ARAMIZDA HIZLA YAYILAN SAPIK MEZHEP

Ülkemizdeki müslümanlar arasında son yıllarda ortaya çıkan ve git gide hızla artan bir sapık (dalalet) mezhep var.
Ben buna "herkes böyle yapıyor mezhebi" diyorum.
Allah Teala'nın bizlere çizdiği haram-helal çizgileri bellidir. Belirtilen açık haramları herkes böyle yapıyor diye helal saydığımızda, caiz gördüğümüzde bu durum bizi iman dairesinden çıkarır. İtikâden sapık (dââl) durumuna düşeriz.
Haramları helal saymayıp fakat, "herkes böyle yapıyor" diyerek bu durumları zamanın gereği olarak kabullendiğimizde, bunlardan rahatsızlık duymadığımızda bu durum itikâdî olarak da tehlikeli olmakla birlikte en hafifinden fâsık durumuna düşmüş oluruz. Bu yaptıklarımızdan ve yapılmasına sebep/ aracı olduklarımızdan dolayı pişman olup istiğfar etmemiz gerekir.
Bir haramın herkes tarafından yapılması onu helal yapmaz.
Bir haramın toplum tarafından "ayıp" olarak telakki edilmemesi de onu haramlıktan çıkarmaz, meşru hale getirmez.
Aslında adı konulmamış itikadi ve ameli yönden bir sapık mezhep var ve bu mezhebin mensupları git gide çoğalıyor.
Rabbim nefsimizi ve neslimizi muhafaza eylesin. İstikametten ayırmasın.

ÖĞRETMENLER GÜNÜNDE BENİ HÜZÜNLENDİREN ÖĞRENCİLERİM.

   Kişinin hatırlanması, kendisine güzel temenni ve dileklerde bulunulması o kişide  elbette güzel duygular oluşturur. ve mutlu olurlar.

Öğretmenler gününde ben de bu duyguları yaşardım. Fakat bazen de hüzünlenirdim. Çünkü özellikle ilkokul ve ortaokullarda o gün derse girdiğimde bazı sınıflarda öğrenciler sıraya girerler öğretmenin elini öpüp hediye verirler. Ben işte bu durumdan rahatsız olurdum.

"Elinizin öpülmesinden ve hediye verilmesinden niçin rahatsız oluyorsunuz" diyebilirsiniz.

O çocukların içerisinde ailesinin maddi durumu pek iyi olmayanlar da vardır. Ortaokullarda derslerine en az on öğretmen giriyordur. Belki bu çocuk diğer arkadaşlarından geri kalmamak veya onların yanında utanmamak için hediye almak zorunda kalmıştır. Belki hediye almak için ailesini üzdü. Bu gibi düşünceler beni hep rahatsız ederdi. Özellikle sıraya geçilmiş vaziyette hediye takdim edenlerin hediyelerini alırken yüzüm gülse de  ruhen hep rahatsızlık duyardım. 

Gerçi hediyeler maddi olarak çok değerli olmasa da yine de bu düşünceler beni rahatsız ederdi.

Hediye kabul etmemeyi düşündüm. Fakat bu sefer de sana değer verdiğini belirtmek için hediye almış öğrencilerin üzülmesinden endişe ederdim.

Bazen de sıraya girmiş öğrencilerden bazısı elimi öper ve sanki büyük bir suç işlemiş gibi boynunu büküp "Kusura bakmayın öğretmenim hediye alamadım" demesi benim içimi acıtırdı ve çok hüzünlenirdim.

Çocukların küçük de olsa hediyelerine karşı sınıfa çikolata cinsi şeylerle gidip karşılık vermeye çalışırdım

Liselerde nisbeten daha iyi olurdu. Bazı sınıflarda sınıf adına sınıf başkanı öğretmene bir gül takdim eder mesele biterdi. Bu beni rahatlatırdı.

Bu vesile ile öğretmenlerimizin gününü kutluyorum. Vefat eden öğretmenlerimize Allah Teala'dan rahmetler diliyorum.

