UMRE YOLCULUĞU-6 (MEKE'YE VARIŞ)

 Arar'dan hareket ettiğimizde vakit olarak yatsı civarıydı. Şoförlerimiz ve biz dinlenmiş vaziyette Medine istikametine yola çıktık. Arabanın farlarından görebidiğimiz kadarıyla uçsuz bucaksız çöllerdeydik. Biraz vakit geçince yolcular uyudular. Şoför Ali abinin uyumaması için yanına oturup sohbet ediyor ona çay demliyorduk. 

Gece yolculuğunda en çok endişe ettiğim şey şoförün lastikle bakmak veya başka bir sebeple kısa süreliğine durmasıydı. Bu durmadan istifade tuvalet için aşağıya inen çocuklar için endişe ediyordum. Şoför bu kişiyi görmez diğer arkadaşları da uyuduğu için ondan haberi olmaz ve çocuk çöllerde kalabilir fikri beni teyekkuzda tutuyordu. Araba ne zaman dursa uyanıp öğrencileri kontrol ediyordum. Gerçi çocukları bu konuda uyarmıştık. Fakat uyarıyı küçükler ne kadar dikkate alırlardı ayrı mesele. Gece yolculuğunda  kısa kısa ihtiyaç molası haricinde  mola vermeden devam ettik. Şoförümüz Ali abi yorulunca kısa süreliğine ayağı alçıda olan diğer şoförümüz direksiyona geçiyor çok geçmeden tekrar Ali abiye devrediyordu. Medine'ye vardığımızda  tahminim saat 9 civarıydı. Medine'de eğlenmedik. Medine'ye yol güzergahımızda olduğu için mecburen uğramıştık. Medine'den  yaklaşık 10 km sonra Zülhuleyfe denilen mikat mahallinde mola verdik. Orada hem dinlenmek hem de ihrama girmek için gerekli tesisler yapılmıştı.

 Öğrencilere orada yapılması gerekenleri anlattım. İhramın yürürken düşmeyecek biçimde nasıl bağlanması gerektiğini gösterdim. İhramlıyken yasak olan şeyleri anlattım. Banyo yaparak ihramlarımızı giydik. oradaki mescitte ikişer rekat namaz kıldık.

Arabaya bindiğimizde cümle cümle telbiye (lebbeyk) duasını okuyordum öğrenciler tekrar ediyordu. Çocuklar epeyce heyecanlıydı.

yeryüzünün merkezi Mekke'ye doğru yola çıktık. Yolda zaman zaman sesli telbiye getiriyorduk. İhramlıyken dua ve ibadet etmeyi, lüzumsuz konuşmalardan uzak durmalarını anlattık. Bazıları bu uyarımıza kısa süreli bazıları daha uzun süreli uydular.

Şoförümüz Ali abinin yorgunluğu git gide artıyordu. Medine-Mekke arasında bir dinlenme tesisinde  biraz uzunca mola verdik.Şoförümüz bu şekilde dinlenip uyuyordu. Hem öğle namazını kıldık. Hem de biraz bekleyip ikindi namazını kıldık.

Sonra yola devam... Yola  ikinci şoförümüzün direksiyona geçmesiyle  Ali abi de biraz daha uyumuş oldu. Kısa süre sonra Tekrar Ali abinin kaptanlığında devam ettik. Zaten Mekkeye az kalmıştı. Akşamleyin Mekke'ye vardık. Hepimiz heyecanlıydık, ilgiyle çevreyi gözlemliyorduk. Diyanet görevlisi arkadaş bizi durdurup gideceğimiz adresi tarif etti. Mesfele denilen yerdeki üç katlı otelimize vardık. Eşyalarımızı koyup hiç beklemeden akşamla yatsı arası Mescid-i Haram'a (Kabe'nin içinde bulunduğu üstü açık mescid) gittik. Otel ile Kabe arası yürüme mesafesi idi ve yakın sayılırdı. Tavaf ve say edip ihramlarımızı çıkarmamız gerekiyordu.

UMRE HATIRALARI -5 ARABİSTAN SINIRINDA

...  Kerbela'dan sonra daha çok çöl gördüğümüzü hatırlıyorum.

Çölde giderken (Kerbeladan önce ve sonra)  pekçok seraplar gördük.

Sıcağın etkisinden olduğunu zannediyorum ileride büyük bir su birikintisi veya küçük bir gölet gibi su görünüyor. Otobüs gidiyor gidiyor, yanına yaklaştığımızda oranın su olmadığını çöl olduğunu görüyoruz sonra suyu biraz daha ileride görüyorduk. Bu böyle böyle devam ediyordu.

Çölde dikkatimi çeken diğer şeyler ise yol boyunca fazla dinlenme istasyonu ve akaryakıt  istasyonunda yoktu. Kilometrelerce gittikten sonra ancak bir dinlenme yeri veya bir akaryakıt istasyonu görebiliyordunuz. 

Kerbela'dan çıktıktan yaklaşık iki saat sonra bir dinlenme yerinde mola verdik.

Kerpiçten yapılmış binanın önündeki gölgeye çay içmek için geçtik. Oturduğumuz masanın ayakları oldukça yüksekti. Sandalyeler de masalara göre dizayn edilmiş uzun bacaklı sandalyelerdi. Sebebini sorduğumuzda, rüzgarda hareket eden kumların yemeğe gitmemesi için bu şekilde yüksek yapıldığını açıkladılar.

Çölde çeşitli sebeplerle mola verdiğimizde en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi de, oralarda gördüğüm çeşitli böceklerdi. Kilometrelerce gittiğimiz halde hiç su emaresi göremiyorduk. Acaba bu böcekler susuz nasıl yaşıyorlardı? veya suyu nereden bulabiliyorlardı. 

