ASHÂB-I KEHFİN SAYISI

 Lise ikiye gittiğim yıllardı. Kur'andan Kehf suresinin  mealini okuyordum. 22. Ayeti okuduğumda, ashab-ı kehfin sayıları ile ilgili ayetler dikkatimi çekti. Bu konuda bazıları üç, bazıları beş, bazıları yedi demişlerdi. 

"(İnsanların kimi:) «Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir» diyecekler; yine: «Beş kişidir; altıncıları köpekleridir» diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) «Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir» derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashâb-ı Kehf hakkında, delillerin açık kimselerin hiçbirinden malumat isteme."  (Kehf : 22-Diyanet Vakfı Meali)

"(Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: "Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine, "Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler. Şöyle de diyecekler: "Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O halde onlar hakkında (Kur'an'daki) apaçık tartışma (yı aktarmak) dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma." (Kehf : 22 –DİB Meali)

Zihnime bir şöyle bir soru takıldı.  "Allah Teala meseleyi niçin bu kadar uzun tuttu acaba?" "Asıl sayıları şudur" da diyebilirdi. Veya "şu sayılar yanlıştır,  şu sayılar doğrudur" diyebilirdi.

O zamanlar konuyu araştıracak bilgim ve kaynağım yoktu. Hocalara da sormadım. "Demek ki benim anlamadığım bir hikmet var" dedim ve meseleyi kapattım.

Fakülteye gittiğim yıllarda aynı ayetleri okurken zihnimde yeni fikirler oluştu. Belki bu fikirlerin oluşmasında İslam Tarihi hocamız İ.Süreyya SIRMA'nın İslam tarihi dersindeki verdiği bakış açısının da etkisi olmuştur.

Zihnimde oluşan fikir şuydu:

Bu kıssayı okurken meselenin ana fikrini ve bize öğretilme hikmetini anlamaya çalışmak gerekir. Bu gençler ne yapmıştı? Nasıl bir muamele ile karşılaştılar? Niçin bu muamele ile karşılaştılar? Çare olarak neler yaptılar? ve sonunda ne oldu? Ve en önemlisi, biz bu kıssadan ne gibi dersler çıkarabiliriz.

 Bunların üç veya beş veya yedi kişi olmasının ne önemi var ki? Diyelim ki sayıları bildirildi. Bu sefer "isimleri nelerdi" diye bir merak söz konusu olur. İsimlerini bildiniz bu sefer özel hayatları merak konusu olur ki bunlar Kur'andaki kıssayı anlamadaki amaçtan uzaklaşılıyor ve yanılma ihtimali artıyor...

Bu düşünceden sonra Kur'andaki diğer kıssaları da hep bu gözle okudum. Kıssanın bize öğretiliş amacını kavramaya çalıştım. Detaylara hiç girmedim. Bu konudaki (kıssalarla ilgili) yazılanları okudukça ve dinledikçe anladım ki kıssalar konusunda detaya ne kadar girilirse o kadar asıldan uzaklaşılıyor


ŞÖHRET AFETTİR

ÖĞRENCİME NASİHATLER'DEN...

Değerli kardeşim şöhretten kaçınmanı şiddetle tavsiye ederim.

"Şöhret afettir" diye bir söz okumuştum. Bu sözün  ne kadar haklı olduğunu uzun yıllar içerisindeki gözlemlerimde tesbit etmişimdir.

Değil sıradan insanları koca kaca alim bildiğimiz kişileri bile şöhretleri mahvetmiş, medya maymununa çevirmiştir. Yeni ve orijinal şeyler söyleme uğruna savrulmuşlar hem insanların çoğu nezdinde değer kaybetmişler, hem de eski safiyet ve takvalarından çok uzaklaşmışlardır.

En güvenli yerler limanların kuytu yerleridir. Şöhret her zaman tehlikelere açık olan açık denizlerde bulunmak gibidir. 

Şayet sen istemediğin halde şöhret sahibi olursan, buz üstünde yürüyen kişiler gibi her an dikkatli olmalısın.

Rabbim hepimizi nefsimizin ve şeytanların şerrinden muhafaza eylesin.

 


HAYAT DERSLERİ

-Hocam okuldan yeni mezun oldum. Hayatı ve insanları yeterince tanımıyorum. Bana hayata dair tecrübelerinizden aktarır mısınız?

 Sevgili öğrencim Abdullah!

İnsanları ve hayatı daha iyi tanımakla ilgili bilgiler vermemi talep etmişsin. Özel cevap vermek yerine "HAYAT DERSLERİ "başlığıyla bu konuda paylaşımlar yapayım diye düşündüm. Böylece belki diğer arkadaşların da yararlanabilirler.

HAYAT DERSLERİ-1

  Kardeşim hayatı ve insanları zamanla daha iyi tanıyabilirsiniz. Fakat sana önemli bir gözlemimi aktarayım:

Bazı kişilerin şartları değişince düşünceleri de değişir. Düşünceleri değişince de davranışları değişir. Mesela okul dönemlerinde çok samimi olduğun bir arkadaşın imkanları çok iyi bir yerlere geldiğinde seninle samimiyetini azaltabilir hatta telefonlarına cevap vermeyebilir.