24 KASIM 2022 / Emekli öğretmen Ali USLU

BIRAK CANIM ONU

Yıllar önce (hangi vesile ile olduğunu hatırlamıyorum) bir çok tanıdık bir araya gelmiştik. Eskilerden, yenilerden, orada olan-olmayan tanıdıklarımızdan vs konuşurken, oradakilerin bir çoğunun tanıdığı bir kişinin ismi geçince, bir arkadaş biraz sert biçimde "bırak canım onu" demişti.
Bu sert tepki karşısında oradakiler arkadaşa baktılar ve sözün arkasını beklediler. Fakat arkadaş devam etmedi. Ben oradakilerin duyacağı biçimde "neden böyle söylediğini" sordum. "Boş ver"dedi. Ben ısrar ettim yine "boş ver" deyince ben olaya müdahale ettim. Şuna benzer şeyler söyledim:
"Arkadaş açıklamayacağın meseleyi hiç açmasaydın problem yoktu. Fakat sen o kişi hakkında "bırak canım onu" deyince herkesin kafasında değişik istifhamlar oluştu. Mesela ben şöyle düşündüm: Acaba bu adam hırsızlık mı yaptı? Birisinin namusuna mı göz dikti? Emanete ihanet mi etti? Birilerine iftira mı attı? Birilerini dolandırdı mı? vs. Bu sebeple buradaki kişilerin kafalarındaki istifhamları gidermen lazım."
O zaman, o kişiyle arasında geçen tatsız bir olayı anlattı. Anlattığı mesele de çok büyütülecek bir şey değildi. O kişinin yaptığı biraz kaba veya çiğlik dediğimiz bir davranıştı. Bundan dolayı arkadaş kırılmıştı.
Buradan şunu anlatmak istiyorum. Toplum içerisinde birileri hakkında olumsuz anlamda konuşmak zaten iyi bir şey değildir. İşin gıybete giren bölümleri vardır. Buna rağmen konuşacaksak muğlak (net olmayan) ifadelerden kaçınmak gerekir. Çünkü muğlak ifadeler herkesin zihninde farklı anlamlara dönüşebilir ki bunun vebali büyük olur ve telafisi zordur.
Bir de işyerlerinde vb. karşı cinsle konuşurken net ifadeler içeren sözler söylenmeli; Değişik anlamlara gelebilecek sözlerden, cümlelerden sakınılmalı ki şeytana alan açılmasın. Bir sözü senin hangi niyetle söylediğin önemlidir. Fakat dinleyenin nasıl anlayacağını da düşünmek, aradaki şeytan faktörünü de unutmamak gerekir

SÖZÜN ŞEHVETİ

"Sözün şehveti" diye bir tabir duymuşsunuzdur. Özellikle kalabalıklar karşısında konuşurken kendini sözün şehvetine kaptıranlar bazen öyle tuhaf/abartılı laflar ederler ki, sonra akılları başlarına gelince önceki söylediklerini izah edebilmek için epeyce uğraşırlar.
Fakat söz ağızdan çıkmış, kameralar kaydetmiştir. Ne kadar uğraşsanız düzeltemezsiniz.
Bu tuhaf/ abartılı sözler yüzünden konuşma esnasında söylenen bir çok hakikat de bu hengamede gümbürtüye gider.
Hani sınavlarda "dört yanlış bir doğruyu götürür" ya, böyle durumlarda bir yanlış dört doğruyu götürür.
Toplumun önünde olan kişiler sözün şehvetine karşı dikkatli olmalı, hele alimler veya alim olarak telakki edilen kişiler sözlerini ( tabiri caiz ise gram gram) tartarak söylemelidirler.
ALİ USLU

SELAMLAŞMA CİMRİSİ Mİ OLDUK?

     Bizim kültürümüzde yolda karşılaştığımız tanıdığımız, tanımadığımız kimselerle selamlaşmak vardı."Vardı" diyerek geçmiş zaman kipi kullandım. Çünkü; İnsanlarımızın büyük çoğunluğu yolda karşılaştığı kimselerden tanımadıklarıyla selamlaşmıyorlar artık. Tanıdıkları arasından ise sadece önceden merhabası olanlarla selamlaşıyorlar. Bilmem bu durum sizin de dikkatinizi çekti mi?

Kalabalık yerlerde karşılaşılan herkesle selamlaşmak pek uygun olmayabilir. Lakin tenha yollarda karşımızdan gelen kimselerle selamlaşmalıyız diye düşünüyorum.

Peygamber Efendimiz "...Aranızda selamı yayınız."(Müslim) buyurmuşlar. Bizler de Efendimizin bu tavsiyesine uyarak sünnet-i seniyyeye uygun davranmalıyız.

Selamlaşmanın faydaları:

1-Peygamber Efendimizin tavsiyesini yerine getirdiğimiz için sevaplar kazanırız.

2- Selamlaştığımız kişilerle birbirimize dua etmiş oluruz. (Ki başkaları için yaptığımız dualara melekler de iştirak ederler)

3-Selamlaştığımız kişilerle tanışmaya ve aramızda sevgi-saygı oluşmasına vesile olur.

Bizler, en azından orta yaşlılar ve yaşlılar yolda gördüğümüz gençlere selam vererek bu konuda örnek olabiliriz.

ALİ USLU- TAVŞANLI

SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK (!)

 DİYALOG

-Hocam, sizce bu günün en büyük problemi nedir?

-Kardeşim, Gerek medyadan gerekse çevreden gözlemleyebildiğim kadarıyla değişik kesimlerin öncelikli problemi farklı olmakla birlikte (tüm sosyal katmanların) genel anlamda problemini "sınır tanımazlık" olarak görüyorum.

-Sınır tanımazlık meselesini biraz daha açabilir misiniz?

-İnsanların çoğu kendilerine sınır çizilmesini özgürlüğüne karışmak olarak algılıyorlar veya ifade ediyorlar.

 Mesela Allah Teala'ya karşı sınırlarımız nelerdir? Bunu nereden nasıl öğreniriz? sorusu git gide azalıyor. 

İnsanların birbirleriyle ilişkilerinde sınırlar nelerdir? Karşı cinsle arasındaki sınırlar nelerdir?

Anne-baba ile çocuklar arsındaki sınırlar nelerdir?

Konuşmalarımızın sınırları var mıdır? Nelerdir?