Aradan yıllar geçtikten sonra bir belgeselde bunun cevabını buldum. Çölde geceleri havanın soğumasıyla havadaki nem yoğunlaşıyor "çiğ" denilen küçük su zerreleri yere iniyordu. Yere inen çiğ taneleri bazı küçük çöl bitkilerinin üzerinde birleşerek küçük damlalar oluşturuyor bazı böcekler  bunları içiyorlardı. Bazı böcekler ise geceleyin arka tarafını yukarı kaldırıp ağız aşağıda beklyorlar. Böceğin üzerine yağan  çiğ taneleri onun üzerinde önce küçük zerreler halinde oluşturuyor, sonra bu  su zerreleri birleşerek aşağı doğru akıyorlar ağız tarafına geldiğinde bir damla su oluşuyor böcek te bunu içerek o günkü su ihtiyacını karşılıyordu. Belgeseli izlediğimde ve çok hayret etmiştim.

Rabbül alemin her şeyi ayarlamış, susuz çöllerde böceklerin su ihtiyacını bu şekilde temin etmişti.

Arabayı genelde şoförümüz Ali abi kullanıyordu ama çok yorulduğunda ayağı çatlak olan ve alçıda olan Turgut abi kısa süreliğine şoförlüğe geçiyor biraz arabayı kullandığında (ayak aşağıda olduğu için) ayağı sancımaya başlıyor ve tekrar Ali abiye direksiyonu bırakıyordu.

Yolculuk boyunca Ali ağabeyinin uyumaması için bazen ben bazen de öğrencilerden aynı zamanda esnaf olan Abdullah kardeşimiz onunla sohbet ediyor ona çay yapıyor ve ikram ediyorduk.

Irak'a girişten çıkışa kadar dikkatimizi çeken şeylerden birisi de o zamanki devlet başkanı Saddam Hüseyin'in çok büyük ebatlardaki resimleri oldu.. Bir yerde  Asker Saddam, başka bir yerde yerel kıyafetiyle Saddam, başka bir yerde ve takım elbiseli Saddam.

Kerbela Arar arası yaklaşık 5 saatti fakat biz arada mola verdiğimiz için bir de ırak gümrüğünden çıkış işlemlerini yaptırdığımız için epeyce geç saatte Arar'a vardık.

Arar (Arabistan giriş kapısı) oldukça kalabalıktı. Bizden önce gelmiş kafileler bekliyorlardı ve çıkışta sıkı bir arama vardı.  Arar'a vardığımızda birkaç kafileye ne kadar zamandan beri beklediklerini sordum. Bazılarının 24 saatten beri orada beklediklerini öğrenince bize sıranın  sabaha kadar gelmeyeceği belliydi. Dolayısiyle oralarda beklemeye gerek yok diye düşündüm. Pasaportların tümü yolculuk boyunca benim emanetimdeydi. Onları ilgili yere teslim ederek sıraya geçmiş olduk. Yatsı namazlarımızı  kılıp otobüsün içinde istirahate çekildik.

Sabah namazı için kalktığımızda çöl oldukça serindi.

Hava ısınıncaya kadar otobüsümüzde kaldık hava ısınınca inip kahvaltılarımızı yaptık. Hiç acelemiz yoktu. Çünkü sıra çok yavaş işliyordu ne kadar sonra sıramızın geleceği de meçhuldü. Kahvaltıdan sonra hem dinlenmiş hem de yapacak başka etkinliği olmayan öğrencilerimizi toplayıp güzel bir sohbet yaptık ilgiyle dinlediler.

Daha sonra öğrenciler kendilerince eğlenceler buldular diğer takımlarla maç yaptılar demek ki top getiren olmuş içlerinde.

Pasaportların işlendiği yere gidip dışarıdan biraz gözlem yaptım. İçeride üç tane asker vardı ve pasaporttaki bütün bilgileri bilgisayara geçiyorlardı.

Hiç acele etmiyorlar, yavaş yavaş yazıyorlar, adeta vakit dolduruyorlardı. Zaten tüm pasaport bilgilerini tek tek bilgisayara geçmek oldukça uzun zaman alıyordu. Üç askerin ikisi yazıyor biri dışarılarda veya oralarda dolaşıyor biraz dinlendikten sonra öbürü dinlenmeye geçiyordu. Bir pasaportun bilgilerini girmek yaklaşık üç dakika olsa  40 kişilik bir grubun yazımı en az iki saat alırdı. İki asker yazdığına göre, demek ki bir saatte ancak bir kafilenin işlemleri yapılabilirdi.

Bizden önce gelen onlarca otobüs var idi. "Eyvah dedim birkaç gün burada kalacağız."

İkindi geçmiş idi bizim öğrencilerden lise 2. sınıfa giden Mehmet Ali Özçelik isimli bir öğrencimizin bilgisayarı olduğunu ve klavyesinin iyi olduğunu öğrenmiştim O dönemlerde bilgisayarı olan kişi sayısı çok azdı.

 Arapça konuşmam fena değildi. Askerlerin yanına girip "öğrencilerimizden birisinin bilgisayar bildiğini, isterlerse boş bilgisayarda onlara yardım edebileceğini "söyledim. Kabul ettiler.

Fakat pasaportlarda vize işleminde Arabistan konsolosluğu tarafından Arapça yazılan bilgiler de vardı. Onları öğrencimizin okuyamayacağını benim ona yardım etmem gerektiğini de söyledim. Onu da  kabul ettiler. İkimiz girdik pasaport işlemlerin yapıldığı büroya girdik. Pasaportlar teslim edilişe göre gruplar halinde sıraya konulmuştu.