Sen sebep ararsın… Sebep basittir; "Seninle samimi iken şartlarınız birbirine benziyordu. Şimdi onun şartları değişti."

Bu tür kişileri iyi tanımak gerekir ki hayal kırıklığı yaşanmasın.

Fakat bütün insanlar böyle değildir. Şartlar ne kadar değişse de kendisi değişmeyen kişiler de vardır. Dostlarımızın böyle kişilerden olması dünyadaki en büyük nimetlerdendir.

HAYAT DERSLERİ - 2

Değerli öğrencim Abdullah!

Bir kişi uzun sürede kazandığı itibarını çok kısa zamanda kaybedebilir.

İnsana itibar kaybettiren şeylerin en önemlisi verdiği sözleri yerine getirmemesi veya getirememesidir. Bu sebeple söz verirken dikkat etmek gerekir.

Bir de borçlanmalara dikkat etmek gerekir. Hesabını doğru yapamayan kişiler ne kadar dürüst olmaya çalışsalar da borç konusunda sözlerini yerine getiremezler. Birçokları yalan söylemek zorunda kalırlar.

Borçlanma yapacaksan zaruri ihtiyaçların için olsun. Zararı yok eşyaların için, araban için “eski” desinler lakin senin için “batakçı” demesinler.

Eskiler “ayağını yorganına göre uzat” demişler. Fakat, bence yorgandan en az 25-30 cm daha az uzatmalı ki ekstra bir durumda ayaklar açıkta kalmasın.

Lüks harcamalardan uzak durasın. İmkanların iyi olsa bile yine de uzak durasın. Fazlasını infak edebilirsin. İnfakın verdiği mutluluk harcamanın mutluluğundan daha fazladır. Ayrıca infakın dünyada ve Ahirette getirisi fazladır.

Lüks harcamalar/savurganlık bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalananlar perişan olurlar. Savurganlık hem dünyada hem ahirette kaybettirir.

Ayrıca imkanları iyi iken lüks yaşantısı olanların durumları kötüleşince çevresindeki kimseler onlara acımaz ve yardım etmek istemezler.

Selam ve dualarımla...

 HAYAT DERSLERİ-3

Sevgili öğrencim Abdullah!

İki tip insan vardır.

1-İlkelerine göre davrananlar.

2-Çıkarlarına göre davrananlar.

1. gruptan arkadaşların varsa onlara güvenebilirsin.

Arkadaşın değilse, seninle aynı düşüncede olmasalar bile onlardan korkma. Onların düşmanlıkları bile mertcedir. Onlara karşı tedbirini alman yeterlidir.

2. gruptakiler seninle aynı düşüncede! olsa bile, onlara karşı mesafeli ol. Onlara dikkat et. Sakın sırtını onlara dayama. Çünkü onlar mercimek tanesine benzerler. Hangi tarafının ön, hangi tarafının arka olduğunu bilemezsin. Ne zaman sana karşı tavır alacağını da bilemezsin.

Selam ve dualarımla...

HAYAT DERSLERİ- 4

Değerli öğrencim Abdullah!

Şu tip insanları da tanımalısın.

Senin yanında başkaları aleyhinde konuşan kişiler senin olmadığın yerlerde rahatlıkla senin aleyhinde konuşabilirler. Sana başkalarının sırlarını söyleyenler, senin sırlarını da başkalarına söyleyebilirler. Bu kişilerle aradaki mesafeni iyi ayarlamalısın.

Senin yanında başkalarının namusuyla alakalı konuşanlara da sakın müsamaha etme. Onu uyar, aldırmıyorsa oradan ayrılmanı tavsiye ederim.

Bir de bazı kişilerin konuşmalarından, bakışlarından, hatta esprilerinden ahlaki yönden zaaflarını anlayabilirsin. Ahlaki yönden zaafları olan kişilerin, akraban dahi olsa evlerine gitme ve evine çağırma. Çünkü bu tür namussuz kişilerin nerede ne yapacağı belli olmaz.

ALİ USLU

HAYAT DERSLERİ-5

Değerli öğrencim, talep ettiğin “hayat derslerine” bu gün bir tane daha ilave etmek istedim.

Bazı kişiler “birilerinin adamı” olmakla övünürler.

Sizler “birilerinin adamı” olmak yerine “hakikatin adamı” olmalısınız. Aralarındaki temel fark şudur:

Birilerinin adamı olanlar hakikati o kişiye göre endekslerler. Bu gün doğru dediğine üç sene sonra yanlış diyebilirler.

Hakikatin adamı olanlar ise kişileri hakikate göre değerlendirdiklerinden “onun şu davranışı doğru, şu davranışı hatalı” deme şansına sahiptirler.

Elbette beğendiğimiz, peşinden gittiğimiz desteklediğimiz kişiler, fikirler, gruplar olabilir. Fakat biz hakikatin adamı olduğumuzda onların hatalı söz ve davranışları olduğunda bunları ayırt edebiliriz.

Birilerinin adamı olanlar fanatik olurlar ve birey olamazlar. Onların kendi fikirleri yoktur. Onların yaptıkları peşinden gittiklerinin hoperlörü olmaktan ibarettir.

