CENNET NİMETLERİ

 Küçük Muhsin’in çocukluğunda en çok sevdiği etkinlik arkadaşlarıyla saklambaç oynamaktı. O zamanlar köylerde güvenlik sorunu olmadığından ay ışığı olduğu yaz akşamları bile geç vakitlere kadar saklambaç oynarlardı.

Bir kış akşamı babası, çocuklarına Cennet'i ve Cennet nimetlerini anlatmıştı. Cennet'e gidenler için orada arzu ettikleri her güzel şeyin olacağını anlatmıştı.

Muhsin, en sevdiği oyunu uzun zamandan beri arkadaşlarıyla oynayamadığını düşündü. Çünkü kış ayları bu işe uygun değildi. “Babacığım Cennete gidersek orada saklambaç oyununu her gün oynayabilir miyiz” diye sordu. Babası gülümseyerek cevap verdi:

-İsterseniz olur tabi ki...

Aradan yıllar geçti. Muhsin öğretmen olmuştu. Dersin birisinde liseli gençlere Kur'an'dan Cenneti anlattı. Orada arzuladıkları her güzel şeyin olacağını söyledi.

Gençlerden birisi sordu:

Hocam! Orada yarış motorları var mı? Ben motor hastasıyım, hayalim iyi bir motor yarışçısı olmak.

Muhsin öğretmen, çocukluğunda babasına sorduğu soruyu ve babasının cevabını hatırladı. Biraz gülümseyerek babasının kendisine söylediği sözü söyledi.

-İsterseniz olur tabi ki. 

Sonra ilave etti. "İsteyeceğinizi hiç sanmam."

 


ANAHTARI NE TARAFA ÇEVİRİYORUZ?

 "Aynı anahtar kapıyı hem kilitler hem de açar" diye bir söz okumuştum.

Üzerinde biraz düşününce şunlar oluştu zihnimde:

 

*Aynı ağız ve dil ile çevrenizi hem kırabilirsiniz hem hoşnut edebilirsiniz.

* Söz ve davranışlarınızla kendinizden hem nefret ettirebilirsiniz, hem kendinizi sevdirebilirsiniz.

*Aynı akılla kişi, Allah Teala’ya iman da edebilir; inkar da edebilir.

*Aynı akıl kişiyi hayra da götürür, şerre de.

*Aynı organlarımızla sevap da kazanabiliriz, günah da.

*Aynı ayaklar ile camiye de gidebiliriz meyhaneye de.

*Aynı dil ile dua da edebiliriz, lanet de.

*Aynı el ile birilerine yardım da edebiliriz, zarar da verebiliriz.

*Aynı gözler ile Kur'an da okuyabiliriz; harama da bakabiliriz..

*Aynı kalemle aynı kağıda faydalı şeyler de yazabiliriz, zararlı şeyler de.

*Aynı araba ile hayır işlerine de gidebiliriz, pislik işlere de.

*Aynı bıçak hayvan da keser, insan da.

*Misalleri çoğaltabiliriz. Fakat gerek yok… Önemli olan anahtarı hangi yöne çevirdiğimizdir.

Ali USLU

 

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN -12 (ARKADAŞINI BIÇAKLAYAN ŞAHIS)

91-93 yılları arasında Tavşanlı cezaevine haftada bir gün mahkumlara Din Kültürü Dersi vermeye gidiyordum.

O dönemde çok farklı tecrübeler elde ettim.

Mahkumları zorla cezaevi dershanesine getirtip ders işlemenin verimli olmayacağını düşündüğümden, koğuşlara girmeyi ve oradaki gönüllülerle ders işlemeyi tercih ederdim..

Bir defasına koğuşa girip selam verdim ve ortadaki masaya oturdum. Masanın etrafına toplananlar oldu. İlk defa gördüğüm bir şahıs da karşıma oturdu. Hal-hatır faslından sonra, sonradan tutuklu olduğunu öğrendiğim karşımdaki şahıs başladı başından geçenleri bana anlatmaya.

Özetle şunları söyledi:

"Abi ben ".... " kurumunda çalışıyordum. Ailecek birbirimize gidip geldiğimiz bir arkadaşım vardı. Birbirimize gidip geldiğimizde hanımlarımızla beraber oturur, çay içer sohbet ederdik.

Bir gün saat 10.00 civarı eve gitmem gerekti. Eve girdim, odanın kapısını açtığımda bizim o arkadaşla hanımımı başbaşa oldukça samimi bir durumda gördüm. Bir anda sinirlenip mutfaktan kaptığım bıçakla arkadaşı bıçakladım. .. Sonra buraya düştüm.

Meğer o arkadaş dediğimiz şahıs bizim hanıma hediyeler almış, bizim hanımın gönlünü çelmiş ve ..."

İçimden bir “la havla... “ çektim. Teselli edici bir kaç cümle söyledim. Masaya gelenlerle birlikte dersimizi yaptık. Çayımızı içtik.