İlk sıradaki pasaportları alıp M. Ali'nin yanına koydum. Mehmet Ali bilgisayarla uğraşırken ben de kendi pasaportlarımızın hangi sırada olduğunu kontrol ettim. yaklaşık 30 -35 grubun arkasındaydı.

Askerlerin meşgul olduğu bir zamanda gidip, kendi kafilemize ait pasaportları getirip Mehmet Ali'nin yanına koydum.

Önce getirdiğim pasaportlarını ben okudum Mehmet Ali yazdı. Tabii birimizin okuyup birimizin yazması, işi biraz daha çabuklaştırıyordu. O grubun işlemi tamamlanınca  işlemi bitmiş pasaportların yanına koydum. Sonra kendi pasaportlarımızı yazdık ve onları da işlenmiş pasaportlar bölümüne koyduk. Sıradan bir grup daha aldık onu yazmaya başladık.O grup bitmek üzereyken bizim kafile anons edildi. Arama yapılmak üzere otobüsümüzün yanına gidip eşyalarımızın başında olmamız istendi..

Askerlere bizim anons edildiğimizi ve gitmemiz gerektiğini söyleyerek müsaade istedik.

Böylece kimseye haksızlık yapmadan (yaklaşık otuz saat) işimizi çabuklaştırmış olduk. Kimseye haksızlık yapmadık, çünkü boş bilgisayarda kendi grubumuzun bilgilerini kendimiz yazdık hatta iki grup da ilave etmiş olduk.

Otobüsümüzün yanına vardık. Zaman olarak akşamla yatsı arasıydı. Bütün valizleri  indirmemizi gösterilen yerde sıraya girmemizi ve herkesin herkes eşyasının kendi önünde bulunmasını istediler. Denileni yaptık. Onlar uyuşturucu arıyorlardı. Görevliler bu konuda eğitilmiş köpeklerle geldiler. Köpekler valizleri tek tek kokladılar. Sonra köpeklerle birlikte görevliler otobüse bindiler. Biraz fazla eğlendiler. Şoförümüzün tembihlemesine rağmen bazı öğrenciler yakın zamanda kolonya kullanmışlar. Köpekler kolonya kokan koltukların yanlarında biraz fazla eğlenmişler. Bildiğim kadarıyla dört tane koltuğun kılıflarını kesip içine bakmışlar. Birkaç tane de  koltukların üzerine bakan lambanın dış muhafazasını çıkarıp bırakmışlardı. Böylece aramamız bitti. Eşyalarımızı tekrar yerleştirdik. Bazı otobüsleri çok daha ciddi arıyorlardı. Özellikle Urfa'dan gelen otobüsleri ve kamyonları didik didik arıyorlardı. Hatta bir otobüsün sol arka lastiğinin üstündeki saç bölümü kesiyorlardı. Onların zararlarını kim tazmin ediyordu bilmiyorum.

Orada anladım ki "oraya otobüs veya kamyonla gitmek çok ciddi bir risk. Sana düşman olan birisi sen farkına varmadan otobüsün veya kamyonun bir yerlerine uyuşturucu gizleyiverse derdini anlatana kadar aylar geçer" diye düşündüm. Allah  Teala muhafaza eylesin.

 Arar'dan çıkıp Medineye doğru yola çıktık. Yoldaki levhada Medine 1000 km yazıyordu.

Devam edecek inşaallah. 

KERBELA /UMRE HATIRALARI-(4)


Öğleden önce bağdat'tan hareket etmiştik.

Bağdat Kerbela arası 110 kilometre. Yaklaşık iki saatte Kerbela'ya girdik.

Orada öğlen namazlarımızı kıldık.

Dikkatimi ilk çeken şey suyun az oluşu oldu.

Tuvaletlerde sular akmıyordu. (Belki de kafilenin geldiğini görünce para almak için suları kesmiş olabilirler)  Kapının yanında içi su doldurulmuş plastik ibrikler vardı. Para verip onlardan aldık.

Tuvaletler çok eski stilde yapılmış idi ve (sular akmadığı için) gerçekten çok berbat bir görüntüsü vardı.

Abdest aldığımız yerde az da olsa su akıyordu.

Şiirlerde ayak yıkamak farz olmadığından (onlar ayaklarını mesh ederler) lavaboları göğüs hizasındaydı. Muhtemelen su sıçramasın diye sıçramaması için. Orada ayaklarımızı yıkarken zorlananlar oldu. Özellikle küçük çocuklar çak zorlandılar.

Cami girişinde Kerbela toprağından yapılıp kurutulmuş şiilerin üzerine secde ettikleri yuvarlak avuç içi büyüklüğünde bir taş vardı şiirler onları alıp namazdan sonra yerine bırakıyorlardı.

Bir de bazıları bu taşları yukarıdan yere bıraktıkları için güneşte kurumuş olan  kerpiç gibi bu cisimlerin bazı bölümleri koptuğundan camide kurumuş taprak kırıntıları oldukça fazlaydı.

Namazdan sonra Hz. Hüseyin efendimizin türbesine gittik.

Türbe çok ihtişamlı idi kubbesi altın kaplama dediler.

Türbenin içerisinde kabrin bulunduğu yer  parmaklıklarla çevrilmişti (üzeri parlak altın veya altın kaplama imiş.) Bazılarının o parmaklıkları öptüğünü, bazılarının da muhtemelen dilek için kurdele bağladığını gördük. Kapıda özel giyimli şahıslar bu kurdelaları satıyorlardı. Bunlar oranın görevlileri miydi bilmiyorum. Bir de türbenin ziyaretçileri oldukça fazlaydı.