Bu konuda şu Ayet-i  Kerime her zaman aklımızda olmalıdır:

“İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.”

Yani yanlışı kim yaparsa yapsın destek olmamak gerekir. Bunun için de doğru ile yanlışı ayırt edebilecek hakikat ölçümüz olmalıdır.

Selam ve dualarımla…

Ali USLU

 

 

Bİ DAHA MI GELECEĞİZ DÜNYAYA...

"Bir daha mı geleceğiz dünyaya"

Bu ve buna benzer sözleri sizler de işitmişsinizdir. Her ne kadar aynı sözü söyleseler de söyleyen kişiler bu sözü genelde iki farklı amaç için söylüyorlar.

Birinci gruptakiler tek dünyalılar (Ahiret inancı olmayanlar) veya Ahiret konusunda gafil olanlar. Bunlar demek istiyorlar ki:

Madem dünyaya geldik ve bir daha da gelmeyeceğiz o halde dünyadan alabildiğimiz kadar zevk alalım. Gönlümüzce yaşayalım... Kötü olan tarafı ise bu tür kişiler genelde helal haram sınırını da pek gözetmiyorlar.

Bu düşünceler şiir ve şarkılara da konu olmuş. Mesela:

“Bas bas paraları Leylaya, bi daha mı gelecez dünyaya.”

“…Yiyelim, içelim, eğlenelim. Kam alalım dünyadan”

İkinci gruptakiler ise, dünyayı bir ekim yeri ve fırsat alanı olarak görüyorlar ve diyorlar ki:

Madem dünyaya geldik. Bu dünya bir imtihan yeridir. Burada ektiklerimizi ahirette hasat edeceğiz. O halde fırsatları iyi değerlendirelim. Bir daha dünyaya gelmeyeceğiz (bu fırsat bir daha verilmeyecek) O halde ahiret için yapabildiğimiz kadar fazla şeyler biriktirelim. Bu kısacık dünyada biraz sıkıntı çeksek de, ahirette sınırsız huzura kavuşalım.

Gördüğümüz gibi aynı söz ve düşünceden yola çıkarak kişiler tamamen farklı yollara gidebiliyorlar.

Ne demişler “akıl, duvardaki prize benzer. Buz dolabının fişini takarsanız soğutur, fırının fişini takarsanız ısıtır.”

Kitabımız uyarıyor:

"Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!" (Ankebut/ 64)

Rabbim dünyaya geliş amacımızı her zaman zihninde canlı tutan ve ona uygun yaşayanlardan eylesin.

 

 


ZEMZEM ÜZERİNE

ZEMZEM SUYU İDRARLA ATILIR MI?

Zemzem suyuyla ilgili araştırmaları okuduğumda, suyun çok kaliteli olduğunu dondurulduğunda çok güzel kristal şekiller aldığını öğrendim.

Rahmetli N. Fazıl Kısakürek’in hayatını konu edinen belgeseli izlerken zemzemle ilgili “kokmaz, bozulmaz su “ dediğini duyduğumda hayret etmiştim. Gerçekten de doğruymuş. 1988 yılında umreden getirdiğim ve hatıra olması için pet şişede sakladığım zemzemin gerçekten de hala bozulmadan durduğunu gördüm.(Üç gün önce yine baktım ve biraz içtim. Tadı, rengi, kokusu hiç değişmeden duruyor. (2 haziran 2022)

 Zemzem bizim için manevi hatırası olan bir nesne aynı zamanda. Onda Hz. İbrahim’in (AS), Hz. İsmail’in (AS), Hz Hacer’in hatıraları var, ayrıca Peygamberimizin (SAV) ve sahabe efendilerimizin hatıraları var.

 Son yıllarda değişik yer ve zamanlarda zemzem suyunun idrarla çıkmadığına dair sözler duymuştum. Tabi ki bu bilginin nereden kaynaklandığına hayret ettim. Çünkü kaynak kitaplarımızda böyle bir şeyden bahsedilmiyor. 

2012 yılında tekrar umre nasip oldu. Temmuz sıcaklarında oradaydım, Beraet Gecesini de orada idrak ettik. Beraet dolayısıyla oruç tutmaya niyet ettiğimde aklıma bu mesele geldi ve bu bilgiyi bizzat tecrübe etmek istedim. Gündüzleri zaten sıcak, biraz da hareket edince vücutta neredeyse su kalmıyor. Akşam oldu iftarımızı hurma ve kuruyemişle mescitte yaptık. Ben başladım zemzem içmeye. Terlememek için de hareket  etmiyordum. Sonra sıkışıp lavaboya gittim. Yani içilen zemzem idrarla atılabiliyor.

Peki bu tür şeyler nereden çıkmış olabilir. Orası çok sıcak olduğundan, bir de hareket ederseniz içtiğinizin büyük bölümü anında ter olarak çıkıyor, belki bundan kaynaklanmış olabilir. Belki zemzemin ter olarak çıkma oranı fazla da olabilir. Fakat idrara karışmaması meselesi bir efsaneden ibaret vesselam.