Tabi ben "bu yeni gelen arkadaş başından geçen şeyleri bana niye anlatma ihtiyacı duydu" diye düşünüyorum.

Sonradan öğrendim ki. Bazı mahkumlar benim o gün dersim olduğunu bildiklerinden "Bu gün savcı bey koğuşa gelecek derdini ona anlatırsan senin için iyi olur" demişler. Yani onunla kafa bulmuşlar. Garibim de bizi resmi kıyafetle görünce başlamış anlatmaya...

Bu arkadaşın anlattıklarından çıkarılacak dersler olduğu için bu olayı anlattım. Okuyan herkes kendine göre dersler çıkaracaktır elbette.

ALİ USLU

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HELALLEŞMESİ

 PEYGAMBER EFENDİMİZİN HELALLEŞMESİ

Resûl-i Ekrem, hastalığının en şiddetli olduğu bir günde ashabıyla helâl­leş­meyi arzu etti.

Yine bir taraftan Hz. Ali’ye, diğer taraftan da Fadl b. Abbas Hazretlerine da­yanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Min­be­re çıkıp oturdu.

Hz. Bilâl’e de (r.a.) şu emri verdi:

“Halka nidâ et; mescide toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu, be­nim son vasiyetim olacaktır!”

Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı, mescit almaz oldu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Allah’a hamd ve senâdan son­ra ashab-ı kirama şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır! Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun! Birinizin malını almışsam, gelsin, hak­kını alsın! Sakın hak sahibi, şayet kısas talebinde bulunursam, ‘Re­sû­lul­lah bana da­rılır’ diye dü­şünmesin! Bilmelisiniz ki benden hakkını isteyene darılmak, be­nim fıtratımda yok­tur.­ Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip ben­den onu isteyen kimsedir veyahut helâl edendir. Ben, Rab­bimin huzuruna, üzerimde kul hakkı olmadan varmak is­tiyorum!”[1]

Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, sözlerini tekrarladı: “Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun! Her ki­min benden alacağı varsa, işte malım, gel­sin alsın!”[2]

Cemaat içinden biri ayağa kalktı: “Yâ Re­sû­lal­lah! Sizden üç dirhem alaca­ğım var!”

Peygamber Efendimiz, “Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye ‘Yemin et’ diye teklif de etmem; ancak bu üç dirhemin zimmetime na­sıl geçtiğini öğrenmek isterim!” dedi.

Adam, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana, fakire üç dirhem vermemi emrettiniz. Ben de verdim. İşte, istediğim, bu üç dirhemdir!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Doğru söylüyorsun!” dedikten sonra, “Ey Fadl! Buna üç dirhem ver!” buyurdu.[3]

-------------------------------------

[1]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 255; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 191; İbn Kesir, Sîre, c. 4, s. 457.

[2]İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 457.

[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 255; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 191.

NOT Bu yazıyı epeyce önce kaydetmiştim.Fakat alıntı yaptığım yeri şimdi hatırlayamadım.(A.U)

FOTOĞRAFIN ANLATTIKLARI...



Bu fotoğraf o kadar çok şey anlatıyor ki... Buradan yola çıkılarak bir kitap yazılabilir.

İnsan kendi bedeni üzerinde ne kadar etkilidir?
Geleceğinin daha iyi olması için çalışan insanoğlu, bu fotoğrafa bakarak esas geleceğinin daha iyi olması için neler yapmalı acaba?

JAPONLARIN DEĞERLENDİRMESİYLE...

   Yıllar önce, Japon firmasıyla ortaklık kuran bir firmamıza hem fabrikanın kuruluşunda yardımcı olmak hem de işi öğretmek için geçici olarak Japonya’dan mühendisler gelirler. Zaman içerisinde bizim mühendislerimizle aralarında samimiyet oluşur. Bizim mühendisler zamanla Japon arkadaşlarını evlerine yemeğe davet ederler. Birkaç davetten sonra Japon mühendisler biraz da hayretle derler ki :

-Sizin evleriniz çok temiz. Ama sokaklarınız pek temiz değil. Evlerde bu kadar temiz olanlar sokakta  niye temiz değil, sokakta temiz olmayanlar evlerde nasıl bu kadar temiz olabiliyor?

  Adamların mantığı bir türlü kavrayamamış bu durumu.

   İçlerinden bir tanesi mizahi bir uslupla çözmüş durumu. Demiş ki:

“Herhalde evler sizin; sokaklar Yunanistan’ın”

Aslında:

   “Temizlik imandandır”  ve “ yoldan, taş- diken gibi (gelip geçenlere zarar veren )şeyleri yoldan kaldırmak sadakadır” diyen bir peygamberimiz olduğu halde,

    “Şüphesiz Allah çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever” (Bakara/222) Diyen bir Kitabimiz olduğu halde, Temizlik konusundaki duyarsızlığımız bizlere yakışmıyor. Hele hele bu konuda gayri müslimler kadar duyarlı olamamak çok acı bir durum.