 Bizler kendi usulümüze göre büyük bir saygı ve adabı içerisinde ziyaretimizi yaptık ve oradan ayrıldık.

Gezenler kerbela'yı gezdiler gezmeyenler arabada istirahat ettiler.

Oradan Arabistan sınırına Arar'a gitmek üzere yola çıktık. 

Devam edecek inşaallah. 

UMRE HATIRALARI (3) BAĞDAT

 Bağdata vardığımızda güzel bir şehirle karşılaştık. Her taraf ışıl ışıl parlıyordu.

Vakit bayağı ilerlemişti tahminim saat 22 - 23 civarı idi. Bizler epeyce  yorulmuş idik. Doğru İmam-ı Azam camisi'ne vardık. Aslında bizim imam-ı Azam camisi dediğimiz yer azamiye bölgesinde azamiye külliyesi idi Bu külliyenin içerisinde hem cami hem değişik bölümler vardı bir de imamı Azam efendimizin kabri vardı. Namazımızı o camide kılıp külliyenin uygun bölümlerinde yatıp istirahat edecektik.

   Otobüslerimizi külliyenin önündeki meydana koyduk. Çocuklar ihtiyaç giderip abdest alırlarken dikkatimi bir şey çekti. Tavırlarından ve giyimlerinden ahlaksız olduğunu tahmin ettiğim kadınlar çevremizde dolaşıyordu. (Belki kadınların bu durumlara düşmelerinde, uzun zamandan beri devam eden İran-Irak savaşının getirdiği mağduriyetler vardı.) Ben bu durumdan çok endişe ettim ve gözüm devamlı özellikle büyük çocuklarda oldu. Onlara bir şey söylemedim ama bir an önce camiye girmeleri için onları teşvik ettim. Hepsi camiye girdikten sonra namazımızı kılıp, caminin arka bölümünde bir yerlerde gecelemek için yattık. Bizden önce gelmiş bazı kafileler de yatıyordu bizler de uygun yer bulup halıların üzerine uzandık. Öğrenciler uyuduktan sonra ben de istirahate çekildim.

Sabah ezanı ile beraber uyanıp çocukları namaz için kaldırdık. Namazımızı kılıp otobüslerin yanına gittik. Hayat bayağı erken başlamıştı orada. Ben hala akşamki endişelerimi taşıyordum ve çocukların başına bir şey gelmemesi için onları ve çevreyi gözetliyordum.

Caminin köşesinde bulunan  İmamı Azam efendimizin etrafı ahşap parmalıklarla çevrilmiş türbesini görmüştüm ve namazdan sonra ziyaret etmek istiyordum. O hengamede ziyareti de unutmuşum.


Otobüslerimizin etrafı bir şeyler satın almak isteyen kimselerle dolmaya başladı. Özellikle "tüffah, tüffah" diyerek elma soruyorlar, bizim çocuklar da getirdikleri elmaları tane hesabı satıyorlardı. Meğer bizim çocukların çoğu orada elmanın çok arandığını duymuşlar ve bir çoğu satmak için 10 - 20 kg elma getirmişlermiş. Birinci bölümde anlattığım bağajlarımızın dolup eşyaların bir kısmını koridorlara koymamızın sebebi bu elmalarmış.

Ben de oralarda elmanın kıymetli olduğunu duymuştum. Fakat satmak için getirmedim.Yolda yemek için yanıma birkaç kilo elma almıştım. Onları oradaki gariban gördüğüm kişilere ve çocuklara ikram ettim. Satmaya vicdanım el vermedi.

Orayla ile ilgili unutamadığım bir şey de şu oldu: Kış ayı olduğu için sabahleyin biraz serindi ve  buradan giderken giydiğim Sümerbank malı montumu giymiştim. Bir kişi geldi ve bu montu kendisine satmam için oldukça ısrar etti. Tabiiki satmadım. Çünkü yola gidiyorduk, yolda özellikle çölde geceleri serin olduğunu duymuştum. Bu olay bana savaşın nasıl mağduriyetler meydana getirdiğini bir kez daha öğretmiş oldu.

Bu arada sabahleyin iki genç gelip, kendilerinin banyo yapmaları gerektiğini söyledilerdi . Binalardaki yazılara/levhalara bakarak onlara yakındaki bir hamamı gösterdim.

Geldiklerinde merak ettiğim bir durumu sordum. Tarsus'ta görev yaparken Irak'a yük çeken bir TIR cı ile tanışmıştım. O şahıs Irak'taki hamamlara kişilerin çıplak girdiklerini söylemiş ve sebebini şöyle izah etmişti: "Bir zamanlar oralarda bulaşıcı bir deri hastalığı ortaya çıkıp yayılmış. Hastalığın bulaşmasını önlemek için hamamlarda peştamal kullanmayı yasaklamışlar. Uzun süre bu böyle devam etmiş. Hastalık geçtikten sonra da böyle bir kültür oluşmuş" diye anlatmıştı. Çocuklara bu durumu sorduğumda "evet hocam doğru. bizden başka şort giyen yoktu" dediler.

Oradan Abdülkadir Geylani (rahmetullahi aleyh'in) kabrini ziyaret için gittik. Büyük, gösterişli ve etkileyici bir türbesi vardı. Orayı ziyaret ettikten sonra otobüslerimize binip Kerbela'ya gitmek üzere yola çıktık. 

Bağdat'ta gördüğümüz aklımızda kalan şeylerden birisi de çok güzel görünen, iki katlı, önünde palmiye ağaçları olan, cadde boyuca dizilmiş evlerdi. Bir de şubat ayında gündüzleri hava oldukça sıcaktı.