Cenab-ı Hakk arzu eden kardeşlerimize zemzemi kaynağından içmeyi nasip eylesin.

BU KONULAR VAAZLARDA NİÇİN ANLATILMIYOR?

Sosyal medyada bazen paylaşımlarda ( Genelde kul hakkı meselesi, torpil meselesi, faiz meselesi ile vb ilgili konularda) bazen de konuyla ilgili yorumlarda şuna benzer ifadeler görüyorum:

"Bu konular vaazlarda niçin anlatılmıyor?"

Bunları yazanlar iyi niyetle de yazmış olabilirler art niyetle de.

Art niyetlilere söz söylemeye gerek bile yoktur. Yazımız iyi niyetliler içindir.

Bir kere vaazlarda bu konuların işlenmediğini iddia edebilmek için en az bir yıl cuma günleri namaza kırk dakika kala camiye girip vaazı sonuna kadar dikkatlice dinlemek gerekir ki vaazlarda bu mevzuların işlenmediği iddia edilebilsin. Namaza üç dakika kala gelip de vaazlarda bunlardan bahsedilmediğini iddia etmek en azından bilmediğin bir konuda konuşmak demektir.

Kul hakkı mevzuu olsun, torpil yapmanın dinimizce haram olduğu mevzuu olsun, faiz mevzuu olsun ve diğer hemen hemen her konu vaazlarda işleniyor. Bu mevzuların her biri belki defalarca ya vaaz konusu olarak ya da vaazın içerisinde bir anekdot olarak işleniyor ki (ben görevli vaiz olmadığım halde bize vaaz görevi yazıldığında şahsen işledim) ve başka vaazlarda da defalarca dinledim.

Fakat bazı şeyler göründüğü gibi değildir. Mesela torpilin haram olduğunu zararlarını kul hakkını işlerken bir bölüm olarak işleyebilirsiniz. Anlatacağınız şey beş bilemedin on dakikada biter, kırk dakika boyunca bunu anlatamazsınız.

Müftülükler periyodik aralıklarla vaaz konularını komisyon olarak hazırlarlar. Konular buna göre sırayla işlenir. Her hafta aynı mevzuları işlemek dinleyenleri de zaten bıktırır. Bahsedilen mevzularda vaaz edilmediğini iddia edenler müftülüklerden, geçmiş yıllara ait vaaz konularını öğrenebilirler.

 


EV GENÇLERİ

   EV GENÇLERİ   

   Bu gün yeni bir tabir öğrendim. Okulunu bitirmiş (iş bulamadığı veya iş beğenmediği için) iş yapmayan genelde evde oturan 25-35 yaş arası gençlere "ev gençleri" deniliyormuş. Özellikle büyük şehirlerde bu gençler oldukça yoğun durumda imiş.

Bu durumu herkesi üniversite okumaya yönlerdirmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyorum. Üniversite mezunu genç her işi beğenmez. Bazı işleri yapsa da mecburiyetten yapar. Bazı meslekler için ise yaşı geçmiştir.

İşin doğrusu bu devirde üniversiteyi kazanmak hiç de zor değil. Vasatın çok altındaki öğrenciler bile bir yerleri rahat kazanabilirler. Zar zor da olsa bitirebilirler. Fakat sonrası ne olacak?

Ülkenin ihtiyaçları nelerdir? Çocuğun kapasitesi ve yetenekleri nelerdir bunları önceden düşünmek ve ona göre yönlendirmek gerekir. Aksi durumda ev gençleri sayısına ilave yapmış oluruz.

 

OLAYLARI ŞARTLARA GÖRE DEĞERLENDİRMEK

İnsanlar hayat yolculuklarında bazen bir kaç seçenek arasında kalırlar. Bu seçenekleri araştırır, değerlendirir ve kendince en uygun olanı tercih ederler. Aradan zaman geçer bazen yapılan seçeneğin doğru olduğu ortaya çıkarken bazen de hatalı olduğu ortaya çıkar. Fakat tercihinin hatalı olduğunu anlamak için bu kadar senenin geçmesi gerekir.

Tercih yapılırken iyi niyet ve doğruya ulaşma gayesi olduğu müddetçe geçmişle ilgili suçlamaları insafsızca bulurum. Çünkü bu eleştiriler aradan yıllar geçip seçeneklerden hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu ortaya çıktıktan sonra yapılmaktadır.

Bazen de bir çok seçenek olmasına rağmen şartlar gereği önünde fazla bir seçenek olmaz ve mecburen onu tercih eder. Örnek verecek olursak sabit gelirli bir kişinin 100 000 lira parası var. Araba almak istiyor. Bu kişinin alabileceği arabalar bellidir. Çok iyi arabalar olmasına rağmen kişi onları tercih edemeyecektir.

Yine aradan yıllar geçip şartlar değiştikten sonra bu(mecburi) tercihin eleştirilmesini de pek insaflı bulmam. Olayları değerlendirirken o zamanın maddi-manevi-siyasi şartlarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Gerek kişilerin gerekse devleti yönetenlerin geçmişteki kararlarını ve yaptıklarını değerlendirirken içinde bulundukları şartları göz önünde bulundurmak gerektiğini düşünürüm.