Mahremiyet sınırımız nerede başlar nerede biter? gibi sorular da pek düşünülmüyor. Onun için günümüzün kendini özgür olarak niteleyen ve sınır tanımayan insanı farkına varmadan hem kendini hem çevresini felakete götürüyor.

Trafikte herkesin özgürlük adına kural ve sınır tanımadığını düşünsek sonuç nasıl olur? Ortalık tam bir trafik karmaşasına döner değil mi? Diğer saydığım konularda da aslında durum böyle oluyor, kargaşaya gidiyor, fakat trafikteki gibi hemen görülmüyor.

Bu durumun neticesi olarak, psikolojik buhranlar, aile içi huzursuzluklar, bireylerin aşırı dünyevileşme isteği, buna bağlı olarak toplumda artan sahtekarlıklar, gasp, hırsızlık ve cinayetler  ve fertlerin birbirine güvensizliği gibi pek çok problem oluşuyor. Bu problemlerin halli için de meşru ve gayrı meşru bir çok yollara gidilmektedir.

ALİ USLU

KENDİME OKUTAYIM MI?

 KENDİME OKUTAYIM MI? (DİYALOG)

-Hocam canım çok sıkılıyor... Ne yapsam geçmiyor. Biraz geçiyor gibi oluyor sonra geri geliyor?

*- Kardeşim, nedenini biliyor musun?

-Bilmiyorum hocam görünürde hiçbir problemim yok. Acaba kendime okutsam mı? diyorum.

*- Kardeşim günde 5 kez okunan bizleri namaza davet eden ezanlarda "hayye alel felah" cümlesi var ya, bunun anlamı "haydin kurtuluşa" demektir.

Benim düşünceme ve tecrübelerime göre namaz insanı sebepsiz sıkıntılardan da kurtarır inşaallah. Beş vakit namaz sıkıntılarından kurtulmak için yetmiyorsa artı nafile namazlara da devam etmelisin.

Bu durum bedenen hasta olan kişilere artı gıda takviyesi gibidir.

İstersen bir dene. Zarar etmezsin.

GUSÜLÜ GEREKTİREN DURUMLAR ÇOCUKLARA NASIL ANLATILIR?

ERGENLİK ÇAĞINA YAKLAŞAN ÇOCUKLARA GUSÜL ABDESTİNİ GEREKTİREN DURUMLAR NASIL ANLATILMALIDIR?
Yıllar önce sekizinci sınıfta okuyan (erkek) öğrencilerimden birisinin velisi okulda gelmiş. Benimle görüşmek istediğini söyledi. "Buyurun beyefendi size nasıl yardımcı olabilirim" dediğimde. Öğrenci velisi Kendisini tanıttı. Öğrencisinin ismini sınıfını söyledikten sonra derdini anlattı .Dedi ki:
-Hocam ben bizim çocuğun yaşlarında iken sık sık gusül abdesti alırdım. Bizim çocuk pazardan pazara yıkanıyor. Diğer günlerde özellikle sabahları yıkandığını hiç görmedim. Kafama takılan sorular şunlar:
1-Bu çocuk gusül abdesti alması gerektiği halde bu konu hakkında bilgisi yok mudur?
2-Bildiği halde utandığından veya ihmalkarlığından yıkanmayıp cünüp halde mi geziyordur.?
3- Bir rahatsızlığı falan olup ta gusül gerektiren durum olmuyor mudur?
Ben çocuğuma bu konuda konuşamıyorum, utanıyorum. Siz bu konuyu çocuğumla konuşur musunuz?
Düşündüm de bir baba için üç şıkkın üçü de sıkıntılı bir durum. Çocukla konuşmak yerine sınıflarında bu konuyu anlatacağımı gelen veliye söyledim.
O zamana kadar Din kültürü derslerinde gusül abdesti bahsinde güsül abdestinin nasıl alınacağını anlatıyorduk fakat gusülü gerektiren durumların neler olduğunu anlatmak (sınıflar kız/erkek karışık olduğundan) bana biraz sıkıntılı geliyordu. Ben de "gusülü gerektiren durumlar nelerdir" diye ev ödevi veriyordum. Öğrenen öğreniyordu.
Velinin anlattıklarından bu konuda sıkıntı olduğunu anladım ve girdiğim yedinci ve sekizinci sınıflarda sadece bir ders için kızlara okul bahçesinde oyun izni verdim. Erkek öğrencilere konuyu şu şekilde anlattım:
"Sevgili gençler, bizler çocukluktan çıkıp biraz delikanlılığa doğru giderken vücudumuzda bazı değişiklikler oluyor değil mi? Bunları söyleyebilir misiniz?"
Çocuklar değişik cevaplar veriyorlar ben de çocuklardan gelen cevapları toparlıyorum.
"Evet seslerimiz kalınlaşmaya başlıyor. Bazılarımızın yüzlerinde sivilceler çıkıyor. boyumuz daha hızlı büyüyor. Bazılarının yüzlerinde seyrek de olsa sakallar/ bıyıklar bitmeye başlıyor vesaire. Bu değişiklikler vücudumuzdaki değişik hormanların çalışmaya başlamasıyla oluyor. Çocukluktan çıkıp bizim ergenlik dediğimiz delikanlılığa geçiş döneminde testesteron ve bazı hormonlar daha yoğun çalışmaya başlar. Bu hormonların ürettiği sıvı küçük bir havuzda toplanır. Bizi yaratan Rabbimiz bu havuzumuzun temizlenmesi için bedenimize bir sistem koymuş. Bizler uyuduğumuz bazı zamanlarda bu havuz boşalır. Bunu çamaşırımızın ıslaklığından veya oradaki değişik izlerden anlayabiliriz.
Bu durumun meydana gelmesi bizim ergenliğe girdiğimizin işaretidir. Artık bu kimseler Allah Tealanın emir ve yasaklarından büyük kimseler gibi sorumludurlar.
Ayrıca bu durumu yaşayan kişilerin her defasında, gusül abdesti veya boy abdesti dediğimiz abdesti almaları yani yıkanmaları farzdır. Bunu yapmadıktan sonra namaz kılmak, Kuran okumak gibi bazı ibadetleri yapamazlar. Bu durumu yaşayan kimseler yıkanıncaya kadar cünüp sayılırlar. En kısa zamanda yıkanmaları gerekmektedir.
Böyle durum başınıza geldiğinde sakın ailenizden utanmayınız. Tuvalete gitmek nasıl ayıp değilse, bu durumun oluşması da utanılacak bir şey değildir. Böyle durumlarda yıkanmanız ailelerinizi de memnun edecek onları çeşitli endişelerden kurtaracaktır.
Bu konuyu iyi anlayamayanlar varsa anlayan arkadaşlarından öğrenebilirler. Bu meseleyi bilenler ve anlayanlar parmak kaldırsınlar bakayim." (Bilenler biraz tebessümle parmak kaldırırlar. Meseleyi tam anlayamayanlar da kimlerden öğreneceğini görmüş olurlar) Not: Bu konuyu öğretmenlerin daha detaylı anlatması bazen sıkıntılara sebep olabiliyor buna da dikkat etmek gerekir.
(Bunu anlattığım dönemlerde Tavşanlı'da doğal gaz yoktu. Kaloriferli evler de hemen hemen yok gibiydi. Yani yıkanmak için banyo kazanını yakmak vs. biraz külfetli ve zaman isteyen bir işti. Bu sebeple çocukların bazıları pazar günü kazan yandığı için o gün yıkanıp, diğer günler yıkanmaktan çekiniyorlarmış)
Bu konuyu anlatırken cinselliği karıştırmadan meseleyi hormonlar üzerinden anlatmak meseleyi kolaylaştırıyor.
Çocukları ergenliğe ulaşmış anne-babalar isterlerse konuyu bu şekilde anlatabilirler.