Soförlerimiz Bağdat'tan çıkamadılar. Takip ettiğimiz yol bizi tekrar Bağdat'a getirdi. Oralardan bir taksi kiraladık. O taksi bizi Bağdat'tan çıkardı ve Kerbela'ya doğru yolumuza devam ettik.

İnşaallah devam edecek...




YOLA ÇIKIYORUZ/ UMRE HATIRALARI (2)

 Birinci dönemin son haftası umre için öğrencilere ve bize okuldan izin  verildi. Bu sebeple sömestre tatilinden bir hafta önce yola çıktık. Yolculuğumuz sabahleyin Tarsus'ta olmak üzere planlandığından ikindiden sonra yola çıktık. Akşam namazlarını Kütahya'da, yatsı namazımızı Konya'da kıldık. gece olduğu için ziyaret yerlerine gidemedik. Geceyi otobüste hem yolculuk yaparak hem uyuyarak geçirdik. Sabahleyin Tarsus'a vardık.

Tarsus'ta ilk önce, önceki yıl görev yaptığım ve geleceğimizi telefonla haber verdiğim  EML ye vardık. Sağ olsunlar okul idaresi bizim öğrencilere bir jest yaptılar ve okulun yemekhanesinde iki otobüsteki tüm öğrencilere kahvaltı ikram ettiler. Biz de öğretmen arkadaşlarla görüşmüş olduk. Bu arada ben de Tarsus'taki diğer arkadaşlara okuldan telefon edip yerimizi bildirdim. Onlarla da görüşüp hasret giderdik.

Oradaki s
amimi arkadaşlarımızdan birisi "Medine'deki Mustafa'ya selam söyle" deyince bir anda anlayamadım. Önce "Peygamber Efendimizi mi kasdediyor acaba?" diye düşündüm. Fakat Efendimiz ile ilgili arkadaşından bahseder gibi lakayt biçimde konuşacak bir arkadaş değildi. Medine'deki Mustafa derken kimi kasdettiğini sordum. Arkadaşımız "Mustafa varya? bizim arkadaş grubundandı Medine'ye çalışmaya gitti." diye izah etti. Fakat yine tanıyamayınca mesele anlaşıldı. Meğer benim tayinim Tarsus'a çıkmadan önce o arkadaş Medine'ye gitmiş. "Görürsen selam söyle" dediler. Ben de "aleykümselam" dedim. (Bu meseleye Medine bölümünde tekrar döneceğim inşaallah) 
Sonra ashab-ı kehf ziyareti ve Tarsus'un önemli bir kaç yerini gezdikten sonra hareket ettik. 

Yolculuğumuz sırasında sık sık ihtiyaç ve namaz molası veriyorduk. Şoförümüz de dinlenmiş oluyordu. Her binişte öğrencileri tek tek kontrol etmek vakit aldığından oturma durumuna göre beşer kişilik gruplar oluşturdum. Grubun içindeki büyük olanı da grup başkanı seçtim. Otobüse binince yoklamayı birinci grup tam mı? İkinci grup tam mı?şeklinde yaptım. Bunu her moladan sonra bunu yaptık. Adana, Osmaniye ve Gaziantep'in içerisinden geçtik fakat otobüsten inip dolaşmadık.  Yollarda küçük molalar vererek akşama doğru  Urfa'ya vardık. Kendimize güzel bir ziyafet çektik. Sonra otele gittik. (Oteli Diyanet mi ayarlamıştı, yoksa tecrübeli arkadaş mı ayarlamıştı unuttum)

Sabahleyin Balıklıgöl civarını, oradaki camileri ve Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı yeri simgeleyen mancınıkların olduğu yerleri gezip yolumuza devam ettik.

Kızıltepe sonra Cizre'den Silopi'den geçtik. Irak sınırına sınıra yakın bir yerde Diyanetin Hac konaklama tesisi vardı orada dinlenip yemeklerimizi yedik ve Habur sınır kapısına vardık. Orada çok beklemeden pasaportlarımıza çıkış damgasını vurdurduk. Memleketimizden çıkışı yapıp Hemen yakındaki Zaho'da bulunan Irak gümrüğüne vardık.

İran -Irak savaşı birkaç yıldan beri devam ediyordu. Muhtemelen bu sebepten, gümrükte dürbün, ve bazı elektronik malzemelerin girişinin yasak olduğu söylendi. Fakat arama yapılmadı. Orada pasaportlarımıza mühür vurdurmak için biraz bekleyip İşimiz bitince devam ettik.

Irak'ta dikkatimizi en çok çeken şeyler şunlar oldu:

Petrol bize göre çok ucuzdu. Savaş sebebiyle her yerde askerler ve askeri araçlar görüyorduk. Önce Musul'a varıp Hz. Yunus Peygambere ait olduğu söylenen türbeyi ziyaret ettik. (Fotoğraf Hz Yunus Peygambere ait olduğu türbe ve Hz. Yunus Camii)

Fazla eğlenmeden Bağdat'a doğru yola çıktık. Bağdat'a vardığımızda saat muhtemelen 22-23 civarıydı.

Bağdat maceramız biraz uzun olduğu için o bölümü bir sonra yazalım inşaallah.

devam edecek inşaallah...