Bir de şöyle bir problem var. Önemli bir kişinin geçmişte yaptıklarını veya aldığı kararları en doğru kabul edip bu gün de aynı doğrultuda gitmemiz gerektiğini iddia etmek de bizi yanıltabilir. Çünkü belki o kararları (daha iyi seçenekler olmasına rağmen) şartlar gereği kabul etmek durumunda kalmış olabilir.Veya o gün bulunmayan bu gün çok daha iyi şartlar ve seçenekler oluşmuş olabilir.

 

 


KURAN-I KERİM'DEN DAHA FAZLA İSTİFADE ETMEK İÇİN:

Kur'an okurken veya dinlerken "Ey iman edenler! :Ya eyyühellezine amenu..." hitabının yanına parantez içinde kendi ismimiz yazılmış olarak düşünürsek daha çok istifade ederiz inşaallah.

GÖBEĞE HALKA TAKMAK CAİZ MİDİR (!)

 2003 yılıydı. Bir ilköğretim okulunda 8. sınıf öğrencilerimden bir kız derste bana çok garip gelen bir soru sormuştu.

-Hocam! Göbeğe halka takmak caiz midir"

Sordum; "Bu halkayı nerede takacaksın? Özel odanda mı yoksa başkalarının yanında mı?”

-Çarşılarda falan hocam.

Dedim ki: “Evladım bir bayanın göbeği onun mahrem yerlerinden olduğundan namahrem kimselere göstermek caiz değildir. Evinde takacaksan veya giysilerinin altında takacaksan bir şey diyemem. Ama başkalarına göstermek tabi ki caiz değildir.”

O zamanlar çarşılarda göbeğini açan bayan görmediğim için bu soruya çok şaşırmıştım. "İnsan göbeğini çarşıda niye açsın ki" diye.

Şimdi bakıyorum da bu işler burnumuzun dibine kadar gelmiş.

Rabbim neslimizi muhafaza eylesin. Şeytanın ve şeytanlaşmış insanların maskarası/ oyuncağı durumuna düşürmesin.

 


BÜYÜK KIRGINLIKLAR...

   "Telafisi daha zor olan dargınlık mıdır yoksa kırgınlık mı?" diye düşündüm. Kendimce bulduğum cevaba göre "Bu durum kırgınlığın boyutuna göre değişir." oldu.

Bu soruyu sormama sebep olan şey, internette izlediğim bir programda huzur evlerindeki yaşlılarla yapılan röportajlar oldu.

Bir çoğunun ortak görüşü huzur evi şartlarının fiziksel olarak çok iyi oluşu fakat bunu yetmediği. Çoluk çocuklarını özledikleri yönünde.

Bir çoğunda gözlemlediğim durum ise büyük kırgınlıkları var çocuklarına karşı. Çocukları küçükken onlara yaptıklarını anlatıyorlar. Sonra gözleri doluyor...

Kimisi "evlat yetişterememişiz" diyerek suçu kendisine alır gibi yaparken bile çocuklarına olan kırgınlığını ifade ediyor.

Tabii herkes olaya kendi penceresinden bakıyordur. Karşı tarafı dinlesek ne gibi şeyler anlatacaklar o da ayrı konu. 

Benim aklıma ise şunlar geldi.

Anne-babalar, bir gün yaşlanacaklarını düşünerek yaşamalı, çoluk-çocuklarına karşı onları incitecek şeylerden uzak durmalıdırlar. Onların yanında sevgi ve saygılarını yitirmemelidirler. "Ben atayım benim dediğim olur" düşünceleri varsa bu düşüncelerini henüz yaşlanmadan gözden geçirmelidirler.

 Çocuklar ise bir gün kendilerinin de yaşlanıp bakıma muhtaç hale gelebileceklerini unutmamalı, anne-babalarının da insan olduğunu  onların da hata yapabileceklerini düşünmeli, olumsuz bir iki cümle ve davranışa takılmamalıdırlar. Her şeyden önce Anne babaya, yaşlılıklarında hizmet etmenin, onların sıkıntılarına katlanmanın dünya ve ahirette büyük mükafatları olduğunu unutmamalıdırlar.

Bir de "ben bakacağım ama eşimden dolayı bakamıyorum" deniliyorsa; kendi evine getirmeden onların yanında onlara yardımcı olmaya çalışılabilir veya iyi niyetli olduktan sonra başka çareler düşünülebilir.

Ankara’da bürokrat olup ta sırf yaşlı anne-babasına bakmak için erken emekli olup anne-babasına hizmet edenler biliyor ve duyuyorum. (Sadece Ankara'da bürokrat olanlardan değil, başka şehirlerden de normal memur veya iş yeri sahibi olan kimseler de var) "Niçin anne-babasını yanına getirmemiş" diyebilirsiniz

Ya yaşlılar gelmek istemiyor. (Doğdukları yerden ayrılmak istemiyorlardır) veya bürokratın eşi eve gelmelerini istemiyordur. Adam zorlasa kendi aile huzuru bozulacak. Zaten “gönülsüz aş ya karın ağrıtır ya baş" misali zorla bakım olmayacak, olsa da yaşlılar huzursuz olacaklardır.