EĞİTİM ANLAYIŞIMDA UFKUMU AÇAN BİR AYET-İ KERİME.

Kur'an-ı Kerim'i okurken doğal olarak Hz. Meryem'den bahseden Al-i İmran suresi 37. ayetini de değişik yer ve zamanlarda defalarca okumuşumdur. On yıl kadar önce Kuran okurken bu ayete geldiğimde bir bölümün kelimeleri dikkatimi çekti:
"...fe-enbetehe nebeten hasenen..." Fe-enbetehe: Onu bitirdi, yetitirdi. Nebeten hasenen: Güzel bitki (gibi)
Toplu manası:"... (Rabbi) Onu (Meryemi) Güzel bir bitki gibi yetiştirdi..."(Diyanet Vakfı Meali)
Bu bölüm üzerinde uzun süre düşündüm. Ayette, insan yetiştirmek bitki yetiştirmeye benzetiliyordu. Bu konuda tefekküre devam ettim.
Önce bitki tohumlarını düşündüm. Tohumları toprağa ektiğimizde hemen bitmesini, bittikten sonra da hemen meyve / sebze vermesini beklemiyoruz. Demek ki eğitim işi sabır işiydi ve bu, bir süreç içerisinde oluyordu. Öğrencinin zihnine, kalbine attığımız davranış tohumlarının yeşermesi ve istenilen aşamaya gelmesi için bir zaman gerekliydi. Nasıl ki değişik tohumların filizlenmesi ve ürün vermesi farklı farklıysa, öğretilen şeylerin davranışa dönüşmesi de kişiden kişiye farklılık gösterebilirdi.
Bir çiçeği düşündüm. Çiçeğin cinsine göre, suyuna, Güneşine, ortamına dikkat etmek gerekiyordu. Suyu fazla verildiğinde de, az verildiğinde de çiçek bundan zarar görüyordu. Uygun olmayan ortamlarda çiçek gerektiği gibi büyüyemiyor hatta giderek soluyor veya yapraklarını döküyordu. Demek ki eğitim metodu olarak verilmesi gerekenler çocuğun/öğrencinin ihtiyacına göre ne az ne de fazla olmalı ve zamanında verilmelidir. Ve eğitim için uygun ortam sağlanmalıdır.
Sonra meyvelerinde şekil bozukluğu olan bir elma ağacı düşündüm. Diyelim ki elma ağacımızın meyveleri yamru yumru olmaya başladı. Ziraat mühendisinden yardım istedik. Gelip tahlillerini yaptı ve bazı ilaçlar önerdi. O ilaçları verdiğimizde meyvelerin hemen düzelmesini beklemiyoruz, öbür sene meyvelerin düzelmesini bekliyoruz değil mi? Öğrencide veya çocuğumuzda bazı hatalı veya yanlış davranışlar gördük diyelim. Onları uyardık veya gerekli nasihatleri yaptık. Hemen ertesi günü davranışın düzelmesini beklemek ve bu konuda aceleci, olmak bizi ve muhatabımızı yorar ve ümitsizliğe sevkeder. Yani sabırla hareket etmek gerekir.
Son olarak, diyelim ki, tohumun ekilmesinden bitkinin yetişmesine kadar elimizden gelen her şeyi yaptık. Sonra ne yapıyoruz? Allah Teala'ya tevekkül ediyoruz değil mi? Çünkü onu büyütmek yetiştirmek Allah Teala'ya aittir. Bakarsınız kırağı vurur. Bakarsınız soğuk vurur. Bakarsınız fırtına veya dolu mahveder bu durumda bizim yapacağımız pek bir şey yoktur.
Eğitim de böyledir. Biz elimizden gelen her şeyi usulüne uygun yaptığımız halde sonuç bizim istediğimiz gibi olmayabilir de. O zaman da Allah Teala'nın takdiri deriz.

