmail aleyhisselam  ile arasında geçen bir menkıbeye dayanıyor. Ben de bu menkıbeyi değişik vesilelerle dinlemiştim. (okumadım, köyde, köy odasında ihtiyarların sohbetinde dinlemiştim)

Menkıbeye göre İbrahim (AS) bir gün oğlunun evine uğruyor. Oğlu evlenmiş fakat gelini O'nu tanımıyor. Ona pek iyi davranmıyor. O da:”İsmail'e selam söyle evinin eşiğini değiştirsin” diyor ve gidiyor. Akşam İsmail (AS) geliyor. Gelin eve gelen bir ihtiyarın söylediklerini eşine anlatıyor. İsmail (AS) gelenin babası olduğunu tariften anlıyor ve eşiği değiştirme şifresinin eşini boşamak olduğunu anlayıp boşuyor.

Bu menkıbenin gerçekliğini bilmiyorum, araştırmadım da. Okuduğum kaynak kitaplarda da hiç rastlamadım.

Diyelim ki doğru. Peygamberler heva ve heveslerine göre konuşmazlar, vahye göre konuşurlar. Dolayısiyle budurum emsal teşkil etmez.

İki-üç hafta sonra da Ulu camide benim vaaz görevim vardı. Sözü ana-baba haklarına ve yukarıdaki mevzuya getirdim. Özet olarak şunları dedim:

Annen - baban eşini boşa dediler? Soruyorsun suçu ,kabahati ne? Hırsızlık mı? arsızlık mı?

İşte bize hoş geldin derken biraz yüzü asıktı…

Yahu insaf... Anne-babanın bu kadar hakkı var, ama eşinin hiç hakkı yok mu. O Allah'ın kulu değil mi. Onun anası- babası insan değil mi?

Peki… diyelim ki anne veya babadan biri boşa diyor birisi boşama diyor. O zaman hangisinin dediğini yapınca sevaba hangisinin dediğini yapınca günaha gireceksin? Anladın mı bu işlin mantıksızlığını…

Diyelim ki, anne baba hatırı için haksız yere eşini boşadın. Bir tane de çocuğunuz var. Annesi çocuğuna diyor ki “Yavrum deden- nenen beni suçsuz yere boşattırdılar. Sen onlara gitmeyeceksin. Onlara bir bardak su koyarsan hakkımı helal etmem. E o kadın da çocuğun annesi. Bu durumda ne olacak?

Sonra anne-babaların hepsi olgun, mantıklı düşünen kişiler de değil. Psikolojik sorunları olanlar var, sapla samanı karıştıranları var.

Yani değerli kardeşlerim. Anne-babanın senin eşini boşattırmaya dinen bir hakları yok. Bizler hepimiz Allah'ın kullarıyız O'na karşı sorumluyuz. Annemizin babamızın söylediği meşru şeyleri imkanlarımız ölçüsünde yerine getirmeye ve onlara iyi davranmaya çalışırız o kadar.Bu tür dini konuşmaların toplumdaki yansımalarını da başka bir yazıda örnekleriyle anlatmaya çalışacağım inşaallah.

    


PSİKOPAT ANNE- BABALAR...

 ANNE-BABA MEVZU'U (2... Psikopat ana-babalar)

Geçenki  yazımızda  Allah Teala’nı ana babaya kesin olarak iyi davranmayı emrettiğini söylemiştik.

Peki toplumda bir çok psikopat var ve bunların bazısı doğal olarak anne ve baba bunlara karşı nasıl iyilik yapılır.

Bunu bana gelen bir vaka ile izah etmeye çalışayım.

Eski öğrencilerimden bir genç var, babasını da tanıyorum. Çocuk lise mezunu ve memur. İyi ki memur  bu sayede babasından ayrı yerde yaşamak durumunda. Bekarken aldığı maaşın büyük bir kısmını babasına veriyor. 23 yaşında evleniyor. Baba 45 yaşında ve köyde yaşıyor. 

Babası diyor ki:Senin maaşın benim, çünkü seni ben okuttum. Maaşını bana vereceksin ben sana harçlık vereceğim. (Nasıl okuttuysa, lisede yatılı okuyan çocuğun masrafı ne olabilir ki. Kaldı ki babası çiftçilik yapan köy çocukları, yaz tatilinde babalarına yardım ederek masraflarından fazla katkıda bulunurlar. Çünkü en yoğun tarım işleri yaz tatiline denk gelir. Bunu kendimden biliyorum)

Tabi çocuk babasına bir şey diyemiyor ama maaşını da vermiyor. Bu sefer market ihtiyaçlarını tanıdıkları marketten yapıp parasını ay başında oğlunun ödeyeceğini söylüyor. Oğlu da kendi tabiriyle mecburen ödüyor. 