Bu tür olaylarda hem dinlediklerim hem de gözlemlerim şudur:

Anne-babalarına yaşlandıklarında yardım için işini terkedenlere Allah Teala daha fazlasını bir şekilde ikram ediyor ve bundan sonraki hayatları hem maddi hem manevi yönden daha kaliteli oluyor.

BANA NASİHAT EDER MİSİNİZ...

 

-Hocam! Bana nasihat eder misiniz?

*-Ölüm var kardeşim. Hem de hiç kimseyi ıskalamayan, yüzde yüz herkesin karşılaşacağı ölüm var... Sonra da hesap var.

-Biliyorum hocam...

*-Gerçekten biliyor musun?

-Evet hocam, biliyorum.

*-Gerçekten bir gün öleceğini ve sonra da hesap vereceğini biliyor musun? Bunun idrakinde misin? Bunun bilincinde misin?

"Bunun idrâkinde olanların ayrı bir nasihate ihtiyacı olmaz" diye düşünmüştüm.

 

İPİ KOPARMADAN...


 Elinizde bulunan ve sizin için önemli olan ipi, bir cisme bağladınız ve çekiyorsunuz veya cisim sizi çekiyor.

Baktınız bir yerde ip çok gerildi, her an kopma ihtimali var. Ne yaparsınız?

İpi biraz gevşetip başka çareler ararsınız değil mi? Biliriz ki, ip koptuktan sonra kesinlikle eski halini almayacaktır. Ya işe yaramaz hale gelecek ya da ekli bir durum oluşacaktır.

Çevremizdeki kişilerle olan irtibatımızı da aramızdaki ipe benzetebiliriz. Eşimizle, çocuklarımızla, anne-babamızla, arkadaşlarımızla v.b. Onlarla ilişkilerimizde İpin gerginliğini ve gevşekliğini iyi ayarlamak gerekir.

İrtibatımız olan kişilerle aramızdaki bağ ipi herkesle aynı değildir. Bazılarıyla daha sağlam bazılarıyla daha nazik olabilir. Fakat gerginlik anlarında daha fazla asılmak en sağlam ipleri bile kopartabilir.

 Bazı gerginlikler ise ipi kopartmasa bile ipin bazı liflerini koparıyor. Bu da ipin zayıf düşmesine neden oluyor ki kopması daha kolay hale geliyor.

Koptuktan sonra çare aramak yerine, ipi koparmadan tedbir almak hem daha kolaydır. Hem de daha akıllıcadır.

 


DİYALOG

*- Hocam' bundan adam olmaz.

- Nereden biliyorsun ileride adam olamayacağını?

*-Bilirim ben. Hem ne demişler . Yedisinde neyse yetmişinde de odur.

-Demek ki geleceği biliyorsun. Bu çok büyük bir iddia.

*-Yok canım geleceği bildiğim de nereden çıktı. Tecrübelerimden yola çıkarak söylüyorum.

- Pekii gençliğinde serseri olup da sonradan düzelen kişiler  yok mu? tanıdıklarının arasında.

*-Var ama çok az. 

-Az da olsa var yani. Peki bunlar niçin değişmiş olabilirler?

*-Kendisinin veya sevdiklerinin başına gelen olumsuz bir durum değiştirebiliyor bazen kişileri. Bir de çevresi iyi yönde değişenler etkilenip değişebiliyorlar. Benim gördüklerim bunlar.

-Bu gencin ileride değişmeyeceğini nasıl iddia edebiliyorsun o halde.

Kişilerin geleceğiyle ilgili konuşurken daha dikkatli konuşmalıyız değil mi? Belki şöyle demeliyiz. “Aynı kafayla giderse bundan adam olmaz” gibi.

*-Haklısın galiba.

 


KUR'AN UYARIYOR...

"Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resülüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır." (Ahzâb : 36)

BİR HATIRLATMA...

Ramazan'ın son on günü geldiğinde Peygamber efendimiz dünyalık işlerini en aza indirerek daha çok ibadetle meşgul olurlardı.
Mescidin köşesine kurduğu çadırda itikafa girerlerdi.
NOT: Hadis-i şeriflerden anlaşıldığı kadarıyla "1000 aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi" ramazanın son 10 günü içerisindedir.

SADECE ALLAH RIZASI İÇİN OLSUN.

 Allah rızası için yaptığımız iyilikler için muhataplarımızdan teşekkür bekliyorsak, yaptığımız iyiliklerin gayesi "sadece Allah rızası" olmaktan çıkmış, başka niyetler de araya karışmış demektir.

AKILLI KİŞİLER KİMLERDİR?

 KUR'AN'IN BİLDİRDİĞİ AKILLI KİŞİLER...

Ra'd Sûresi (19 - 25)

Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar. (19)

 Onlar, Allah'a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır (20)

 Onlar, Allah'ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır. (21)

 Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. (22)

 Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): (23)

 "Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!" (24)

 Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır. (25)

ORUCUN VERDİĞİ HAZ.

