İSTEAZE / ŞEYTANDAN ALLAH'A SIĞINMA

 Bu günlerde zihnimi "euzu besmele"nin önemi konusu meşgul ediyor ve konu üzerinde daha çok düşünüyorum.

Zihnimde oluşan fikirleri aktarayım:

Kur'an-ı Kerim okumaya başlarken şeytandan Allah'a sığınmamız emrediliyor.

Nahl, 98. Ayet: "Şimdi Kur'ân okumak istediğin zaman önce o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın."(Elmalılı M.Hamdi Yazır meali)

Bu sebeple Kur'an okumaya "euzu billahi mineşşeytanirracim" diyerek başlarız.

Kur'an okumaya başlarken bile şeytandan Allah'a sığınmamız gerekiyorsa; hayatın her alanında şeytandan Allah'a sığınmamız gerekmez mi?

Özellikle şeytanların daha yoğun faaliyette bulunduğu ortamlara girerken bizim de daha yoğun olarak istiazede bulunmamız (şeytandan Allah'a sığınmamız) gerekir diye düşünüyorum.

Mesela internete girerken, TV izlerken, çarşıya çıkarken, tırafiğe çıkarken v.b.

Burada dikkat edilmesi gereken şey şeytandan Allaha sığınmak için söylememiz gereken "euzu billahi mineş şeytanirracim" cümlesini söylerken kalbimizin ve davranışlarımızın da dilimizi desteklemesidir. Yani tam manasıyla bu konuda konsantra olmalıyız.

Bir de şeytanların bize gelmesini engellemeye çalışırken kendimiz de onlara doğru gitmemeliyiz.

Şeytanların bizleri kandırma yolları bellidir. Bu konulara daha çok dikkat göstermeliyiz.

Aslında hayatın her alanında hayatın her alanında niyetlerimizi ve eylemlerimizi gözden geçirmeli bunlar üzerinde şeytanın etkisi olup olup olmadığını düşünmeli, gönlümüze sormalı, vicdanımıza danışmalıyız.

Son bir not: Şeytan dediğimiz varlığın sadece görünmez olan varlıklardan ibaret olmadığını insan şeytanlarının da bulunduğunu unutmamalılyız. (Bakınız En'am suresi 112. ayet)

Öbür yazımız da besmele üzerine olsun inşaallah

ALLAH TEALA ELİMİZDEKİLERİ KULLANMAYI NASİP EYLESİN.

Başka bir şehirde yaşayan eski bir dostumla bayram vesilesi ile telefondan bayramlaşıp biraz da sohbet ediyoruz.

Sohbet esnasında anlattığı bir şey çok dikkatimi çekti.

Çocukluğunda ve gençliğinde annesine, "keşke bizim de şunlarımız olsa, veya şunlarımız yok" gibi sözler söylediğinde annesi: "Oğlum Allah elimizdekileri kullanmayı nasip etsin" dermiş. 

Ne kadar derin anlamları olan bir cümle değil mi? Bu cümle üzerine uzunca bir makale yazılabilir. Bu cümlede şükür var. Nimetlerin farkına varmak var. Kanaatkarlık var. Sabır var. Dünya hayatının geçiciliği bilinci var. Ve bütün bunları kısa bir cümle ile karşıdakine aktarmak var.

Bu annemizin tahsili yok fakat irfanı var.

Anadolu irfanı dediğimiz şey tam da bu diye düşünüyorum.

 


İÇMEDEN SARHOŞ OLUNUR MU?