UMREYE HAZIRLIK/ UMRE HATIRALARI (1)

ÖĞRENCİLERLE UMRE YOLCULUĞUMUZ- (1) (UMRE HATIRALARI)
1987-88 öğretim yılında yılında Tarsus'tan Tavşanlı Atatürk Lisesine tayinim yapıldı. İki -üç ay kadar sonra müdürümüz çağırdı. Diyanet İşleri Başkanlığının bir kaç yıldan beri sömestre tatilinde öğrenciler için umre organizasyonu yaptığını, umreye gitmek isteyen öğrencilerin başında görevli olarak umreye gidip gidemeyeceğimi sordu. Bu konudaki cahilliğimizden midir? yoksa öz güven yüksekliğinden midir? veya ikisinin karışımı mıdır? bilmiyorum, görevi hemen kabul ettim. Henüz iki yıllık öğretmendim.
Öğrencilere duyurularımızı yaptık, şartları söyledik. Bizimle görüşmek isteyen öğrenci ve öğrenci velileriyle görüştük.Umre için kayıt yaptıran öğrencilerin vekaletlerini alarak pasaportlarını çıkarttık. Paralarını bankaya yatıranların dekontlarını aldık. Diğer evrakları da tamamlayıp Kütahya Müftülüğüne teslim ettik. DİB vizelerimizi aldı. Çıkış günümüzü bize bildirdi. Bizim okuldan otobüsümüz dolmadığı için İHL den de öğrenci kaydetmiştik. Onların da işlemlerini yaptık. Üç hafta yetecek biçimde kahvaltılık yiyecekler aldık. Önceki sene umreye giden müdürümüzün tavsiyesiyle epeyce doğranıp / kurutulmuş ekmekler hazırladık. "Oranın ekmeklerini yiyemedik" demişlerdi. Sanki sadece suyu bulunan yiyecek namına hiç bir şey bulunmayan bir ormana gidiyormuşcasına yiyecek hazırladık.
Neler götürmemiz gerektiğini önce giden arkadaşlardan öğrenip öğrencilerle ve velilerle paylaşmıştık. Herkes ihram ve terliklerini valizlerinde hazırlamıştı. Paralarının çalınmasına karşıda alınacak tedbirleri söyledik.
Umreye otobüs ile gidip gelinecekti. Gidecek otobüste aranan şartları da DİB belirlemişti. İdareyle birlikte şartları tutan bir otobüs ayarladık.Otobüsümüz Ayvalı köyünden Turgut abiye aitti. İki şoför istiyorlardı. Şoförün birisi Turgut abi diğeri Ali abi idi. Onlar resmi işlerini kendileri hallettiler.
Yolculuk günümüz geldi. Her şeyimiz hazır otobüs beklerken otobüs biraz gecikti. Meğer Turgut abi o gün ayağını çatlatmış alçıya almışlar falan. Otobüs geldi. Turgut abinin ayağının biri alçıda. O halde otobüs sürmesi mümkün değil. Ayağını uzun zaman aşağıda tutunca ağrıma şişme ve durumu varmış. Ayağını biraz yüksekte tutması gerekiyormuş.
Şoförü değiştirelim desek pasaport ve vize işlemleri en az bir kaç gün sürecek. Yapacak başka bir seçenek yok. Bir buçuk şoförle yola gitmeye karar verdik.
Benim sorumlu olduğum arabada 34 öğrenci, iki şoför ve ben toplam 37 kişiydik. Eşyaları zar zor yerleştirdik. Bagajlar almadığı için bazı eşyaları koridora koyduk. (Eşyaların çok olma sebebini sonradan öğrendim. İnşaallah gelecek bölümlerin birinde anlatırım) Öğrencilerin çoğu orta okul öğrencisi daha az kısmı da lise öğrencisiydi (Atatürk lisesinin bünyesinde o dönemler hem ortaokul hem lise vardı) Yola çıkma vaktimiz geldi. Sayım yapacağız fakat otobüse binen öğrencilerin yakınlarını aşağı indirmek büyük problem. Zaten koridorlar dolu. O hengamede bir öğrencinin ukala bir dedesiyle münakaşa ettik. Araya girenler falan oldu. Sonradan öğrendiğime göre bu civarın en ukala adamlarından birisiymiş.
Yaşı küçük öğrencilerden birisinin babası geldi yavaş bir sesle çocuğunun arasıra yatağını ıslattığını söyleyip bilgim olmasını istediğini söyledi. La havle vela kuvvete illa billah. Yahu ben nasıl bir önlem alabilirdim ki... Otobüsümüz yavaş yavaş hareket edince fazlalıklar aceleyle indiler. Çok şükür yola çıkabildik. EML öğrencilerini götüren bir otobüs daha vardı. Beraber yola çıktık. O otobüste daha önce de öğrenci götürmüş nisbeten tecrübeli bir hocamız vardı.
Devam edecek inşaallah.

REANKARNASYON

 1986 yılında ilk tayin yerim olan Tarsus EML de öğretmenliğe başlamıştım. Liselerde Din Kültürü dersi haftada bir saat olduğundan okuldaki tüm sınıflara (28 sınıfa) derse giriyordum.

Derse girdiğimde şöyle bir uygulamam vardı:

Öğrencilerin kafalarında dinle ilgili sorular varsa öğrenmek maksadıyla "dinle ilgili sorusu olan var mı?" diye sorar, şayet soru varsa 5-10 dakikayı cevap için ayırır sonra derse geçerdim. Böylece çocukların öğrenmek istedikleri soruları cevaplamaya çalışır, hem de yanlış bilgileri varsa onları öğrenmiş olur, yanlış bilgiyi düzeltmeye çalışırdım.

İlk ay girdiğim sınıfların bir çoğunda en fazla reankarnasyonla alakalı sorularla karşılaştım. Mesela:

-Hocam! bizim bir komşumuz var.  Önceden de başka birisi olarak yaşamış ve ölmüş. Sonra tekrar dünyaya gelmiş. Bu konuda ne dersiniz?