 Kardeşim! şunu çok rahat iddia edebilirim:

Oruç tutmanın hazzı (verdiği manevi lezzet) yeme-içmenin verdiği hazdan çok daha fazla oluyor.

Bu durum, orucun dünyalık faydalarından sadece bir tanesi. Elbette başka faydaları da var. 

Ahiretteki kazancı ise elbette çok daha fazladır.

RAMAZAN GECELERİNİ İHYA ETMENİN EN KOLAY YOLU

 RAMAZAN GECELERİNİ İHYA ETMENİN EN KOLAY YOLU

Osman İbni Affân radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Yatsı namazını cemaatle kılan kimse, gece yarısına kadar namaz kılmış gibidir. Sabah namazını (da) cemaatle kılan kimse ise bütün gece namaz kılmış gibidir.” (Müslim, Mesâcid 260)

Hadisi şerifin Tirmizi'de geçen rivayet şöyledir:

“Yatsı namazında cemaatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap vardır. Yatsı ve sabah namazlarında cemaatte bulunan kimseye ise, bütün gece namaz kılmış gibi sevap vardır.” (Tirmizî, Salât 165.Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 47)

ÇOCUKLARA MERHAMET EĞİTİMİ

 

Çocuklarınızın, ileride size karşı merhametli olmasını istiyorsanız,

Onlara,

Yaşlılara, kimsesizlere, yetimlere, yoksullara, çaresizlere karşı merhametli olmayı öğretin.

Hayvanlara karşı merhametli olmayı öğretin.

Bitkilere karşı merhameti olmayı öğretin. En önemlisi bütün bunların uygulamasını onlara göstererek öğretin.

Ve merhametli bir kişinin nasıl olması gerektiği konusunda onlara örnek olunuz.

CENNET NİMETLERİ

 Küçük Muhsin’in çocukluğunda en çok sevdiği etkinlik arkadaşlarıyla saklambaç oynamaktı. O zamanlar köylerde güvenlik sorunu olmadığından ay ışığı olduğu yaz akşamları bile geç vakitlere kadar saklambaç oynarlardı.

Bir kış akşamı babası, çocuklarına Cennet'i ve Cennet nimetlerini anlatmıştı. Cennet'e gidenler için orada arzu ettikleri her güzel şeyin olacağını anlatmıştı.

Muhsin, en sevdiği oyunu uzun zamandan beri arkadaşlarıyla oynayamadığını düşündü. Çünkü kış ayları bu işe uygun değildi. “Babacığım Cennete gidersek orada saklambaç oyununu her gün oynayabilir miyiz” diye sordu. Babası gülümseyerek cevap verdi:

-İsterseniz olur tabi ki...

Aradan yıllar geçti. Muhsin öğretmen olmuştu. Dersin birisinde liseli gençlere Kur'an'dan Cenneti anlattı. Orada arzuladıkları her güzel şeyin olacağını söyledi.

Gençlerden birisi sordu:

Hocam! Orada yarış motorları var mı? Ben motor hastasıyım, hayalim iyi bir motor yarışçısı olmak.

Muhsin öğretmen, çocukluğunda babasına sorduğu soruyu ve babasının cevabını hatırladı. Biraz gülümseyerek babasının kendisine söylediği sözü söyledi.

-İsterseniz olur tabi ki. 

Sonra ilave etti. "İsteyeceğinizi hiç sanmam."

 


ANAHTARI NE TARAFA ÇEVİRİYORUZ?

 "Aynı anahtar kapıyı hem kilitler hem de açar" diye bir söz okumuştum.

Üzerinde biraz düşününce şunlar oluştu zihnimde:

 

*Aynı ağız ve dil ile çevrenizi hem kırabilirsiniz hem hoşnut edebilirsiniz.

* Söz ve davranışlarınızla kendinizden hem nefret ettirebilirsiniz, hem kendinizi sevdirebilirsiniz.

*Aynı akılla kişi, Allah Teala’ya iman da edebilir; inkar da edebilir.

*Aynı akıl kişiyi hayra da götürür, şerre de.

*Aynı organlarımızla sevap da kazanabiliriz, günah da.

*Aynı ayaklar ile camiye de gidebiliriz meyhaneye de.

*Aynı dil ile dua da edebiliriz, lanet de.

*Aynı el ile birilerine yardım da edebiliriz, zarar da verebiliriz.

*Aynı gözler ile Kur'an da okuyabiliriz; harama da bakabiliriz..

*Aynı kalemle aynı kağıda faydalı şeyler de yazabiliriz, zararlı şeyler de.

*Aynı araba ile hayır işlerine de gidebiliriz, pislik işlere de.

*Aynı bıçak hayvan da keser, insan da.

*Misalleri çoğaltabiliriz. Fakat gerek yok… Önemli olan anahtarı hangi yöne çevirdiğimizdir.

Ali USLU

 

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN -12 (ARKADAŞINI BIÇAKLAYAN ŞAHIS)

91-93 yılları arasında Tavşanlı cezaevine haftada bir gün mahkumlara Din Kültürü Dersi vermeye gidiyordum.

O dönemde çok farklı tecrübeler elde ettim.