Babasının maddi durumu oldukça iyi. Traktörlerin pahalı olduğu dönemlerde iyi bir traktörü var, tarlaları var hayvanları var evi var.

İş bununla kalsa iyi; Oğluna diyor ki: "Her şeyinizi bana soracaksınız." Bir gün bu çocuk hanımına pardesü alıyor. Babası yolda bunlara tesadüf ediyor. Benden izinsiz nasıl pardesü alırsınız diye oğlunu hanımının yanında bir güzel dövüyor...

Çocuğa soruyorum "sen ne yaptın?" "Bir şey yapamadım" diyor. Çünkü çocuk biraz ufak tefek, baba iri yarı ve tarımla uğraştığı için güçlü.

Bu çocuk bana soruyor (Annesi önceden vefat etmiş üvey annesi var). Ben bu babama nasıl iyi davranayım ?

Dedim ki:

Ana-babaya iyi davranmak onun her dediğini yapmak değildir.

Böyle kimselere kötülük yapmamak iyilik sayılır. Sen bu adamdan! mümkün oldukça uzak dur. Bir daha sana bulaşacak olursa savcılığa suç duyurusunda bulunacağını bildir. Bulaşırsa da git şikayet et.

Hocam ayıp olmaz mı?

Ne ayıbı yahu. 23 yaşındaki bir kişiyi hanımının yanında dövmekten daha ayıp olmaz.

Market meselesine gelince; Babanın durumu iyi olduğu için dinen onun borcunu ödemek zorunda değilsin. Markete gidip, sahibine, bundan sonra babanın aldıklarını ödemeyeceğini bildirirsin o kadar.

Sen babanın oğlusun, kulu değilsin.

Baban için dua et.

Hastalanırsa ilgilen.

Ona kin besleme.Söylediği incitici sözlere sabret. Bu ona iyilik sayılır.

Ali USLU.  22/08/2021- TAVŞANLI.

AĞIR OLUR BABALARIN SÖZLERİ...

 Dört-beş yıl kadar önceydi.

Lise üçüncü sınıfa giden öğrencimin bir kaç gündür derslere gelmeyişi dikkatimi çekmişti. Samimi olduğu arkadaşına durumunu, hasta olup olmadığını sordum.

" Babasıyla tartışmış babası da ağır konuşmuş o da eve gitmiyor, okula da gelmiyor" dedi. Telefonunu istedim telefonu kapalı hocam dedi. (Muhtemelen ailesine cevap vermemek için telefonunu kapalı tutuyordu)Nerede kalıyor dedim. Odada kalıyor dedi. 

Sen ona mesaj çek telefonunu açtığında mesajı görür. mutlaka beni bir görsün diye ricada bulundum.

Öğleden sonra yanıma geldi. Baktım çocuğun morali bozuk, vaziyeti de perişan duruyor. Kantine çay ve tost söyledim hiç itiraz etmedi, belli ki karnı açtı.

Tostunu yedikten sonra anlat bakalım dedim. Babasıyla tartıştıklarını babasının kendisine .".....r  git" dediğini bu sözün kendisine çok ağır geldiğini anlattı.

"Kaldığın yerde soba var mı" dedim. "yok" dedi. "Battaniye?" dedim "yok" dedi.(Havaların epey soğuk olduğu günlerdi) Dedim ki:

"Bak evladım sen babana kızmışsın ama kendini cezalandırıyorsun. Orada soğukta alacağın bir dert ömür boyu peşini bırakmayabilir."

"Annenle bir problemin var mı?" dedim. "Yok" dedi. "Anneni seviyor musun?" dedim "evet" dedi.

"Bak evladım sen ikinci olarak anneni cezalandırıyorsun" dedim. "Sence annen senin gidişine üzülmüş müdür?" dedim. Biraz düşündü ve "evet" dedi. "Sadece üzülse iyi... kaç gecedir gözlerine uyku girmiyordur kadıncağızın belki de bu aşırı üzüntü sebebiyle bazı hastalıklara yakalanacak." dedim. başını öne eğdi ve düşündü.

Kalbinin yumuşadığını hissettim, ve devam ettim.

"Bak evladım baban gerçekten söylenmemesi gereken bir cümle söylemiş. Ben inanıyorum ki o cümleyi öfkeyle söylemiştir. Öfke insanın aklını başından alır ve o an bir çok kişi ne dediğinin farkında bile değildir. Öfkesi geçtiği anda söylediği sözden pişman olmuştur.

Hem sen boş zamanlarında babanın iş yerinde çalışıyorsun. Ve ailenin bir bireyisin sen işçi değilsin ki. Seni kovmaya hakkı yok. Kovsa bile bu sözün hiç bir anlamı olmaz. Çünkü o ev babana ait değil size ait " Gibi sözler söyledim. Affetmenin çok büyük bir erdem olduğunu anlattım. Biraz daha sohbet ettikten sonra eve dönmeye ikna ettik.