EĞİTİMİN ENGELLERİ

-Hocam çocuk ve genç eğitiminde yapılan yanlışlıklar nelerdir?
-Kardeşim, aceleci olmak (kısa zamanda netice beklemek), bıktırmak, hakaret etmek, inatlaşmak çocuk ve genç eğitiminin önündeki en büyük engellerdir. 
Hatta bıktırmak, hakaret etmek ve inatlaşmak çocukta/ gençte negatif etkiye sebep olabilirler.

EĞİTİM İKNA İLE OLUR

 -Hocam! Çocuk ve genç eğitiminde en önemli şeyler nelerdir?

*-Kardeşim, benim gözlemlerime ve tecrübelerime göre eğitimde en önemli şeylerden birisi, hatta en önemlisi ikna etmektir. Bunun değişik metotları vardır, süreç uzun zaman isteyebilir.

 Öğretildiği halde ikna edilmeyen çocuk  eğitilmiş sayılmaz.

UYKU İLACI

Dün bilgisayara fazla baktığımdan olsa gerek gözlerim acımaya başladı. Gidip uyudum. Geceleyin uyandığımda gözlerimdeki acımanın geçtiğini fark ettim.
Bunun üzerine biraz düşündüm, meğer "uyku ne güzel bir ilaçmış; ne güzel bir nimetmiş."
Mesela:
Ağır işler yaptığımızda yoruluyoruz, kımıldayacak halimiz kalmıyor. Uyuyoruz, sabaha dinç vaziyette kalkıyoruz.
Moralimiz bozuluyor veya bir şeye canımız sıkılıyor. Uyuyoruz, sabah kalktığımızda moralimiz düzelmiş, psikolojimiz normal hale gelmiş oluyor.
Kafamıza takılan bir meseleyi çözümleyemediğimiz durumlarda uyuduğumuzda sabahleyin yeni çözüm yolları bulabiliyoruz.
Uyku bizim hem bedenimizi hem zihnimizi dinlendiriyor. Hem de bilinç altımızı temizliyormuş.
Ayet-i Kerimede "Şayet Rabbinizin nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız" İşte uyku nimeti de bu nimetlerin en büyüklerinden. Kim bilir uykunun bize daha ne gibi faydaları vardır.(Bu konuyla ilgilenenler bilim insanları elbette bu konuda çok şey biliyorlar ve söylüyorlardır)
Her birimiz ortalama olarak günümüzün üçte biri veya dörtte birinde bu nimetten yararlanıyoruz. Rabbimizin verdiği tüm nimetler şükürler olsun. Özellikle uyku nimetine ayrıca şükürler olsun.
Ey Rabbimiz istirahatle geçirebildiğimiz saniyeler adedince sana hamd ediyor, şükürler ediyoruz. Bizi bu nimetinden de mahrum eyleme.
06/11/2022 ALİ USLU