    Sokakları temiz tutmak hem kulluk görevimiz hem de vatandaşlık görevimizdir. Çöpümüzü yere değil de çöp kutusuna attığımızda ayrıca sevap da kazanmış oluruz.

     Sizlere, Fakültedeki İslam Tarihi hocamız, İ. Süreyya Sırma’nın anlattığı çok dramatik bir olayı nakledeyim:

 Osmanlının son dönemlerinde, Japon yöneticileri, İslamiyeti merak ederler. Osmanlı’ya bir heyet gönderirler. Bu heyet araştıracak uygun görürlerse  Osmanlıdan İslamiyeti öğretmesi için hocalar talep edeceklerdir. Kısa bir incelemeden sonra Osmanlı yönetiminden Japonya’da İslamı öğretecek hocalar talep edilir. Ulemadan bir grup seçilir ve gelen heyetle birlikte bir gemiyle Japonya’ya gönderilir. Yolda giderlerken bizimkilerden birisi burnunu temizler ve elinin bulaşığını geminin direğine siler. Bu durum Japon heyetinin dikkatini çeker. Kendi aralarında istişare ederler ve  “Bizim böyle pis bir dine ihtiyacımız yok.” diyerek gemiyi yarı yoldan geri çevirirler. Ne kadar acı bir olay değil mi?

   Unutmayalım! Başkaları bizi, sözümüzden çok daha çok davranışlarımızla değerlendirirler.

AİLE

Bir toplumda aile  kurumunu zayıflatırsanız o toplum maddi ve manevi tüm tehlikelere açık hale gelir.

Aileyi küçümseyen, gereksiz gören veya onu yıpratmaya çalışan her düşünce (ve bunlara destek veren her kişi) bilerek veya bilmeyerek Memleketimize Milletimize zarar vermektedir.

MUTLU OLMAK (veya mutsuz olmamak) İÇİN


Aktif
MUTLU OLMAK VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN... (1)
MUTLU OLMAK (VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN-1

MUTLU OLMAK (VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN-1

Kişiyi mutsuz eden şeylerin ilk sıralarında beklentilerinin gerçekleşmemesi gelir. Beklentilerimizi azalttığımız oranda mutluluğumuz da artar. En azından bu konuda mutsuz olmayız. Bu beklentiler; İlgi, sevgi-saygı, teşekkür, vefa gibi beklentiler olabildiği gibi; makam- mevki veya maddi şeyler de olabilir.

MUTLU OLMAK (VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN -2

Kişinin problem yaşadığı kişileri affedememesi de onu mutsuz yapar. Düşünsenize! O kişiyi her gördüğünüzde yapılanları hatırlayıp huzursuz olursunuz. Veya olayı her hatırlayışınızda iç aleminizde farklı olumsuz duygular meydana gelir. (Öfke, kırgınlık, nefret gibi) Bunlar da sizin mutluluğunuza o anda engel olurlar. Çaresi affetmektir.

Eğer af edemiyorsak Allah Teala'ya havale edip hesabı Ahirete bırakmak bizi rahatlatır.

MUTLU OLMAK VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN -3

Kişiyi mutsuz veya huzursuz yapan şeylerden biri de; kişinin olduğundan farklı görünmeye çalışmasıdır. "Olduğumuz gibi görünür veya göründüğümüz gibi olursak" hem daha huzurlu oluruz, hem de çevremizdeki saygınlığımız artar. 

MUTLU OLMAK VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN-4

Kişinin kanaatkar olması, "ayağını yorganına göre uzatması", elindekiyle yetinebilmeyi bilmesi ve şükredebilmesi onu mutlu yaparken; Aşırı hırslı olması, kendisini imkanları daha iyi olanlarla kıyaslaması onları mutsuz yapar.

NOT: Bahsettiğimiz durumlar (kendisini ve ailesini geçindirebilen) normal durumlar içindir. Yıpratıcı fakirliğin kendisi mutsuzuk kaynağıdır.

 MUTLU OLMAK (VEYA MUTSUZ OLMAMAK) İÇİN.-5

Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen mevzularla ilgilenmesi ve konuşması, onu bazen sıkıntıya sokar ve mutsuzluğuna sebep olur.

MUTLU OLMAK VEYA MUTSUZ OLMAMAK İÇİN-6

Kişinin kendisini, eşini veya çocuklarını başkalarıyla (özellikle daha iyi konumdakilerle) kıyaslaması da kişiyi ve ailesini mutsuz yapar. Allah Teala herkese ayrı kabiliyetler ve imkanlar vermiştir. Unutulmamalıdır ki verilen bu imkan ve kabiliyetlerden ayrıca hesaba çekileceğiz.


MANŞET!

ASHÂB-I KEHFİN SAYISI

  Lise ikiye gittiğim yıllardı. Kur'andan Kehf suresinin   mealini okuyordum. 22. Ayeti okuduğumda, ashab-ı kehfin sayıları ile ilgili a...