-Hocam benim eniştem var. Onun önceki hayatı varmış. Önceden mühendismiş. Çocukları falan varmış. Sonra bir kazada ölmüş. Sonra tekrar bebek olarak başka bir anne babadan doğmuş. Buna ne dersiniz?

Çocuğa sen veya enişten yalan söylüyor diyemezdim. Cevap olarak "Çok ilginç. Bi araştırayım" gibi cevaplar verdim.

Tabi böyle bir iddiayı kabul etmem mümkün değildi. Çünkü bunu kabul etmek neticede Cennet-Cehennem inancını inkara götürür. Mesela şöyle bir soru gelebilir:

" Bu kişi önceki hayatında müslüman idi. Sonraki hayatında budist bir ailede doğdu ve budist oldu. Bu kişi Ahirette nereye gidecek?" ...

Bir kaç sınıfta benzer reankarnosyon sorularına muhatap olunca bu sefer şöyle cevap verdim:

"Çocuklar ben Kütahya'lıyım. Orada hiç böyle bir olay duymadım. Üniversitenin yarısını Erzurum yarısını Ankara'da okudum oralarda da böyle bir şey duymadım. Fakat Tarsus'ta neredeyse her sınıfta buna benzer iddialarla karşılaşıyorum. Bu bana biraz tuhaf geldi. Sizce de bunda bir tuhaflık yok mu?" diyerek kafalarında istifham oluşturmaya çalıştım.

Sonra araştırmaya başladım. Hafızamda kaldığı kadarıyla "Sur" isimli bir dergide konuyla ilgili bir yazı gördüm. (1989 da rahmetli olan) Psikiyatri Doçenti Recep DOKSAT hoca'ya ait olduğu belirtilen bir makale okudum. Bu tür iddialar Recep Doksat hocanın da dikkatini çekmiş ve araştırma yapmış.

Özet olarak diyor ki:  "Bu inanç, Adana, Mersin, Tarsus ve Hatay civarında yerel halkın "Arap uşağı" veya "fellah" dedikleri kişilerin bazılarında görülür. Bu durum insanların itikadını bozmak isteyen cinlerin onlara bir oyunudur. Bu kişiler vasıtasıyla diğer kişilerin de itikatlarını bozmayı amaçlamaktadırlar."

 Daha sonraki zamanlarda bu tür sorular geldiğinde "o kişi Arap uşağı mı?" dediğimde yüzde yüzünden evet cevabı aldım. Recep hocanın bu tesbitinin doğruluğunu da teyit etmiş oldum. Böyle sorular karşısında öğrencilere Recep hocanın araştırmasını anlattım ve bu durumun İslama göre mümkün olmadığını izah ettim.

Sonra Arap uşağı dedikleri vatandaşlarımızın durumlarını biraz öğrenmeye çalıştım. Gerçekten manevi olarak korunaksız kimselerdi. Mesela, en basitinden,(o dönem) konuştuğum liseye giden arap uşağı denilen gençler gusul abdestini bilmiyorlardı. Öyle bir kültürleri yoktu. (Umarım bu durum sonradan değişmiştir.)

ÇEVRE ÖNEMLİDİR.

-Hocam! Çocuğumun güzel ahlaklı bir kişi olmasını istiyorum. Bunun için neler yapabilirim?

*-Kardeşim her çocuk özel olduğundan onları iyi şeylere motive edecek, kötü şeylerden uzaklaştıracak şeyler de farklı olabilir. Bunları tecrübe ile öğrenebilirsin. Fakat size genel kurallardan bahsedeyim.

1- Bu konuda güzel bir örnek olacaksın.

2- Kuranda çok önemli bir hatırlatma var:

"EY İMAN EDENLER! ALLAH'A KARŞI GELMEKTEN SAKININ VE SÂDIKLARLA/DOĞRULARLA BERABER OLUNUZ"(Tevbe suresi/119)

Bu ayetten şunu anlıyoruz. Kişinin istikameti için, güzel ahlaklı olması için içinde bulunduğu çevre, arkadaş çevresi çok önemlidir. Sen çocuğunun ahlak olarak nasıl olmasını istiyorsan çocuğunu o tür kişilerin bulunduğu ortama sokacaksın. Çünkü huylar sârîdir (hem iyi hem de kötü anlamda sirayet edicidir, bulaşıcıdır)

Aslında her birimiz değişik oranlarda da olsa çevremizden izler taşırız. Huylarımızın, ahlakımızın, dünya görüşümüzün, ilkelerimizin bu şekilde olmasında mutlaka çevremizin etkileri vardır.

Dünyevi kaygılardan ötürü çocuğunu ahlakını beğenmediğin ortamlara gönderip sonra da güzel ahlaklı olmasını beklemek ham hayal olsa gerektir.

"Ey müminler kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşinden koruyunuz..."(Tahrim/6) ayetinin dünyalık kaygılardan daha önemli olduğunu kavramak için ne gerekir acaba?