DERVİŞİN GÖRÜŞÜ

Derviş, uzun zamandan beri görmediği arkadaşıyla yolda karşılaşınca ikisi de birbirlerini özlediklerini fark ettiler.
Arkadaşı:
"Vaktiniz müsaitse uygun bir yerde oturup bir şeyler içelim. Bu vesile ile biraz da sohbet ederiz" dedi. Derviş teklifi kabul etti. Beraberce çay bahçesine gittiler. Gelen garsondan kahve istediler. Biraz geçmiş hatıralarından bahsettiler. Sohbetin konusu günümüze gelince arkadaşı toplumdaki ahlaki çöküntüden örnekler vererek dert yandı. Bunların nasıl düzeleceğini sordu.
Derviş, gelen kahvesinden bir yudum aldıktan sonra dedi ki:
"Bak değerli arkadaşım! Söylediğiniz şeylere katılıyorum. Özellikle değerlerimizin erozyona uğradığını ben de müşahede ediyorum. Fakat bunlar toplumun bozulmasının sebepleri değil sonuçlarıdır. Şöyle bir örnek vereyim: Kasaptan aldığımız eti uygun şartlarda muhafaza etmediğimizde et koku yaymaya başlar. Müdahale edilmezse kokusu çok iğrenç bir hale gelir. Bu koku etin bozulmasının sebebi değil sonucudur.
Bu örnekteki gibi, toplumda bizim gördüğümüz bazı olumsuz şeyler de bu koku gibi bir sonuçtur. Dolayısıyle alınacak tedbirleri sonuçlara göre değil sebeplere göre almak daha mantıklı olacaktır. Yani etin bozulmaması için neler yapılması gerekiyorsa onu yaptığımızda et bozulmaz ise Toplumun değerlerini bozan şeyler üzerine yoğunlaşmalı ve ona uygun projeler üretmeliyiz."
İkisi de sustular. İkisi de biliyorlardı ki, bu konuda ailelere düşen görevler vardı. Devlete düşen görevler vardı. Topluma düşen görevler vardı. Okullara düşen görevler vardı. Medyaya düşen görevler vardı. Özellikle toplumdaki ve medyadaki bu konudaki farklı görüşlerin ikisi de farkındaydı.
Derviş devam etti:"Bizim için daha önemlisi şudur: "Bu konuda biz üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getirebiliyor muyuz? Yoksa şikayet ederek kendimizi rahatlatıp, kendi görevlerimizi de başkalarından mı bekliyoruz?"

İNSAN ÇOK ENTERESAN BİR VARLIK KARDEŞİM.

Yaptıklarına çabuk alışır ve hep biraz fazlasını ister.
Mesela:
Çok uyuyan kişinin git gide daha çok uyuyası gelir.
Kişi tembelleştikçe her gün biraz fazla tembelleşir.
Yemeyi artırdıkça daha da artırır iyice obez olur.
Nafile ibadetlerden uzaklaştıkça git gide nafile ibadetler zor gelmeye başlar. Hatta farzlar bile zor gelir.
Namaz için bir şeyleri bahane edip camiye gitmeyi azalttığında, cemaate gitmek zor gelmeye başlar ve giderek azalır.
Dini sohbetlere devam eden kişiler bir şeyleri bahane edip gitmediğinde ertesi hafta gitmek iyice zorlaşır.
Bunun tersi de olur.
Çalıştıkça daha çok çalışası gelir.
Yemeği azaltıp diyet yaptıkça daha çok azaltası gelir.
İbadet yaptıkça daha fazla nafile ibadetler yapası gelir.
Namazlarını camide kılmak için gayret gösterdikçe git gide bu gayreti artar.
Uykuyu azalttıkça daha da azaltası gelir.
İyilik yaptıkça daha çok yapası gelir.
Okudukça daha çok okuyası gelir.
Yazdıkça daha çok yazası gelir.
Spor ve hareket yaptıkça daha çok yapası gelir.
Demem o ki, kişi kendini bırakmamalı, zor da olsa doğru olanı yapmaya çalışmalı ki bu durum bir müddet sonra kolaylaşacaktır inşaallah.

CAM KIRIKLARI

   Derviş yolda yürürken şayet acele bir işi yoksa, yolda gördüğü şişe kırıkları, çivi gibi zararlı şeyleri alıp uygun bir yere bırakırdı. Bu onun uzun zamandan beri uyguladığı bir alışkanlığı idi.

Yine bir gün yolda yürürken, kırılıp bir kaç parçaya bölünmüş maden suyu şişesini gördü. Küçük parçaları şişenin kırılmayan bölümüne koydu. Etrafına bakındı atacak çöp konteyneri bulamayınca şişe elinde olduğu halde yürüdü. "Önüme gelen konteynere atarım" diye düşünmüştü.
Derviş'in yaptıklarını gören bir tanıdığı arkasından yetişerek selam verdi.
"Ve aleykümselam" dedi derviş. Adam istihzâ karışık bir espriyle dervişe takılarak dedi ki:
"Arkadaş! gördüğüm kadarıyla temizlik işçilerine iş bırakmıyorsun. Söyleyelim de belediyeden maaş bağlasınlar bari. Sen çöpçü müsün yahu"...
Derviş espriye gülmedi. Yumuşak bir ses tonuyla cevap verdi:
"Peygamber Efendimiz, yoldan geçenlere zarar verecek şeyleri yoldan kaldırmanın sadaka olduğunu söylemişler ve müminleri buna teşvik etmişlerdir. Peygamber Efendimizin tavsiyesini uygulamak ne zamandan beri istihza ve espri konusu oldu acaba? "
Sonra devam etti:
"Bak arkadaş! Birisi içtiği maden suyu şişesini çöpe atmak yerine buraya bırakmış. Belki onu buraya kırarak bırakmış, belki başka birisi onu kırmış. Yapılanlar hoş şeyler değil. Keşke, boş şişelerin buraya bırakılmayacağını veya yoldaki şişelerin kırılmayacağını çocuklarımıza / insanımıza öğretebilseydik...
Bu kırık cam parçaları buradan geçen bir hayvanın ayağını kesebilir. Üzerine düşen bir çocuğun dizini veya kolunu kesebilir. Bu çocuk senin bir yakının da olabilir... Bu sebeple bunları zararsız hale getirmek bizim bir insanlık görevimiz olsa gerektir. Elbette bunları temizlik görevlileri alılar. Ya onlar almadan birilerine zarar verirse bundan biz rahatsız olmaz mıyız?
Adam hiç bu şekilde düşünmemişti. Söylediği şeyden dolayı pişman olmuştu. Dervişe teşekkür ederek ayrıldı. Giderken kendi kendine "Bu günkü dersimizi almış olduk elhamdülillah" diye mırıldanıyordu.