Sen bir yere ayrılma ben babanla konuşayım sonra seni eve götüreyim dedim.

Müdürümüzü de alıp babasının iş yerine gittim. Annesi de babasına yardım ediyormuş. Baktım genç bir baba. Kendimizi tanıtıp meseleyi anlattık. Yaşını sordum 37 dedi. Genç bir baba. Belki de gençlere nasıl davranılacağını tam kavrayamamış bir baba. Biraz nasihatte bulunduk. Gençlere söz söylerken dikkat edilmesinin önemini anlattık.

Evden kaçan çocuğu bekleyen tehlikeleri anlattım. Özet olarak şöyleydi:

1-Uygun olmayan yerlerde yatıp kalkarken kalıcı hastalıklara yakalanabilir. Sokak çocuklarının mübtela olduğu uyuşturucu madde kullanımına başlayabilir.

2-Uyuşturucu çetelerinin tuzağına düşüp dağıtıcı olabilir.

3-Terör örgütlerinin tuzağına düşebilir.

4- Kendisine yardım edecekmiş gibi konuşan iyiliksever! ahlaksızların tuzağına düşebilir.

Yani evden kaçan çocuk tehlikelere açık haldedir. Böyle bir durumda en fazla zararı hem maddi hem manevi olarak aile çeker. Gibi sözler söyledik.

Neyse aile gelişimizden memnun oldu. Çocuğu getirdiğimizde onurunu kıracak bir söz söylememelerini mümkünse onun gönlünü alacak sözler söylemelerini rica ettik. Böylece problem daha fazla büyümeden hallettik elhamdülillah..

Yazdıklarımı bir cümle ile özetlersem diyebilirim ki: Ağır gelir babaların sözleri.

 Çocuğu olanlar her zaman, ama özellikle öfkeliyken daha dikkatli konuşsunlar.

İyice düşünülmeden söylenilen bir söz hem çocuğunuzun hem de sizin hayatınızı mahvedebilir.

 

 

 


CEP TELFONUNUN ÖNCELİKLERİ -1

CEP TELFONUNUN ÖNCELİKLERİ -1

Son bir kaç yılda yaşadığım ilginç olaylardan bir kaçı şöyle:

Sadık pembe caddesinden itfaiyeye doğru gidiyorum. Total benzinliğinin aradaki yoldan bebek arabasıyla çıkan otuzlu yaşlarda bir beyin karşıya geçmek için caddeye çıktığını gördüm her ihtimale karşı hızımı iyice düşürdüm. Şahıs benim gittiğim şeride geldiğinde aramızda az bir mesafe kalmıştı. Adam birden durdu. Telefonunu çıkarıp telefona baktı. Muhtemelen mesaj gelmişti. Ben durdum sonra şerit değiştirerek yoluma devam ettim.

Sonra düşündüm: Bu şahsı arabanın önünde aniden durdurup bebeğini ve kendisini tehlikeye sokacak şey ne olabilirdi acaba?

Tunçbilek tarafından geliyorum hızım altmış km. civarında. Tiren garına yakın bir yerden, giyiminden (formasından) lise öğrencisi olduğu belli olan 15-16 yaşlarında bir kız, yavaş yavaş çevre yoluna çıkıyor. Hiç sağına soluna baktığı da yok. Hızımı daha da düşürdüm. Yaklaştığımda kız benim gittiğim şeritin ortasına geldi fakat hala arabanın farkında değil, kulaklarında kulaklık var ve elindeki telefona bakıyor.(Muhtemelen mesaj okuyor) Ben, kızın geçmesi için iyice yavaşladım kız hala farkında değildi.

Akşam 23 civarında Sadık Pembe caddesinden, bu sefer çevre yoluna doğru gidiyorum. Kalemli sağlık ocağının oralarda önümden giden araba bazen zikzak yaparak yavaş yavaş gidiyor. Geçmeye cesaret edemedim. Yanımdakine "bunun sürücüsü ya sarhoş ya da telefon oynuyor" dedim. Bir kaç kez uzunları yakıp söndürerek sinyal verdim, araba düzgün gitmeye başladı. Yanımdakine "geçerken şoföre dikkat et bakalım ne yapıyor" dedim. Yanımdaki "elinde telefon var ona bakıyor" dedi.

İnsanı, hayatını tehlikeye atacak derecede telefona bağlayan nedir acaba.?

 

MANŞET!

ÇOK KAN LAZIM

 Ankara İlahiyat fakültesinde okurken bizden bir sınıf geride Mehmet Arif (soyadını hatırlayamadım) isminde Kütahyalı bir hemşehrim vardı.  ...