"İçki insanı ahlaksız yapmaz; fakat ahlaksızın ahlaksızlığını ortaya çıkarır" diye yazar Mevlana'nın Mesnevisi'nde.
Bu cümleyi yıllar önce okuduğumda çok dikkatimi çekmişti. Önceleri içki alemlerinde vakit geçirip sonradan tövbekar olmuş bir abimize bu sözü sorduğumda "Evet çok doğru bir tesbit" demiş ve şöyle açıklamıştı:
"Meyhaneye gelen kişiler genelde efendi bir biçimde gelirler. İçki içip kafayı bulduktan sonra bir çokları farklı davranışlar sergilemeye başlarlar. Mesela kimisi çok kibarlaşıp defalarca özür dilerken, bazıları adeta canavarlaşırlar, en küçük şeyden kavga çıkarır, küfretmeye başlarlar.(arkadaş ortamında samimiyetle başlayıp cinayetle biten olaylardaki kişiler demek ki bu türden kimseler) .Kimisi dertlidir ağlamaya başlar. Kimisi cömertleşir parasını saçar, meyhanedekilere yiyecek içecek ısmarlar. Tabi ayılınca ekonomisinin alt üst olduğunu fark eder."
Başka bir zaman bu söz üzerine konuşurken bir öğretmen arkadaş da şöyle demişti.
"Ali hocam benim avukatlık yapan bir dayım var. Normalde çok ciddidir. Bize karşı mesafelidir. Fakat içki içtiği zaman çok neşeli olur. Bizimle şakalaşır, mesafeyi kaldırır."
Demek ki bir çok insanın bastırılmış duyguları var ve bu duygular sarhoşken ortaya çıkıyor. Veya pek çok kişi kendisini olduğu gibi göstermiyor veya gösteremiyor ve tabiri caizse maske takıyor sarhoş olduğunda bu maske çıkıyor.
Buradan benim çıkardığım sonuç insanların gerçek yüzlerini onlar sarhoşken daha iyi görme şansımız var.
Şimdi şöyle bir soru gelebilir: "Tamam içki içen kimseleri sarhoşken tanıyalım. Ya içki içmeyenleri nasıl tanıyacağız?"
Ben de sözü buraya getirmek istiyordum zaten.
Bazı kimseler içmeden de sarhoş olurlar,ve iç dünyaları ortaya çıkar.
Mesela bazılarını serveti sarhoş ederken, bazılarını elde ettiği makam, bazılarını şöhret sarhoş eder.
Mesela elde ettiği küçük bir makamdan sonra tavır ve davranışlarında büyük değişiklikler olan kimselerin gerçek kimliği ortaya çıkmıştır.
Eli biraz para görünce hareketleri ve konuşmaları değişen kişiler de böyledir. Böyleleri için "susuzluktan yayılamıyorlarmış" tabiri kullanılabilir.
Benim insanları tanımada kullandığım bir metot daha vardır; Bir olay karşısındaki ilk tepkilerine çok önem veririm. Çünkü o zaman da maske takamadan iç alemini yansıtırlar. Kişilerin kıskançlığı, sapık duyguları, zaafları böyle durumlarda daha kolay tesbit edilebilir.
21/07/2021 Ali USLU- TAVŞANLI

BİLGİLİ DOKTOR SAĞLIKLI DOKTOR MUDUR?

*-Bütün doktorlar hatta tıp profesörleri sağlıklı mıdır?

-Bildiklerini uyguluyorlarsa ve ekstra bir durum yoksa yaşlarına göre sağlıklı olmaları gerekir.

*-Peki bildiklerini uygulamıyorlarsa?

Mesela egzersiz yapmıyorlarsa, yediklerine içtiklerine dikkat etmiyorlarsa, alkol ve sigara kullanıyorlarsa, veya diğer sağlık kurallarına dikkat etmiyorlarsa?

-O zaman başkalarına bilgileriyle yararlı olurken kendileri bundan tam istifade edememiş sayılırlar.

*-Peki köyde çobanlık yapan altmış yaşlarındaki bir kişi altmış yaşındaki bir tıp profesöründen daha sağlıklı olabilir mi?

-Olabilir?

*-Niçin?

-Bu çoban elbette sağlık konusunu prof. kadar bilmez. Fakat belki basit sağlık kurallarını bilerek veya bilmeden daha iyi uyguluyordur.

Mesela çoban olmasından dolayı temiz hava ve egzersiz doğal olarak onun hayatının bir parçasıdır. Biraz da yediğine içtiğine dikkat ediyorsa ve kronik bir rahatsızlığı yoksa prof. dan daha sağlıklı olabilir.

*-Aslında din konusu da böyledir.

Köyde veya şehirde yaşayıp dinin herkesçe bilinen kurallarını uygulayan bir kişi, dini çok iyi bildiği hatta öğrettiği halde kurallarına uymayan (takva sahibi olmayan) bir din adamından, bir ilahiyatçıdan çok daha takva sahibi olabilir.

Yani tıpta da dinde de bilmek önemlidir, lakin daha önemlisi bildiğini uygulamaktır.

17/ 07/ 2021 Ali USLU- TAVŞANLI

 

AİLE İÇİ İLETİŞİM

Bir kaç yıl önce lise son sınıflardaki kız öğrencilerimin sınıflarından birisinde mevzu açıldı ve aile içi iletişimi konuşuyoruz.