PROF. İSMAİL CERRAHOĞLU HOCAMIZIN ŞAHİT OLDUĞU BİR OLAY


 Hocaların hocası Prof. İsmail Cerrahoğlu hocamız bir kaç gün önce 93 yaşında vefat ettiler. Allah Teala rahmet eylesin. Ankara İlahiyat Fakültesinde öğrenci iken Tefsir Usulü dersimize girmişti. Öğrencilerin sevdiği ilmi ile amil bir hocamız idi.

Derste anlattığı bir anısını sizlerle paylaşmak istedim. Anlattığı olay özet olarak şöyleydi:

Hocamız, Medine-i Münevvere'de bir caddede yürürken  birbirleriyle tartışan (Arapça konuşan) iki kişiye rastlamış. Tartışanların ses tonları git gide yükselmiş ve birbirlerine bağımaya başlamışlar. Bu arada yumruklar sıkılmış.Tartışma kavgaya dönmek üzere iken oradan geçen bir kişi yüksek sesle "Sallû alâ Rasûlinâ Muhammed" demiş. Bu sözü duyan o iki kişinin ikisi de bir anda 180 derece dönüp "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed" diyerek hızla birbirlerinden uzaklaşmışlar. Bu durum hocamızın çok dikkatini çekmiş.

 Hocamız demişti ki: "Sallû alâ Rasûlinâ Muhammed" diyen şahıs, muhtemelen "Siz Peygamberimizin huzurundasınız, veya Onun beldesindesiniz, utanmıyormusunuz Onun huzurunda sesinizi yükseltmeye ve kavga etmeye" demek istedi" Bunu duyan iki mümin de Peygamberimizin hatırına tartışmayı ve kavgayı bırakıp oradan hızla uzaklaştılar" 

Peygamber Efendimize olan sevgi ve saygı müminlerin davranışlarına ne kadar etki ediyor diye bu olay benim de çok dikkatimi çekmiş ve etkilemişti.

Allah Teala Hocamıza rahmet eylesin. Ahirette Peygamber Efendimize komşu eylesin. Bizlere de Peygamber Efendimizi layıkıyla sevmeyi ve yolundan gitmeyi nasip eylesin.


NASİHATLER-1

 NASİHAT-1 

*-Hocam! Bana nasihat edermisiniz?

-Estağfirullah kardeşim.Madem böyle bir talebiniz oldu başta kendi nefsime olmak üzere şunları diyebilirim; Hiç bir zaman büyük konuşmayasın!...

*-Başka bir öğüdünüz???

-Daha önceki bilerek veya bilmeden de (farkında olmadan) olsa yaptığın (bildiğin-bilmediğin) tüm büyük konuşmaların ve  kibir sayılacak davranışların için tevbe et.

İnsanın başına dert açan en önemli şeylerden birisi büyük konuşmalarıdır.

Bu gün yaptığın böyle bir hata belki kırk sene sonra başına dert açabilir.

***

NASİHAT-2

-Hocam! Bana nasihatte bulunur musunuz?

-Estağfirullah kardeşim. Ben size nasihatte bulunmak yerine, Peygamber Efendimizin bizlere yaptığı nasihati özet olarak, hem kendime hem de size hatırlatmış olayım:

"Ya hayır konuş(iyi/güzel şeyler söyle); ya da sus"

Eğer bu nasihate uyarsak dünyada ve ahirette bir çok problemden emin oluruz inşaallah.

 ***

NASİHAT-3

*-Bizlere hem dünyada hem de Ahirette kazandıracak en karlı işlerden birisi nedir biliyor musun kardeşim?

- Nedir hocam?

*- (İmkanı olanlar için) Ana- baba duası almaktır.

***

NASİHAT-4

*-Çare nedir biliyor musun kardeşim?

-.....

*-Gönülden tevbe etmek ve istiğfara devam etmek...

-Neyin çaresi bu hocam?

*-Maddi ve manevi bir çok problemin çaresi...

 ***

-Hocam!

Bana, kısa ve öz, nasihat verebilir misiniz? Uzun öğütler aklımda pek kalmıyor da....

*-Ahirete inanıyor musun?

- Tabii ki inanıyorum...

*- O halde Ahirette hesabını vereceğini düşünerek hareket et.

***

-Hocam!

Çekindiğiniz en önemli şeyler nelerdir?

-Çok var kardeşim. Ama bir tanesini söyleyeyim. BÜYÜK KONUŞMAK...