Mahkumları zorla cezaevi dershanesine getirtip ders işlemenin verimli olmayacağını düşündüğümden, koğuşlara girmeyi ve oradaki gönüllülerle ders işlemeyi tercih ederdim..

Bir defasına koğuşa girip selam verdim ve ortadaki masaya oturdum. Masanın etrafına toplananlar oldu. İlk defa gördüğüm bir şahıs da karşıma oturdu. Hal-hatır faslından sonra, sonradan tutuklu olduğunu öğrendiğim karşımdaki şahıs başladı başından geçenleri bana anlatmaya.

Özetle şunları söyledi:

"Abi ben ".... " kurumunda çalışıyordum. Ailecek birbirimize gidip geldiğimiz bir arkadaşım vardı. Birbirimize gidip geldiğimizde hanımlarımızla beraber oturur, çay içer sohbet ederdik.

Bir gün saat 10.00 civarı eve gitmem gerekti. Eve girdim, odanın kapısını açtığımda bizim o arkadaşla hanımımı başbaşa oldukça samimi bir durumda gördüm. Bir anda sinirlenip mutfaktan kaptığım bıçakla arkadaşı bıçakladım. .. Sonra buraya düştüm.

Meğer o arkadaş dediğimiz şahıs bizim hanıma hediyeler almış, bizim hanımın gönlünü çelmiş ve ..."

İçimden bir “la havla... “ çektim. Teselli edici bir kaç cümle söyledim. Masaya gelenlerle birlikte dersimizi yaptık. Çayımızı içtik.

Tabi ben "bu yeni gelen arkadaş başından geçen şeyleri bana niye anlatma ihtiyacı duydu" diye düşünüyorum.

Sonradan öğrendim ki. Bazı mahkumlar benim o gün dersim olduğunu bildiklerinden "Bu gün savcı bey koğuşa gelecek derdini ona anlatırsan senin için iyi olur" demişler. Yani onunla kafa bulmuşlar. Garibim de bizi resmi kıyafetle görünce başlamış anlatmaya...

Bu arkadaşın anlattıklarından çıkarılacak dersler olduğu için bu olayı anlattım. Okuyan herkes kendine göre dersler çıkaracaktır elbette.

ALİ USLU

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HELALLEŞMESİ

 PEYGAMBER EFENDİMİZİN HELALLEŞMESİ

Resûl-i Ekrem, hastalığının en şiddetli olduğu bir günde ashabıyla helâl­leş­meyi arzu etti.

Yine bir taraftan Hz. Ali’ye, diğer taraftan da Fadl b. Abbas Hazretlerine da­yanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Min­be­re çıkıp oturdu.

Hz. Bilâl’e de (r.a.) şu emri verdi:

“Halka nidâ et; mescide toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu, be­nim son vasiyetim olacaktır!”

Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı, mescit almaz oldu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Allah’a hamd ve senâdan son­ra ashab-ı kirama şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır! Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun! Birinizin malını almışsam, gelsin, hak­kını alsın! Sakın hak sahibi, şayet kısas talebinde bulunursam, ‘Re­sû­lul­lah bana da­rılır’ diye dü­şünmesin! Bilmelisiniz ki benden hakkını isteyene darılmak, be­nim fıtratımda yok­tur.­ Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip ben­den onu isteyen kimsedir veyahut helâl edendir. Ben, Rab­bimin huzuruna, üzerimde kul hakkı olmadan varmak is­tiyorum!”[1]

Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, sözlerini tekrarladı: “Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun! Her ki­min benden alacağı varsa, işte malım, gel­sin alsın!”[2]

Cemaat içinden biri ayağa kalktı: “Yâ Re­sû­lal­lah! Sizden üç dirhem alaca­ğım var!”

Peygamber Efendimiz, “Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye ‘Yemin et’ diye teklif de etmem; ancak bu üç dirhemin zimmetime na­sıl geçtiğini öğrenmek isterim!” dedi.

Adam, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana, fakire üç dirhem vermemi emrettiniz. Ben de verdim. İşte, istediğim, bu üç dirhemdir!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Doğru söylüyorsun!” dedikten sonra, “Ey Fadl! Buna üç dirhem ver!” buyurdu.[3]

-------------------------------------

[1]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 255; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 191; İbn Kesir, Sîre, c. 4, s. 457.

[2]İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 457.

[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 255; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 191.

NOT Bu yazıyı epeyce önce kaydetmiştim.Fakat alıntı yaptığım yeri şimdi hatırlayamadım.(A.U)

FOTOĞRAFIN ANLATTIKLARI...



Bu fotoğraf o kadar çok şey anlatıyor ki... Buradan yola çıkılarak bir kitap yazılabilir.

İnsan kendi bedeni üzerinde ne kadar etkilidir?
Geleceğinin daha iyi olması için çalışan insanoğlu, bu fotoğrafa bakarak esas geleceğinin daha iyi olması için neler yapmalı acaba?

MANŞET!

ASHÂB-I KEHFİN SAYISI

  Lise ikiye gittiğim yıllardı. Kur'andan Kehf suresinin   mealini okuyordum. 22. Ayeti okuduğumda, ashab-ı kehfin sayıları ile ilgili a...