Şöyle bir soru sordum sınıfa:
Diyelim ki anneniz bir şeyden dolayı size kızdı ve bağırıyor. O anda nasıl bir tepki veriyorsunuz?
Sonra tek tek cevap alıyorum. Öğrencilerimden birisinin cevabı çok ilginç geldi bana....
-Hocam! Annem bana bağırırken susuyorum. Diyor ki:" Niye cevap vermiyorsun? Konuşsana!"
Başka zaman cevap verip durumu izah etmek istiyorum. Bu sefer de diyor ki:
- Suus! bi de karşımda konuşma!
O anda ben ne yapsam suç oluyor. Sizce ne yapmalıyım hocam?
-???

ÜÇ ŞEYE DİKKAT!

 ŞU ÜÇ ŞEY KİŞİNİN SAĞLIĞINI (olumlu veya olumsuz anlamda) ETKİLER

1- Midesine girenler. (yedikleri içtikleri)

2 -Yaşadığı ortamdaki teneffüs edilen havanın temizliği ve kalitesi.

3- Genel sağlık kurallarına uyup uymaması.

ŞU ÜÇ ŞEY DE KİŞİNİN MANEVİ SAĞLIĞINI (olumlu veya olumsuz anlamda) ETKİLER

1-Zihnine giren şeyler. (Dinledikleri, okudukları, seyrettikleri)

2- Yaşadığı ortamda teneffüs ettiği manevi hava ve manevi atmosferin kalitesi. (Arkadaş ortamı, bulunduğu ortamdaki kişilerin ahlaki durumu, takvaya uygun yaşayıp yaşamaması, ortamda günah işlenip işlenmemesi gibi)

3-Dinimizin temel kaynaklarında belirtilen kurallara uyup uymaması.

08/07/2021 Ali USLU - TAVŞANLI

 


GENÇKEN NE İSEK, İHTİYARKEN DE OYUZ.

   Geçenlerde bir dost ile hasbihal ediyoruz. Samimi bir arkadaşının anne ve babasından bahsetti. Yaşları doksana yaklaşınca ikisi de kendi hizmetlerini kendileri görmekte zorlanmaya başlamışlar. Başka şehirde yaşayan üst düzey bürokrat olan altmış yaşındaki oğulları anne babasına hizmet amacıyla emekli olmuş ve ebeveynlerinin yanlarına yerleşmiş.

Bu arkadaşın anlattığına göre, annesi olur olmaz her şeyden şikayet eder, küçük şeyleri büyütür, hatta hiç problem olmayacak şeylerden problem üretirmiş. Özellikle babasına karşı sabah akşam dırdırı devam edermiş. Arkadaşa "annem gençliğinde de böyleydi" demiş o arkadaş.

   Başka bir tanıdığım da bir akrabasından bahsetti. O da eşinden, çocuklarından, hastalığından, çevresinden, işlerini yetiştiremediğinden, gücünün yetmediğinden devamlı şikayet eder, hatta beddua edermiş. "Dili o kadar bedduaya alışmış ki eşyalarına dahi beddua ediyor" dedi. O bayan da gençliğinden beri aynı şeyleri yaparmış.

    Benim de 80 yaşın üzerinde akrabalarımdan tanıdığım bir teyzemiz var. Ne zaman görsem ya Kuran okuyor olur, ya da elinde tesbih,  tesbih çeker. 

Hal hatır sorduğumda  "Allah'ıma çok şükür" derken  gözlerinin içi güler. Bütün içtenliğiyle o cümlenin yüreğinin taa derinliklerinden geldiğini hissedersiniz. Hele "çok şükür"deki çok ve şükür kelimelerine yaptığı vurgu beni hep hayran bırakır, Bu cümleyi söylerken yüzü çok sevdiği hediyeyi almış bir çocuğun yüzü gibi sevinçli olur.

Halbuki, bu teyzemizin hayatının bazı dönemlerinde kendisinden kaynaklanmayan bazı sıkıntılarını ben biliyorum. Ki o sıkıntılara maruz kalan pek çok kişi depresyondan zor çıkarlar.

Ayrıca, bazen sorunca bazen de sormadan çocuklarından ve torunlarından stayişle bahseder onları dualarla anar.

Aslında bir kaç yıldır zihin bulanıklığı da yaşıyor. Mesela bazen kıldığı halde namazını tekrar kılar. Orucunu, hatta ramazan olduğunu unutur. v.s. Yani akıl melekeleri tam sağlıklı çalışmıyor. Fakat gençliğinden beri devamlı yaptıklarını yapmaya devam ediyor. Dilinden dua ve şükür eksik olmuyor. Bu da onu çevresinde değerli ve sevimli kılıyor. Çoluk çocukları onun bakımında ve ona hizmette kusur etmiyorlar.