KABE'NİN KARŞISINDA

99 yılında Rabbim nasip eyledi Hacc ibadeti için mübarek yerlere gitmiştik.
Önce sekiz gün Medine'de kalıp sonra Mekke'ye geldik.
Perşembeyi Cumaya bağlayan bir gece teheccüd vaktinde hanımla birlikte Mescid-i Harama gittik. Ortalık tenha olduğu için Kabe'ye çok yakın bir yere birinci saffa oturduk. Önümüzde az sayıda insan tavaf ediyordu.
Kabe karşımızda, gecenin sakin zamanı, biz tesbihat ve dua ile meşgul iken yanımıza bir Türk aile daha geldi. Selam verdi oturdu. Biz selamını alıp kendi işimize döndük. Biraz sonra adam nereli olduğumu sordu. Söyledim, kendi memleketini söyledi. Ben yine işime döndüm. Biraz sonra adımı ve ne iş yaptığımı sordu. Söyledim, İşime döndüm. Biraz sonra ne zaman geldiğimizi kiminle geldiğimizi v.s sormaya devam etti.
Tabi her seferinde ibadetim bölünüyor tekrar konsantre olmak zaman alıyordu. Baktım adamın canı muhabbet istiyor.
Onu kırmamaya çalışarak dedim ki:
Bak amca!
Normal zamanlara göre cuma akşamları ibadetler daha çok kabul edilir.
Yine normal zamanlara göre gece yapılan nafile ibadetler daha çok kabul edilir.
Yine, Kabe'nin yanında yapılan ibadetler daha çok kabul edilir.
Ayrıca biz hacc için gelmişiz. Allah'ın misafirleriyiz. Onların duaları da daha çok kabul edilir.
Şu anda saydığım dört şeyin hepsi bizde mevcut. Böyle bir fırsatı ömrümüzde bir daha yakalama ihtimalimiz oldukça düşüktür. Fırsat bu fırsattır. Şu önümüzdeki bir saati ne kadar değerlendirebilirsek o kadar kardır bizim için. Sohbeti her zaman yapabiliriz. Benimle olmasa başkasıyla...
Allah'tan adam anlayışla karşıladı da biz işimize devam ettik.
Daha sonra bu olayı düşünürken rahmetli dedemin anlattığı bir hikayenin şu bölümü aklıma geldi.
"Padişah iyilik yapmak istediği gariban misafirini bir saatliğine değerli mücevherlerin de bulunduğu bir hazineye göndermiş. Görevliler demişlerki:
"Bu bir saatte hazineden ne çıkarırsan senindir." Şahıs da orada gezerken ilginç bir oyuncak görmüş. Nasıl çalıştığını merak etmiş. Onunla oynarken bir saat bitmiş. Ve eli boş olarak hazineden ayrılmış."
Bizim durum da bu hikayedeki adama benzeyecekti.
Size tavsiyem mübarek yerlere gittiğinizde özellikle ibadet yerlerinde sohbet etme imkanı olmayan kimselerin yanına oturunuz. (Sizin dilinizi bilmeyen kimselerin yanına)
Rabbim elimize geçen fırsatları iyi değerlendirebilen bahtiyarlardan eylesin.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE İKNA YÖNTEMİ VE TEHDİT

Gerek çocuk eğitiminde gerekse öğrenci eğitiminde en önemli şey çocuğa değer verdiğini hissettirip gönlüne dokunmak ve onu ikna etmektir. Bir de iyi örnek olmaktır.
Gerek kendi çocukluk ve öğrencilik yıllarımdan, gerekse öğretmenlik hayatımdaki gözlem ve tecrübelerimden biliyorum ki, sertlikle, tehditle, hakaretle kimse ikna olmaz. Belki korkudan dolayı o davranışı gizler veya ara verir. Fakat ikna edilmiş bir çocuk davranışını kendi isteğiyle tamamen değiştirebilir.
Hakaret etmenin hiç bir zaman hiç bir faydası olmadığı gibi, hatta zararı olur.
Peki eğitimde sert davranmanın veya tehdit etmenin hiç faydası olmaz mı?
Duruma göre bazen olur. Mesela arkadaşlarına zarar veren veya onları olumsuz şeylere teşvik eden bir çocuk bu davranışının yanlış olduğu anlatıldığı halde ikna olmuyorsa, arkadaşlarını korumak amacıyla onu tehdit etmek işe yarayabilir.
Veya çocuğun, kendine zarar veren alışkanlık ve davranışları varsa, güzel sözlerle ikna olmuyorsa, eğer işe yarayacaksa sertlik ve tehdit kullanılabilir. Bu sayede rüşt çağına gelene kadar ikna olmasa da bazı yanlış veya zararlı davranışlardan korunabilir. Rüşt yaşına geldikten sonra yapacağı iyi ve kötü davranışları bilinçli olarak tercih edeceğinden sadece nasihat edilebilir. Suç işlerse cezası toplum veya devlet tarafından verilir.

ÜÇ TİP ÖĞRENCİ VELİSİ VARDIR

 ÜÇ TİP ÖĞRENCİ VELİSİ VARDIR

35 yıllık öğretmenlik hayatımda velilerle ilgili tesbitlerim şunlardır:
Eğitim konusunda öğrenci velilerini üç gruba ayırabiliriz.
1-Eğitim konusunu bilenler.
Bu tür veliler meseleyi bildikleri için öğretmen ve öğrenci açısından problem çıkarmazlar.
2-Eğitim konusunu bilmeyenler. Bilmediklerinin farkında olanlar.
Bunlar bilmedikleri için öğretmenin görüşüne saygılıdırlar. Bunlarla da problem çıkmaz.
3-Eğitim konusunu bilmedikleri veya yarım bildikleri halde bildiklerini zannedenler.
Özellikle ilk öğretimde öğretmenlerin en fazla problem yaşadıkları veliler bunlardır. Bazıları öğretmene öğretmenlik öğretmeye kalkarlar. Çocuklara nasıl ödev verilmesi gerektiğini öğretmeye çalışırlar. Hatta sınıf oturma düzenine karışanlar bile olur. İstedikleri olmayınca da değişik yerlere şikayette bulunanları da vardır.

MANŞET!

“ MEAL OKUMA” MES’ELESİ

Bu yazıyı 2016 yılında yazmıştım. Önemine binaen burada da paylaşıyorum (Ali Uslu)  “ MEAL OKUMA” MES’ELESİ Son yıllarda Kur’an-ı Kerim m...