Büyük konuşmalar kişinin başına büyük badireler açarlar. Hatta düşüncesi bile olumsuz yönde etkiler bazılarını. Mütevazilik ve istiğfara devam etmek bir çok belayı önleyebilir.

***

Bak kardeşim.

Yaptığımız şeyler (sözlerimiz, yazılarımız, davranışlarımız, tavırlarımız, derslerimiz, yardımlarımız, işlerimiz, vb.) çok güzel ve çok faydalı bile olsa, eğer "sâlih amel" kapsamına girmiyorsa ahirette bir faydası olmaz.

 

 

 


NASİHATLER-2

 -Hocam bana nasihat eder misiniz?

-Değerli kardeşim yaptığın tüm şeyleri niçin yaptığını düşünerek yapmanı tavsiye ederim.
*Yaptığın şeylerin mantıklı bir izahı var mı? bir daha düşün.
*"Herkes böyle yapıyor onun için" diyorsan bunun ne kadar mantıklı olduğunu tekrar düşün.
*-Sen ahirete inanan bir müminsin. Bu davranışın ahirette kaybettirecekse tekrar gözden geçirmeni tavsiye ederim.
***

-Hocam! bana nasihat eder misin?

*-Değerli öğrencim, sana akılda kolaylıkla kalacak bir şey söyleyeyim, hayatın boyunca bunu uygulamaya çalış.

Malından, infak et, ikram et, fakat israf etme.

İnfak ve ikram Allah Teala'nın hoşlandığı, israf  ise hoşlanmadığı bir davranıştır.

İnfak ve ikram kişiyi cennete yaklaştırırken israf cennetten uzaklaştırıp cehenneme yaklaştırır.

***

-Hocam! Bana nasihat eder misiniz?

*-Ölüm var kardeşim. Hem de hiç kimseyi ıskalamayan, yüzde yüz herkesin karşılaşacağı ölüm var... Sonra da hesap var.

-Biliyorum hocam...

*-Gerçekten biliyor musun?

-Evet hocam, biliyorum.

*-Gerçekten bir gün öleceğini ve sonra da hesap vereceğini biliyor musun? Bunun idrakinde misin? Bunun bilincinde misin?

"Bunun idrâkinde olanların ayrı bir nasihate ihtiyacı olmaz" diye düşünmüştüm.

 

TİCARİ NAMUS NEDİR? VEYA NE KADARDIR?

Ticaretle uğraşan yakınlarımdan birisi, yıllar önce, ticaret için gittiği şehirlerden birisinde, bir yerlerde otururken bir şahısla tanışmışlar. Şahıs güngörmüş/ bilge bir kişiye benziyormuş. Yakınımın ticaretle uğraştığını öğrendiğinde sormuş:
-Beyefendi bir tüccarın ticari namusu nedir? Ne kadardır?
Bizimki cevap vermiş: "Hile yapmamaktır. Malı zamanında teslim etmektir. Parayı günü geldiğinde ödemektir v.b."
Adam demiş ki: "Bir tüccarın ticari namusu sermayesi artı mal varlığıdır. Ve tüccar ancak mal varlığı kadar ticari anlamda namuslu olur."
Bizimkisi biraz şaşırmış tabi ki.
Adam anlatmaya devam etmiş:
Diyelim ki siz bir yerden veresiye mal aldınız ve onu veresiye sattınız. Sattığınız şahsın başına olumsuzluklar geldi parayı size ödeyemedi. (Veya işleriniz ters gitti mal heder oldu) O durumda siz ne yapacaksınız? Şayet yeterli sermayeniz yoksa borcunuzu nasıl ödeyeceksiniz?
Bu durumda eğersiz dürüst ve namuslu bir kimse iseniz alacaklınıza şunu diyebilirsiniz:
"Beyefendi başıma şu haller geldi bu sebeple size olan borcumu zamanında ödeyemedim. Fakat benim arsam var, arabam var, evim var, bahçem var... yani her ne var ise ben bunları satıp size olan borcumu ödeyeceğim bana biraz müsade edin.
Bu durumda karşıdaki kişi size müsade eder. Siz de elinizdekileri satıp borcunuzu ödersiniz. Peki mal varlığınız da yoksa istediğiniz kadar dürüst olsanız bile borcunuzu ne ile ödeyeceksiniz?
Diyelim ki, sizin yüz milyar borcunuz var. Mal varlığınız elli milyar. İstediğiniz kadar dürüst de olsanız elli milyarı nasıl ödeyeceksiniz? Demek ki sizin ticari namusunuz elli milyar imiş.
Yani kişinin ticari namusu sermayesi artı mal varlığı kadardır."
Adamın bu konuşması yakınımın çok hoşuna gitmiş ki bana bir kaç kez bu olayı anlattı. Benim de genel manada hoşuma gitti. Ben de sizlere aktarayım dedim. Belki okuyanlardan birilerine faydası dokunur.

MANŞET!

ARAMIZDA HIZLA YAYILAN SAPIK MEZHEP

Ülkemizdeki müslümanlar arasında son yıllarda ortaya çıkan ve git gide hızla artan bir sapık (dalalet) mezhep var. Ben buna " herkes bö...