Burada anlatmak istediğim mesele şu:

Bizler gençliğimizde ne isek ihtiyarladığımızda da oyuz

Yani bizler gençliğimizde (yaşlanmadan önceki zaman) kendimizi neye alıştırmışsak ihtiyarladığımızda da onları yapıyor ve söylüyoruz.

 Bu sebeple yaşlanmadan bazı güzel davranışları kazanmalı ve onları alışkanlık haline getirmeliyiz. Yine yaşlanmadan sevilmeyen davranış ve sözlerimizi de terketmeliyiz ki yaşlanınca problem yaşamayalım. 

 


ÇOCUĞA ŞİDDET MESELESİ

 "Çocuğa şiddet" kavramı çok kullanılıyor son yıllarda. Aslında çok önemli bir konu. Çünkü televizyonlarda büyükler tarafından işkenceye uğramış çocukları  görüyoruz maalesef.

 Benim kafama takılan soru ise şu. Hangi davranışlar çocuğa şiddet kapsamına giriyor acaba? Mesela özellikle annelerin çocuğunu terbiye amaçlı veya canına tak dediği anda hafif yollu çırpıştırmaları da "çocuğa şiddet" kapsamına giriyor mudur?

Veya çocuğunun yaptıkları karşısında ona bağırıp çağırması da "psikolojik şiddet" kapsamına giriyor mudur?

Eğer giriyorsa ülkemizdeki çok az çocuk hariç çocukların ekserisi siddete maruz kalmış, çok az anne hariç ekseri anneler (bazen de babalar) çocuklarına şiddet uygulamış demektir.

Ayrıca Bu tür küçük çarpıştırmaların faydalı mı zararlı mı olduğu tartışılabilir.

Şimdiki nesli bilmem ama, bizim analarımızdan yediğimiz bir şamar veya işittiğimiz bir azar onlarca nasihata bedel olurdu bizim için.

 


ÖRDEKLER, CİVCİVLER VE GÜVERCİNLER...

   Liseye gittiğim yıllardaydı. Rahmetli annem kuluçka olan tavuğun altına tavuk yumurtalarının içerisine iki tane de ördek yumurtası koymuş. Civcivler çıktıktan sonra anne tavuk çıkan civcivleri kontrol etmeye çalıştı. Fakat bir müddet sonra ördek yavruları ayrı takılmaya başladılar, tavuğun uyarılarını dikkate almadılar. Tavuk ta onlarla ilgilenmeyi bırakıp tavuk civcivleriyle ilgilendi. Biz de ördek yavruları için ayrı bir kümes hazırladık. Ayrıca evin bahçesine leğen koyup içerisine su dolduruyorduk. Ördekler bu leğende yüzüyor, çıkıp yemlerini yiyor ve gölgeye veya kümese gidiyorlardı.

O günlerde beyaz bir güvercin yavrusu önümüze çıktı tam uçamıyordu. Yakalayıp ördekler için yaptığımız kümese koyduk. Çok kısa zamanda ördeklerle iyi bir arkadaşlık kurdular. Gittikleri yere üçü birden gidiyorlardı. Akşamları iki ördek yavrusunun ortasında yatardı.

Daha ilginci ördek yavruları suya girince bazen güvercin yavrusu da suya girer sonra da titremeye başlardı.

İkinci bir husus ise güvercin yavrusu bayağı büyüdüğü halde uçtuğunu pek görmedik. Evin bahçesinde ördeklerle beraber dolaşıp dururdu.

Bir gün bir güvercinimiz daha oldu. (Kendisi mi geldi, birisi mi verdi unuttum) Yeni güvercini gören önceki güvercin onunla arkadaş oldu. Ördekleri bıraktı güvercinle dolaşmaya başladı. Onunla birlikte uçmaya başladı. Belki de yeteneklerini keşfetti.

Bu olaydan ben birkaç ders çıkardım.

Sizlerde mutlaka dersler çıkarmışsınızdır.

 

KENDİMDEN UTANDIM.

    Beş yıllık fakülte hayatımın ilk yarısı  Erzurum'da, ikinci yarısı Ankara'da geçti.

Ankara'daki son iki yılımızda okuldan eve giderken genelde o zamanki otogara kadar yürür oradan tek otobüsle mahallemize giderdik..Bazen otogarın hemen önünden geçer, bazen de vaktimiz müsait olunca otogarın içine de uğrardık.

Hemen her gün gördüğümüz manzaralardan biri sürekli aynı yöntemle para isteyen aynı dilenciler olurdu.

Mesela: "Hastaneden yeni çıktım abi, Çoruma gideceğim bilet paramdan elli liram eksik."diyerek dilenirdi bir tanesi.

 Doğal olarak otogara binlerce insan girip çıkıyor ve bunlar devamlı değişiyor. Değişmeyenler orada çalışanlar ve bizim gibi oradan geçenler. Bu sebeple yolcuların kahir ekseriyeti o dilenciyi ilk kez görüyor..

Dilenci bilet parasının tamamını istese verilmeyeceğini bildiğinden cüzi bir miktarını istiyor. Durumu iyi olan merhametli yolcuların bir kısmı bu ihtiyacı karşılarken bir kısmı şu on lirayı al gerisini de başkalarından tedarik edersin gibi sözlerle veya düşüncelerle yardım ediyorlardı. Daha değişik metotlarla dilencilik yapanlar da vardı.

 Bir de güya iyilik yapmak istiyormuş gibi yapıp para koparmaya çalışanlar vardı. Mesela itiraz edemeyecek tipteki yolcunun valizinden tutup "yardım edeyim abi" deyip  yok teşekkür ederim cevabını aldığı halde "İnsanlık öldü mü abi" gibi sözlerle icabında 10-20 metrelik yere valizi taşıyıp bir çorba parası isteyenler gibi değişik insan tipleri de vardı. Bizler bu ve buna benzer kişileri her defasında görüyorduk.

1985 yılında fakülte bitti. 1986 nı ilk aylarında Tarsus'a atamamız yapıldı.

Orada daha önce çalışmış bir öğretmen abimiz Kırkkaşık denilen yerde Hasan abinin  adresini verdi ve  bana yardımcı olabileceklerini söyledi.

Tarsus'a indiğimde sabah saat 6.30 civarıydı. Ortalık yeni ağarıyor fakat hayat erken başlamış. Yanımda fazla ağır olmayan bir valizim var. 18-20 yaşlarındaki bir genç geçiyordu. Ona selam verdim ve adresi gösterdim. Onun tarifine göre yakınlık durumuna göre yayan veya taksiyle gideceğim. O genç arkadaş valizimi kaptı ben de o tarafa gidiyorum abi dedi ve yürümeye başladı.

 Benim aklımda deli sorular.???

Bu delikanlı benim valizimi niye taşıyor? Çünkü ben de o zamanlar 23-24 yaşlarındayım.Fakat taşıması da hoşuma gidiyor. Bir ay önce orta düzeyde bir ameliyat geçirmiştim valizi taşırken dikkatli hareket ediyordum.

Para istemek için olabilir mi?. Bu durum problem değil. Hakkı neyse veririz.

Acaba valizimi kapıp kaçacak mı? Ortalık daha tam aydınlanmamış. O durumda ne yapabilirim.? (Ameliyat yerimin tam iyileşmemiş olmasından dolayı arkasından koşmam imkansız) Çaktırmadan delikanlının tipini kaydediyorum zihnime. Polise gidecek olursam eşkal verebileyim mantığıyla.

Hiç konuşmadan bana göre hızlı sayılabilecek tempoda yürüdük. Sonra delikanlı sağa  döndü biraz daha gittik. "Abi işte burası" dedi. Valizimi bırakıp iyi günler dileyip hızla uzaklaştı. Anlaşılan genç işine yetişmek için biraz acele ediyordu. O an hem rahatladım hem de yumruk yemiş boksör gibi hissettim kendimi.

Bir o gençle ilgili düşündüklerim geçti zihnimden, bir de o gencin yaptıkları. O gençle ilgili düşüncelerimden dolayı o an kendimden utandım. Büyük bir vicdan azabı çektim.

Ankara'daki otogarda gördüğümüz olumsuz örnekler biz farkına varmadan bir nevi paranoyak  yapmıştı anlaşılan özellikle tanımadığımız kimselere karşı.

İnsanın yaşadığı çevrenin  insanın düşünce dünyasında ne kadar da etkisi varmış. Onu anlıyorum...

Ali USLU        03/07/2021 - TAVŞANLI

 


MANŞET!

ÖĞRENCİLERİN ÇIKARDIĞI DERLER

    Uzakdoğu'yu  bizim insanımız daha çok sporlarıyla bilirler. Ju-do, tekvan-do gibi sporlar Uzakdoğu kökenlidir. Gerçi o sporlar da sı...